Lozan olmasaydı tam bağımsız da olamazdık!

Eğer rahmetli İsmet İnönü de, Damat Ferit gibi olsaydı, Lozan görüşmelerinde boyun eğer, masayı çevreleyen istilacılar ne isterse kabul eder ve vatan topraklarını peşkeş çekebilirdi.
Ama, O eğilip bükülmedi, el etek öpmedi. Ve sonuna kadar direndi. Çünkü, haklıydı. Çünkü, Osmanlı topraklarını Sevr ile bölüşen ve Türkleri sadece Orta Anadolu’nun birkaç şehrine tıkan zihniyet, sanki Kurtuluş Savaşı’nın zaferini kendi hanelerine yazdırmak istiyordu. Paşa direndi:
“Efendiler, diye ayağa kalktı, savaşın galibi biziz, siz bizden mağlup sayılmamızı istiyorsunuz. Bunu asla kabul edemeyiz. Vatan söz konusu olduğunda, milletimizin varlığını yok sayamazsınız.”
İsmet Paşa, gecesini gündüzüne katarak mücadele ederken, Osmanlı Padişahı da İngilizlerin kucağına oturmuştu bile. Hükümetin başındaki Damat Ferit de Kurtuluş kahramanlarının da kendisi gibi davranacaklarını bekliyordu. Onlar için Hilafet önemliydi, ama millet yoktu.
Sonunda ne oldu? 24 Temmuz 1923 günü, işgalciler dirençlerini yitirdiler Lozan’da genç Türkiye ZAFER kazandı. Türkiye artık Tam Bağımsız bir ülkeydi. Saltanat yerine Milli Egemenliğe dayalı Cumhuriyet geliyordu. Hakimiyet, artık, Kayıtsız ve koşulsuz millete ait olacaktı. Hem de ilelebet.
Ama, 93 yıl sonra bile hala Hilafet özlemcileri ortaya çıkıp konuşabiliyorlar:
“Laiklik Anayasa’dan çıkarılmalıdır.”
“Tarihini unutan bir millet olmamalıyız, Sultan Abdülhamid Han’ın doğum gününü kutlayalım.”
“Bize Sevr’i gösterdiler, Lozan’a razı ettiler. Lozan’ı da zafer diye gösterdiler.”
Hani ünlü bir atasözü var ya, “Benim oğlum bina okur, döner-döner yine okur” diye, aynen öyle!
Bu sataşma, yani tarihe sığmayan bu suçlama, sadece Atatürk, İnönü ve kahraman kurtarıcılara değil, tüm Türk Ulusu’na yapılmıştır. Tıpkı, Kurtuluş Savaşı’nın önderleri için “İki Ayyaş” denmesi gibi Lozan için yapılan haksızlık da hepimizin yüreğini kanattı. İsmet İnönü’nün torunu, Gülsün Bilgehan ne kadar alınıp üzüldüyse, ne denli isyan ettiyse, ben ondan çok daha fazla kahroldum ve isyan ettim. Çünkü, ben İsmet Paşa’nın onurlu adını taşıyorum. Adımın İsmet olmasını bizzat kendisi istedi. Yani, bu topraklarda hangi Kemal ve İsmet ile karşılaşırsanız, biliniz ki temelinde Atatürk ve İsmet Paşa vardır. Vatanı kurtarıp milleti esaretten çekip alanların izleri tükendi mi sanılıyor? İsyanım buna!
Gerçekten isyanım bir hakikat. Ben 2. Dünya Savaşı döneminde doğmuşum. Babam askerde ve Dedem, aile tarihimizden gelen bir isim koyuyor bana; Ulu.. (Sonradan ben ğ harfini eklettim.) Bu Ulu adı ise, Kayı Boyu Orta Asya’dan göç ederken orada toprağa verilen, soyumuzun önderi , Hoca Ahmet Yesevi’den el almış olan Ulu Pir’in menkıbedeki adıymış. Sülalede gelenekmiş, üç-beş kuşakta bir bu isim yeni doğan bir çocuğa konuyormuş. İsmet Paşa, İkinci Büyük Savaşa girmemek için çok direndi ye, Trakya›daki askeri birlikleri denetlemek için gelmiş. Dedem, Kırklareli Müdafa-i Hukuk Cephesi›nin kurucusu olarak Paşa’yı da yakından tanıyormuş, karşılamada hal hatır sorulunca, “Paşam, askerinin oğlu oldu” demiş. Paşa sevinmiş ve “Ahmet Efendi, uzun ömürlü olsun askerimizin oğlu, o zaman adına İsmet de ekleyin” demiş. Kuvvacılar böyle istekleri emir telakki ederler, adım olmuş İsmet Ulu!
Demek istediğim şu , İsmet Paşa›ya hakaret, benim şahsıma da yapılır, böyle addederim. V e tıpkı Gülsün Bilgehan gibi, diyeceğimi açıkça derim: “Onurumla oynama beyefendi, tarihi iyi incele!”
Cumhurbaşkanı olarak, Saraya topladığı muhtarlara yaptığı konuşmada bu sözleri duyunca kanım dondu. Tüylerim diken-diken oldu. Kasıldım, içim doldu, kahroldum. V e birden boşaldım. Hüngür, hüngür ağladım. Dayanamadım, var sesimle duvarlara haykırdım. Bu hakaret canımı yaktı. Hızla masaya vurdum, günlerdir sağ bileğim ağrıyor. Gülsün’ü aradım telefonla, “Meclis açılmadan yine fabrika ayarlarına döndü” dedi. Sesi titriyordu, ama ben arayınca sevindi. İsmet Paşa sahipsiz mi kalacaktı? Biri gider, bini gelirdi. O bir kahramandı ve Lozan zaferini de kazanmıştı. Tıpkı Sakarya ve Dumlupınar savaşlarını kazandığı gibi. Garp Cephesi Komutanı, Lozan›da da Tam Bağımsızlık savaşını kazanmıştı. Ve daha iki ay önce, hesi Komutanı, Lozan›da da Tam Bağımsızlık savaşını kazanmıştı. Ve daha iki ay önce, hesi Komutanı, Lozan›da da Tam Bağımsızlık savaşını kazanmıştı. Ve daha iki ay önce, aynı aynı şahsın bildirisinde de bu yazılmıştı:
“Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedekarlıkla elde ettiği zafer, Lozan antlaşması ile diplomasi ve hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir. Bu anlaşma Devletimizin tapusudur. Cumhuriyetimizin bnisi Gazi Mustafa Kemal başta olmak üzere antlaşmanın mimarı olan Devlet adamlarımızı rahmetli anıyorum.”
Hangisi doğru. Muhtarlara alkışlatılan sözleri mi, millet huzurunda yayınlanan kutlama metni mi?
Sahi, o muhtarlar bu konuda ne düşünüyorlar acaba? Tarihi bilgileri yüceldi mi? Ufaldı mı? Bir de bakarsınız ki, muhtarlardan bazılarının babası veya dedesi Garp Cephesi’nde Kurtuluş Savaşına bile katılmış olabilirler. Babadan dededen hiç mi dinlememişler o var olma, yok olma savaşlarını? Ne de olsalar, koskoca Sarayda ağırlandılar, bu işin cakasını anlatmak varken tarihe mi bakacaklar?
Muhtarların alkışlarında ben utandım. Ezildim. Çünkü, babam askerden döndükten sonra yine İsmet Paşa döneminde köyümüzün muhtarı seçilmişti. Sonra CHP il yönetim kurulu üyeliği ve Kurultay delegeliği de yaptı. Ama yolundan hiç sapmadı. Çünkü, Yunan işgali sırasında savaşa katılan ve Kurtuluş Savaşında Kuvayi Milliye içinde yer alarak Müdafa-i Hukuk Cehesi kurucuslan dedemin ölümünden önceki vasiyeti şöyleydi:
“Çocuklarımın politikaya atılmalarını istemezdim, ama görülüyor ki, merakları da var. Benim vasiyetim odur ki, İsmet Paşa yaşadığı sürece çocuklarım Atatürk’ün partisinden başka bir partiye katılmasınlar, benim mezarımda huzurumu kaçırmasınlar. Bu vasiyetimi unutmasınlar.”
Lozan zaferi, milletimiz için Tam Bağımsızlıktır.
Bilmem anlatabildim mi?