Hıdırellezin en güzel kutlandığı dönemler, 10-12 yaşıma kadarki yıllar olmuştur. Sanayileşmenin artmadığı ama sosyalleşmenin en yükseğe çıktığı dönemler, sanıyorum 1960-1985 arasındaki yıllardır. Çünkü o yıllar, zenginin kibirlenmediği, yoksulun da gururunu ayaklar altına almadığı dönemlerdi. İhtiyacı olanlar korunup gözetilir ama çevreden dışlanmazdı.
Çocukluğumun geçtiği, Isparta'nın Şarkikaraağaç ilçesinde Hıdırellez hem bir kutsal gün hem de eğlence ve kaynaşma günüydü. Oksijenin tavan yaptığı Kızıldağ, yemyeşil Garkın bağları, Sugözü, Değirmensuyu, Suvar köyü gibi doğallığın zirvesindeki yerler, tam anlamıyla bir piknik değil ama herkesin bir araya gelip birbirine ikramlarda bulunduğu, 'azık katışma' günüydü. 'Azık katışma', o gün yan yana oturan birkaç ailenin, getirdikleri yumurta, patates, gatmer, pide, peynir vs. gibi yiyecekleri ortaklaşa yeme, sohbet ve eğlence günüdür, yani Hıdırellez'dir. Hıdırellez'de mutlaka ya bir bağa ya da bir bahçeye gidilir, konu komşu yan yana serdikleri kilimlerde azık katışarak yemeklerini yer, çaylar içilir, çocuklar ve gençler hep birlikte oyunlar oynanırdı. O yufkanın arasına dürülmüş yumurtaların, norların, peynirli pidelerin tadı damağımdan hiç eksilmedi. Ne o yiyecekleri yapanlar kaldı ne de o günler... ama o tat, hiç mi hiç eksilmedi.
Yaşamayan bilmez... Yağ Çelebi çeşmesinin buz gibi ve hiç durmadan akan suyunun nağmesi bile bir başkaymış. Bir başkaymış diyeceğim husus da Keçiören'in daha doğrusu eski Keçiören'in Mayıs ayı, dolayısıyla Hıdırelleziydi.
Biz Keçiören’de, Gazino ve Çift Asfalt duraklarından görülen, o tepeden bütün Ankara’ya bakan, sokağında ikisi tek, üçü iki katlı ve hepsi bahçeli beş bina bulunan evin, giriş katında oturduk. Üstümüzde ev sahibesi Münevver Hanım, evlatlığı Nazik ile birlikte kalıyordu. Bu köşkvari evin alt kısmına kadar olan onlarca ağaç bulunan arazinin tamamı Münevver Hanımın bahçesiydi. İşte Mayıs ayında o bahçe yemyeşil çimenlerle dolar, çimenleri papatyalar, mor zambaklar süslerdi. Bahçenin kenarında iki üç tane de leylak ağacı vardı. Ben, evden çıkıp okula giderken, bahçeden geçen ince patikadan yıldırım gibi aşağı koşar, çimenlerin ütünden leylak kokuları arasından geçip yola çıkar oradan da Gazino durağına yani okuluma ulaşırdım.
Bunca yeşillik içinde piknik yeri aramak gereksiz olduğundan, annem bazı Hıdırellezleri burada yapmayı isterdi. Komşularımızı ve hemşehri arkadaşlarını çağırır, bir kilim serer, üstüne gazocağı, çaydanlık, biraz atıştırmalık koyar, onlar sohbet ederken ben bahçeden, olmak üzere olan çağla toplamaya çıkardım.
O yıllarda Keçiören'de çok çağla ağacı vardı. Münevver Hanımın bahçesinde de sanım üç veya dört çağla ağacı bulunuyordu. Yeşil yaprakların arasından görünen açık yeşil renkte çağlalar, kütür kütür olur, içindeki tazecik çekirdeğinin suyu çok hoşuma giderdi. Hem yiyerek hem cebimi doldurarak topladığım çağlaları birazcık tuzlayıp da kütürt diye dişinizin arasında kırdığınızda hafif ekşimsi bir tat yayılırdı ağzınıza... Bütün Mayıs ayı ve Haziran başı, çağla yemekle geçerdi. O kadar boldu... Bizim toplayamadıklarımız da önce sertleşip kartlaşır, sonra kurur, bademe dönerdi.
Hıdırellez yeşillik, doğa ve ılık bir hava olmuştur herkes için. Çimenler, çiçekler ve meyveler süsler Mayıs ayını. Ama nedense Mayıs ayı diğer aylardan daha çabuk geçer, hemencecik bitiverirdi. Zaten Ortaokuldan sonraki yıllarımızda son sınavlar dolayısıyla Mayıs'ın tadına hiç bir zaman eremedik.
Mayıs'ta bir gün dahi olsa Hıdırellez; ip atlamalı, top oynamalı, koşmalı, coşmalı ve arada yiyip içmeli olarak geçip gider, anıların arasına geçer. Hıdırellezin sembolü gül'dür. Gece gül dibine dilek dilemediyseniz yarın bir gül koklayın, sevdiğinize gül verin.
HIDIRELLEZ GÜNÜ KUTLU OLSUN...