YÖK açıkladı: Vakıf üniversitelerindeki öğrenim ücretleri günlük olarak denetlenecek
YÖK açıkladı: Vakıf üniversitelerindeki öğrenim ücretleri günlük olarak denetlenecek
İçeriği Görüntüle

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Burdur’da yaptığı açıklamada, özellikle büyük hastaneler başta olmak üzere hastanelerde kreş ve anaokulu konusunda yeni bir yapılanmaya gidileceğini ve 24 saat kreş hizmeti sunulacağını açıkladı. Memişoğlu, sağlık çalışanlarının yüzde 60’ından fazlasının kadın olduğunu belirterek, bu yıl yedi kreş için çalışmalara başlanacağını söyledi. Açıklamayla birlikte, bir dönem hastanelerde bulunan ancak zaman içerisinde kapanan kreşler ve sağlık çalışanlarının çocuk bakımına ilişkin yaşadığı sorunlar da yeniden gündeme geldi.

Bugün yeniden kurulması planlanan 24 saatlik kreş modelinin nasıl olması gerektiği tartışılırken, geçmişte hastane kreşlerinde büyüyenlerin deneyimleri de dikkat çekiyor. Diş Hekimi Gamze Burcu Gül, 24 Saat’e yaptığı değerlendirmede, çocukluğunun önemli bir bölümünü hastane kreşinde geçirdiğini anlattı. Annesi SSK Dışkapı Hastanesi’nde çalışan Gül, o yıllarda kreşin kendisi için oyun oynadığı, arkadaşlarıyla vakit geçirdiği ve güvende hissettiği bir yer olduğunu söyledi.

Bugün bir kadın ve sağlık emekçisi olarak geriye baktığında ise kreşin yalnızca çocukların bırakıldığı bir alan olmadığını belirten Gül, annesinin çalışma hayatında kalabilmesini sağlayan önemli bir kamusal destek olduğunu vurguladı. Gül, “Ben de onun çalışma yaşamının dışında bırakılması gereken bir ‘engel’ değildim” diyerek, hastane kreşlerinin çalışanların yaşamını mümkün kılan bir kurum anlayışının parçası olduğunu ifade etti.

Gül, yıllar içerisinde hastane kreşlerinin azalması ve kapanmasının ise sağlık sistemindeki daha geniş dönüşümden bağımsız değerlendirilemeyeceğini belirtti. Kreşlerin kapanmasıyla çocuk bakımının giderek ailelerin kendi imkânlarıyla çözmesi gereken bir meseleye dönüştüğünü söyleyen Gül, bu yükün özellikle kadınların üzerine kaldığına dikkat çekti.

Bugün gündeme gelen 24 saatlik kreş modelinin ise sağlık çalışanlarının nöbet, gece, hafta sonu ve bayram mesaisi gibi çalışma koşulları nedeniyle önemli olduğunu belirten Gül, yeni kreşlerin güvenli, nitelikli, erişilebilir ve çocuk haklarını gözeten bir kamusal hizmet olarak kurulması gerektiğini vurguladı. Gül, geçmişten aktarılması gereken en önemli şeyin ise “çocuğu ve çalışanı birlikte gören kurum anlayışı” olduğunu dile getirdi.

“Kreş, çalışma hayatını mümkün kılan unsurlardan biriydi”

Çocukluğu açısından kreşin öncelikle oyun oynadığı, arkadaşlarının bulunduğu ve kendisini güvende hissettiği bir yer olduğunu söyleyen Gül, bugün bir kadın ve sağlık emekçisi olarak geriye baktığında bu deneyimin çok daha büyük bir anlam taşıdığını belirtti. Hastane kreşlerinin yalnızca çocukların bir araya geldiği alanlar olmadığını vurgulayan Gül, bu kurumların sağlık çalışanları arasında dayanışma ilişkisi kurulmasına da katkı sunduğunu söyledi.

Geçmişe dönüp baktığında çocukken hissettiği güven duygusunun arkasında çalışanların yaşamını da gözeten bir kurum anlayışı olduğunu ifade eden Gül, şöyle konuştu:

"Çocukken benim için orası öncelikle oyun oynadığım, arkadaşlarımın olduğu, kendimi güvende hissettiğim bir yerdi. Bugün bir kadın, bir hekim, bir sağlık emekçisi olarak geriye baktığımda ise o kreşin bundan çok daha büyük bir anlam taşıdığını görüyorum. Annem işine giderken çocuğunun nerede olduğunu, kiminle olduğunu düşünmek zorunda kalmıyordu. Ben de onun çalışma yaşamının dışında bırakılması gereken bir “engel” değildim. Kreş, annemin ve babamın çalışma yaşamında olabilmesini mümkün kılan bir kamusal destekti. Üstelik orada yalnızca çocuklar bir arada değildi. Sağlık çalışanı olan ebeveynler arasında bir dayanışma ilişkisi vardı. Çocukları birlikte büyüyor, aileler birbirlerini tanıyor ve birbirlerinin hayatına dokunuyordu.

O zaman bunun adını koyabilecek yaşta değildim. Bugün biliyorum ki çocukken hissettiğim o güven duygusunun arkasında, çalışanların yaşamını da gözeten bir kurum anlayışı vardı. Kreş, çalışma hayatının yanında duran bir “sosyal imkân” değil; çalışma hayatını mümkün kılan unsurlardan biriydi. Çocukken benim için orası öncelikle oyun oynadığım, arkadaşlarımın olduğu, kendimi güvende hissettiğim bir yerdi. Bugün bir kadın, bir hekim, bir sağlık emekçisi olarak geriye baktığımda ise o kreşin bundan çok daha büyük bir anlam taşıdığını görüyorum. Annem işine giderken çocuğunun nerede olduğunu, kiminle olduğunu düşünmek zorunda kalmıyordu. Ben de onun çalışma yaşamının dışında bırakılması gereken bir “engel” değildim. Kreş, annemin ve babamın çalışma yaşamında olabilmesini mümkün kılan bir kamusal destekti.

Üstelik orada yalnızca çocuklar bir arada değildi. Sağlık çalışanı olan ebeveynler arasında bir dayanışma ilişkisi vardı. Çocukları birlikte büyüyor, aileler birbirlerini tanıyor ve birbirlerinin hayatına dokunuyordu. O zaman bunun adını koyabilecek yaşta değildim. Bugün biliyorum ki çocukken hissettiğim o güven duygusunun arkasında, çalışanların yaşamını da gözeten bir kurum anlayışı vardı. Kreş, çalışma hayatının yanında duran bir “sosyal imkân” değil; çalışma hayatını mümkün kılan unsurlardan biriydi."

“Sağlık hizmeti 09.00-17.00 arasında yürümüyor”

Geçmişteki hastane kreşleri ile bugün gündeme getirilen 24 saatlik model arasında önemli farklar bulunduğunu belirten Gül, sağlık çalışanlarının çalışma koşullarının zaman içerisinde daha yoğun ve düzensiz hale geldiğine dikkat çekerek şöyle konuştu:

"Benim çocukluğumdaki kreş ile bugün konuştuğumuz 24 saatlik model arasında önemli farklar var elbette. Bugün sağlık alanında çalışma biçimleri çok daha ağır, daha yoğun ve daha düzensiz.

O yıllarda hastane kreşi, çalışanların çocuklarını güvenli bir ortamda bırakabilmelerini sağlayan güçlü bir kurum kültürünün parçasıydı. Bugün ise yalnızca gündüz saatlerinde hizmet veren klasik bir kreş modeli sağlık çalışanlarının ihtiyacını karşılamaya yetmiyor. Çünkü sağlık hizmeti 09.00-17.00 arasında yürümüyor. Nöbet var, gece çalışması var, hafta sonu var, bayram mesaisi vb. var.

Bu nedenle 24 saatlik kreş modelini yalnızca “kreşin çalışma saatlerinin uzatılması” olarak görmemek gerekiyor. Sağlık çalışanlarının gerçek çalışma düzenine uygun bir bakım hizmetinden söz ediyoruz.

Ama burada önemli bir nokta daha var: 24 saat açık olması, tek başına yeterli değil. Bu hizmetin kamusal, nitelikli, güvenli, ücretsiz ya da herkesin erişebileceği ölçüde ekonomik olması; çocuk haklarını ve çocukların gelişimsel ihtiyaçlarını gözetmesi gerekiyor.

Benim çocukluğumdan bugüne aktarılması gereken esas şey de bence bu: Çocuğu ve çalışanı birlikte gören bir kurum anlayışı."

“Kreşlerin kapanması bakım yükünü yeniden kadınların üzerine bıraktı”

Hastane kreşlerinin zaman içerisinde azalması ve kapanmasını sağlık sistemindeki daha geniş dönüşümden bağımsız değerlendirmediğini söyleyen Gül, son 25 yılda sağlık alanında yaşanan değişimlere işaret etti. Gül, sağlık hizmetindeki ticarileşme, performans baskısı, artan iş yükü, ağırlaşan nöbetler ve güvencesizliğin çalışanı bütünsel olarak gören kurum kültürünü zayıflattığını savunarak şöyle devam etti:

"Hastane kreşlerinin zaman içerisinde azalmasını ve kapanmasını, sağlık sisteminin geçirdiği daha büyük dönüşümden bağımsız düşünmüyorum. Son yirmi beş yılda sağlık alanında ciddi bir dönüşüm yaşandı. Sağlık hizmetinin ticarileşmesi, performans baskısı, artan iş yükü, nöbetlerin ağırlaşması, güvencesizlik ve sağlık çalışanlarının giderek daha fazla yıpranmasıyla birlikte çalışanı bütünsel olarak gören kurum kültürü de zayıfladı. O dönem gördüğümüz kreş, sosyal tesis, kamp gibi olanaklar birer yan hizmetten ibaret değildi. Çalışanın yaşamını kolaylaştıran, çalışanlar arasındaki iletişimi, dayanışmayı, kurumla çalışan arasındaki bağı güçlendiren bir anlayışın parçalarıydı.

Bu olanakların ortadan kalkmasıyla bakım sorunu da giderek bireyselleştirildi. Kurumun ve kamunun sorumluluğunda olması gereken çocuk bakımı, ailelerin kendi imkânlarıyla çözmesi gereken bir meseleye dönüştü. Bunun yükünü ise toplumdaki cinsiyetçi iş bölümü nedeniyle en fazla kadınlar taşıdı."

Bir kadın sağlık çalışanı açısından “çocuğa kim bakacak?” sorusunun zaman zaman mesleğini sürdürüp sürdüremeyeceğini belirleyen bir noktaya geldiğini ifade eden Gül, "Kreşlerin kapanması bu nedenle yalnızca bir sosyal hakkın kaybı değil, kadınların çalışma hayatında kalmasını zorlaştıran, bakım yükünü yeniden kadınların üzerine bırakan bir sonuç yaratmıştır" ifadelerini kullandı

“Kreş hakkı bütün çalışan ebeveynlerin hakkıdır”

Hastanelerde yeniden kreş ve anaokullarının gündeme gelmesini önemli bulduğunu belirten Gül, kreş politikasının yalnızca kadın sağlık çalışanlarının ihtiyacı olarak tanımlanmaması gerektiğini söyledi:

"Hastanelerde yeniden kreş ve anaokullarının gündeme gelmesini önemli buluyorum. Çünkü sağlık çalışanlarının çalışma koşulları, çocuk bakımını bireysel çözümlerle halletmeyi mümkün olmaktan çıkarıyor. Özellikle kadın sağlık çalışanları açısından konu daha da önemli. Çünkü kadınların çalışma hayatına katılımının önündeki en büyük engellerden biri hâlâ bakım yükünün büyük ölçüde kadınların üzerinde olması. Ama burada bir noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor: Kreş politikası yalnızca “kadın sağlık çalışanlarının ihtiyacı” olarak tanımlanmamalı. Bu konudaki taleplerimizi, sağlık emek meslek örgütleri olarak da hep böyle bir eksende dile getirdik.

Çocuk bakımı anne ve babanın ortak sorumluluğudur. Dolayısıyla kreş hakkı bütün çalışan ebeveynlerin hakkıdır. Bununla birlikte kamusal kreş hizmetleri, toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle bakım yükünü daha fazla taşıyan kadınların üzerindeki yükü azaltan çok önemli bir eşitlik aracıdır. Ben bu nedenle kreş meselesini aynı anda bir çocuk hakkı, emek hakkı ve kadın hakkı olarak görüyorum.

Kamu kurumlarının görevi, kadınların çalışma hayatında kalabilmesi için bireysel fedakârlıklar yapmasını beklemek değil, bunu mümkün kılacak kamusal mekanizmaları kurmaktır."

"Çocuğun güvenliği ile sağlık çalışanının emeğinin niteliği birbirinden bağımsız konular değil"

Nöbet sistemiyle çalışan sağlık personeli açısından 24 saat hizmet verecek kreşlerin önemli bir ihtiyacı karşılayabileceğini belirten Gül, çocuklarının güvende olmadığını düşünen çalışanların işlerine tam anlamıyla odaklanmalarının zorlaştığını söyledi. Gece nöbeti, hafta sonu ve sabah saatlerindeki bakım sorumluluğunun sağlık çalışanları üzerinde görünmeyen bir bakım emeği oluşturduğunu belirten Gül, nitelikli bir kreş hizmetinin bu yükü azaltabileceğini ifade eden Gül, şöyle konuştu:

"Sağlık çalışanı çocuğunun güvende olmadığını düşünerek nöbete girdiğinde, aslında işinin başında olsa bile zihninin bir bölümü doğal olarak çocuğundadır. Gece nöbetinde çocuğunu kime bırakacağını, sabah kimin alacağını, hafta sonu bakımını kimin üstleneceğini düşünmek zorunda kalan bir sağlık çalışanından mesleki emeğin yanında görünmeyen bir bakım emeğini de sürdürmesini bekliyoruz.

24 saat hizmet veren nitelikli bir kreş bu yükü ciddi biçimde azaltabilir. Bunun sağlık hizmetinin niteliğine de doğrudan etkisi olduğunu düşünüyorum. Çalışan kendini daha güvende hisseder, işine daha kolay odaklanabilir, mesleğini sürdürebilme konusunda daha güçlü olur. Özellikle kadın sağlık çalışanlarının işten ayrılmasının veya çalışma biçimini değiştirmek zorunda kalmasının önüne geçilmesi, sağlık sisteminin deneyimli çalışanlarını koruması açısından da önemlidir.

Dolayısıyla kreşi sadece “çocuğu bırakacak yer” olarak görmemek gerekiyor. Sağlık çalışanının çalışma hakkının, sağlık hizmetinin sürekliliğinin ve çalışma yaşamının insanca kurulmasının bir parçası olarak görmek gerekiyor. Bir başka ifadeyle, çocuğun güvenliği ile sağlık çalışanının emeğinin niteliği birbirinden bağımsız konular değil."

“Geçmişten alınması gereken şey kreş değil, kurum anlayışı”

Çocukken hastane kreşinde büyüyen Gül, yeni kurulacak sistemde geçmişten aktarılması gereken en önemli unsurun yalnızca kreşlerin kendisi değil, bu kurumların arkasındaki anlayış olduğunu düşünüyor.

Geçmişte kreşin hastanenin çalışanlarına sunduğu bütünlüklü sosyal yaşamın bir parçası olduğunu belirten Gül, yeni kreşlerde yalnızca fiziksel bir alan oluşturulmasının yeterli olmayacağını söyleyerek çocuğun bir “emanet” olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayan Gül, çocukların haklarının ve gelişimlerinin merkeze alınması gerektiğini ifade etti. Gül, sözlerine şöyle devam etti:

"Geçmişten bugüne aktarılması gereken en önemli şeyin kreşin kendisi değil, arkasındaki kurum anlayışı olduğunu düşünüyorum. Benim çocukluğumda kreş, hastanenin çalışanlarına sunduğu bütünlüklü sosyal yaşamın bir parçasıydı. İnsanlar birbirlerini tanıyordu. Çocuklar birbirini tanıyordu. Çalışanlar arasında bir dayanışma vardı.

Bu nedenle yeni kurulacak kreşlerde yalnızca fiziksel bir alan oluşturmak yeterli değil. Çocuğu bir “emanet” olarak görmeyen, onun haklarını ve gelişimini merkeze alan bir anlayış gerekiyor.

Aynı zamanda çalışan ebeveynin de yalnız bırakılmadığı bir sistem kurulmalı.

Geçmişten almamız gereken şey bence tam olarak bu dayanışma fikri. Kurum, çalışanına “çocuk bakımını kendin çöz” demek yerine onun için çalışma yaşamını mümkün kılan koşulları yaratmalı. Çocukken bunun politik bir mesele olduğunu bilmiyordum. Bugün biliyorum. O kreşte aslında kamusal sorumluluğun ne demek olduğunu deneyimlemişim."

“24 saat açık olmak gerekli olabilir ama yeterli değil”

Yeni kreşlerin sürdürülebilir olması için güvenlik, çocuk gelişimi, fiziksel koşullar ve personel niteliğinin birlikte ele alınması gerektiğini belirten Gül, 24 saat açık kreşlerin gündüz kreşlerinin geceye uzatılmış hali olarak görülmemesi gerektiğini söyledi.

Gece saatlerinde çocukların ihtiyaçlarının, uyku düzenlerinin ve gelişimsel gereksinimlerinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini belirten Gül; güvenli fiziksel koşullar, yaş gruplarına uygun alanlar, yeterli ve nitelikli personel, uzman ekipler ve güçlü bir denetim mekanizmasının olmazsa olmaz olduğunu ifade etti. Kreş çalışanlarının da güvenceli ve insanca çalışma koşullarına sahip olması gerektiğini vurgulayan Gül, kapasite ve ücret konusuna da dikkat çekti:

"Konunun uzmanlarıyla çalışılarak, bilimsel yöntemlerle, çocuklar için en uygun, en güvenli ortam sağlanabilecektir. Öncelikle 24 saat açık bir kreşi, gündüz kreşinin geceye uzatılmış hali olarak düşünmemek gerekiyor. Çocukların gece saatlerindeki ihtiyaçları, uyku düzenleri ve gelişimsel gereksinimleri ayrıca ele alınmalı.

Güvenli ve sağlıklı fiziksel koşullar, yaş gruplarına uygun alanlar, yeterli ve nitelikli personel, çocuk gelişimi ve eğitimi konusunda uzmanlaşmış ekipler ile güçlü bir denetim mekanizması olmazsa olmaz.

Bunun yanında çocukların haklarına ve özgürlüklerine saygılı bir eğitim anlayışı temel alınmalı. Kreş, ebeveynin çalıştığı süre boyunca çocuğun tutulduğu bir yer değil, çocuğun kendi başına bir birey ve hak sahibi olduğu bir yaşam alanı olarak görülmeli.

24 saatlik sistemde personelin çalışma koşulları da ayrıca önemli. Bakım emeğini veren çalışanların da güvenceli, yeterli sayıda ve insanca çalışma koşullarına sahip olması gerekiyor.

Bir başka önemli nokta da erişilebilirlik. Kreşler kâğıt üzerinde var olup kapasitesi yetersiz kalırsa ya da ücretleri çalışanların karşılayamayacağı düzeye gelirse gerçek bir hakka dönüşmüş olmaz.

Kısacası 24 saat açık olmak gerekli olabilir ama yeterli değildir. Nitelikli, güvenli, erişilebilir, çocuk haklarını temel alan ve sürdürülebilir bir kamusal hizmet olması gerekir."

“Kreş benim için hiçbir zaman ayrıcalık olmadı”

Çocukken hastane kreşinde büyüyen ve bugün sağlık sektöründe çalışan bir kadın olarak Bakanlığın yeni adımını önemli bulduğunu belirten Gül, kreşlerin yeniden açılmasının yalnızca çalışanların bir ihtiyacının karşılanması olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Gül, “Bu, sağlık çalışanlarının çalışma hakkının güvence altına alınmasıdır aynı zamanda” dedi.

Çalışma hakkının yalnızca işe gidebilmekten ibaret olmadığını vurgulayan Gül, insanların çocuk sahibi olduklarında işlerinden kopmak zorunda kalmadıkları, bakım yükü nedeniyle mesleklerini ve kariyer hedeflerini bırakmadıkları bir çalışma yaşamının kurulması gerektiğini ifade etti:

"Çocukluğumda deneyimlediğim bir kamusal hizmetin bugün yeniden ihtiyaç olarak görülmesi, aslında bize çalışma yaşamının nasıl değiştiğini de gösteriyor. Ben o kreşte büyürken bunun değerini yalnızca bir çocuk olarak deneyimledim. Bugün bir hekim, bir sağlık emekçisi ve kadın olarak baktığımda daha net görüyorum ki, o kreş, annemin çalışabilmesinin koşullarından biriydi. Benim güven içinde büyümemin koşullarından biriydi. Aynı zamanda çalışanların birbirine omuz verdiği bir dayanışma kültürünün parçasıydı. Bu nedenle bugün kreşlerin yeniden açılmasını “çalışanların bir ihtiyacının karşılanması” olarak değerlendirmiyorum.

Bu, sağlık çalışanlarının çalışma hakkının güvence altına alınmasıdır aynı zamanda. Çünkü çalışma hakkı işe gidebilmekten ibaret değildir. İnsanların çocuk sahibi olduklarında işlerinden kopmak zorunda kalmadıkları, bakım yükü nedeniyle mesleklerini, kariyer hedeflerini bırakmadıkları, ebeveynlik ile çalışmak arasında imkânsız bir tercih yapmaya zorlanmadıkları bir çalışma yaşamından söz edebilmeliyiz.

Özellikle kadınlar açısından bu daha da önemli. Kadınlara “hem iyi bir anne ol hem de çalış, ama çocuk bakımını da kendin çöz” diyen bir sistem toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayamaz. Kreş bu nedenle benim için hiçbir zaman bir ayrıcalık olmadı. Çocukken bunun adını koyamıyordum; bugün koyabiliyorum. Kreş, emeğin, çocuk haklarının, kadınların çalışma hakkının ve toplumsal dayanışmanın kesiştiği yerde duruyor.

Benim çocukluğumda o kreşte hissettiğim güven, bugün politik bir talebe dönüşmüş durumda. O gün beni ve annemi destekleyen kamusal anlayışın bugün daha da güçlendirilerek yeniden kurulmasını diliyorum. Çünkü çocukların güvenle büyüyebildiği, annelerin ve babaların çocuklarıyla iş arasında seçim yapmak zorunda kalmadığı, bakım emeğinin kadınların omuzlarına bırakılmadığı bir çalışma yaşamı mümkün. Daha iyi çalışma koşulları, sağlık üretiminin kendisinin niteliğiyle de doğrudan ilgili."

Muhabir: Nur Yıldız