Yaz sıcağından korunmak herkes için aynı imkânlara sahip olmak anlamına gelmiyor. Kimi için serinlemek klimanın düğmesine basmak kadar kolayken kimi için bu, ay sonunda gelecek elektrik faturasını göze almak anlamına geliyor. Gölgeye ulaşmak, yeşil bir alanda vakit geçirmek, balkonlu ve hava alan bir evde yaşamak ya da denize gidecek zamana sahip olmak da kentte sıcaktan korunmanın parçalarına dönüşüyor.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Ender Peker ile Reading Üniversitesi’nden Emma Street tarafından hazırlanan “Spatial planning for thermal comfort justice in an era of climate extremes: The case of Mardin, Türkiye” (İklim aşırılıkları çağında ısı konfor adaleti için mekânsal planlama: Mardin, Türkiye örneği) başlıklı araştırma, tam da bu noktaya dikkat çekiyor. 2025 yılında Habitat International dergisinde yayımlanan çalışma, Mardin’i aşırı sıcaklar karşısında şehir planlaması ve termal konfor açısından inceliyor. Araştırma, termal konforun yalnızca bireysel ya da bina ölçeğinde değerlendirilemeyeceğini; kent planlaması ve sosyal adaletle birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor.

Çalışmaya göre Mardin’de planlama sistemi prosedürel açıdan güçlü olsa da termal konfor, kent ölçeğinde ele alınması gereken bir sosyo-mekânsal adalet meselesi olarak yeterince konumlandırılmıyor. Kentin yeni gelişen bölgelerinde yoğun yapılaşma, yeşil ve gölgeli alanların yetersizliği ve iklim duyarlılığının planlama süreçlerinde sınırlı kalması, sıcaklık karşısındaki eşitsizlikleri artıran unsurlar arasında değerlendiriliyor.

Sıcaklık herkesi aynı etkilemiyor

Mardin, yazları sıcak ve kurak geçen kentlerden biri. Araştırmada sıcaklıkların sık sık 40 dereceyi aştığı belirtilirken, tarihi Mardin’in yüzyıllar boyunca iklim koşullarına uyum sağlayan bir kent dokusuyla şekillendiğine dikkat çekiliyor. Buna karşılık kentin daha yeni gelişen ve daha alçak kesimlerindeki yoğun apartmanlaşmanın termal konforu yeterince gözetmeden ilerlediği ifade ediliyor.

Araştırmanın temel tartışmalarından biri de burada ortaya çıkıyor. Aşırı sıcaklarla mücadele yalnızca insanların evlerine klima takması ya da binaların teknik özelliklerinin iyileştirilmesiyle çözülebilecek bir mesele olarak görülmüyor. Yapıların yoğunluğu, yeşil alanların varlığı, gölgeli bölgelerin dağılımı, konutların niteliği ve kentin fiziksel yapısı da insanların sıcaklığı nasıl deneyimlediğini belirliyor.

Araştırmaya göre ısıya maruz kalma ve serinleme imkânları ekonomik durum, konut koşulları, yaş, toplumsal cinsiyet ve mekânsal yapı gibi unsurlardan etkilenebiliyor. Yeşil alanlar ve gölgeli bölgeler ise sıcaklık karşısındaki dayanıklılığı artırırken bu imkânların kent içinde eşit dağılmaması yeni bir eşitsizlik alanı yaratabiliyor.

İSKİ'den Ömerli Havzası'nda yapılaşma denetimi: 26 yapı kaldırıldı
İSKİ'den Ömerli Havzası'nda yapılaşma denetimi: 26 yapı kaldırıldı
İçeriği Görüntüle

“Klimanın maliyetini biliyorum ama kullanmak zorundayım”

Araştırmanın giriş bölümünde yer verilen bir görüşme, sıcaklıkla ekonomik koşullar arasındaki ilişkiyi de ortaya koyuyor. Mardin'de yaşayan 32 yaşındaki bir kadın, klimaların ne kadar elektrik tükettiğinin farkında olduğunu ve kullanımının kendisine pahalıya mal olduğunu söylüyor Ancak yaz aylarında klimayı kullanmak zorunda olduğunu, aksi halde evine girmenin mümkün olmadığını ifade ediyor. Bu ifade de, araştırmanın üzerinde durduğu temel sorulardan birini görünür hale getiriyor, "Serinlemek herkes için aynı ölçüde erişilebilir bir imkân mı?"

Çalışmaya göre ısıya maruz kalma ve serinleme imkânları ekonomik durum, konut koşulları, yaş, toplumsal cinsiyet ve kentin mekânsal yapısı gibi unsurlardan etkilenebiliyor. Yeşil alanlar ve gölgeli bölgeler gibi kentsel özelliklerin de sıcaklık karşısındaki dayanıklılığı artırabildiği, ancak bu imkânların kent içinde eşit dağılmadığı belirtiliyor.

Mesele yalnızca klima değil, şehir

Araştırmacılar, aşırı sıcakla mücadelede çözümün yalnızca bireylerin satın alabileceği teknolojilere bırakılmasının yeterli olmadığını savunuyor. Çünkü klima gibi bireysel çözümler, ekonomik imkânı olan kişiler için bir rahatlama sağlarken kentin tamamının sıcaklık karşısındaki dayanıklılığını artırmıyor.

Bu nedenle çalışma, termal konforun bireysel bir “rahatlık” meselesinden çıkarılarak şehir planlamasının bir parçası haline getirilmesini öneriyor. Araştırmaya göre Mardin'de yüksek yoğunluklu yapılaşma, yerel iklim eylem planının bulunmaması ve termal konforun yönetişim meselesi olarak yeterince ele alınmaması önemli sorunlar arasında yer alıyor.

Araştırmanın sonuç bölümünde ise sorunun tek bir müdahaleyle çözülemeyeceği vurgulanıyor. Akademisyenler Mardin örneğinde kurumsal koordinasyondaki eksikliklere, planlama yetkisi ile kapasite arasındaki uyumsuzluğa ve iklim duyarlılığını sınırlayan imar temelli, piyasa odaklı modellere dikkat çekiyor.

Gölgeye ulaşmak da bir kent hakkı

İklim krizinin etkileri kentlerde daha fazla hissedilirken, “sıcakla mücadele” de giderek yalnızca bireysel önlemlerle açıklanamayacak bir başlığa dönüşüyor.

Bir kentin gölgeli sokaklara, ağaçlara, yeşil alanlara, iklim koşullarına uygun yapılara ve kamusal serinleme alanlarına sahip olup olmaması insanların sıcakla nasıl baş edeceğini doğrudan etkiliyor. Mardin üzerine yapılan araştırmanın ortaya koyduğu tartışma da bu noktayı öne çıkararak şu soruyu soruyor: "Kentte serinleyebilmek yalnızca kişinin ekonomik gücüne bırakılabilir mi?"

Akademisyenlere göre termal konforun kent planlamasının merkezine alınması, sıcak hava dalgalarının yalnızca “kaç derece olduğu” üzerinden değil, o sıcaklığın kentte kimleri, hangi koşullarda ve ne ölçüde etkilediği üzerinden değerlendirilmesini gerektiriyor. Çünkü iklim krizi kentleri ısıtırken, mesele artık yalnızca termometredeki dereceyi düşürmek değil; kentte herkesin aynı sıcaklık karşısında aynı imkânlara sahip olup olmadığını sorgulamak.

“Adaletsizlik görünür olmasa da en çok hissedilen şey”

Kentte Ekolojik Hayat Platformu Kurucusu Utku Yılmaz da iklim krizinin kentlerde yalnızca sıcaklık artışı üzerinden okunamayacağını, krizin sosyal adalet boyutuna dikkat çekiyor. Yılmaz, kentlerin fiziksel yapısının ekonomik eşitsizliklerle birlikte okunabileceğini belirterek şöyle konuşuyor:

“Her kriz olduğu gibi iklim krizi de sosyal adaletsizliğe neden oluyor. Biz daha çok sıcaklık düşüşü ve artışı üzerinden yorumluyor ve okuyoruz, en çok gördüğümüz yer o taraf. Adaletsizlik çok görünün bir şey değil ancak en çok hissedilen şeydir aslında. Sosyal adaletsizliğe fazlasıyla şahit oluyoruz. Çok basit birörnek üzerinden gitmek gerekirse, herhangi bir şehre kuşbakışı bakacak olursak daha varlıklı mahallelerde evler çok daha konforludur, birbirinden uzaktır, daha yatay bir mimari vardır. Yoksul mahallelerde ise daha dikey bir mimari vardır, tıklım tıkıştır. Çoğu zaman parklar bile yoktur. Buradan dahi adaletsizlik okunabilir. Bu da o içerideki birbirine zorunlu temasın yarattığı adaletsizlik. Biz iklim krizi üzerine çalışırken bunu her zaman dezavantajlı alanların dezavantajlı bireylerinin daha çok hissettiğini görürüz. Yapılan birçok araştırma gösteriyor ki diğer tüm krizlerde olduğu gibi iklim krizinden de en çok kadınlar ve çocuklar etkileniyor.”

"Serinlemek adalet mücadelesi ve bir kent hakkıdır"

Mardin araştırmasında da üzerinde durulan başlıklardan biri, insanların sıcaktan korunma imkânlarının yalnızca hava sıcaklığıyla değil, sahip oldukları ekonomik ve mekânsal imkânlarla da ilişkili olması.

Klima kullanabilmek, elektrik faturasını karşılayabilmek, yeşil alanlara ve parklara ulaşabilmek ya da hava alan bir evde yaşayabilmek bu imkânların başında geliyor. Yılmaz’a göre ise serinlemek doğrudan bir kent hakkı olarak ele alınmalı:

“Serinlemek kesinlikle bir kent hakkıdır. Varlıklı ve yoksul mahallelerde ev ve site mimarileri değişkendir, bunun yanında parklara da daha çok varlıklı mahallelerde rastlarız. Kentsel dönüşüm bazında insanlar en çok bahçelerden ve hatta balkonlardan, bireysel alanlardan feragat etmek zorunda kalıyor. Bu da daha dar ve daha az hava alan evlere neden oluyor. Burada en büyük sebep adaletsiz ücretler ve bireylerin cebini korumak zorunda oluşu. Serinlemek bir adalet mücadelesidir ve bir kent hakkıdır.”

“Deniz ücretsiz diyebilirsiniz ancak değil”

Serinleme alanlarının yalnızca parklarla sınırlı olmadığını belirten Yılmaz, denize erişimin de ekonomik ve zamansal imkânlarla ilişkili olduğunu söylüyor:

“Parklar olduğu kadar denizler de çok iyi bir serinleme alanıdır. Denize yakın kentlerde de benzer bir durum var. Varlıklıysanız denizden de daha çok faydalanabiliyorsunuz. Deniz ücretsiz diyebilirsiniz ancak değil, o da oldukça politik bir durum çünkü deniz girmek için de bir zamana ihtiyacınız var.”

“Her geçen gün klimaya muhtaç olmamız politik bir problem”

Araştırmada bireysel soğutma çözümlerine aşırı bağımlılığın kent ölçeğinde yeterli olmadığı vurgulanırken, Yılmaz da klimanın artık yalnızca bireysel bir tercih olarak görülemeyeceğini belirtiyor:

“Klima gibi makineleri düşününce öncelikle ekonomik bir tasarrufu düşünüyoruz ama burada enerji tasarrufu da mümkün. Bizim aslında klimaya muhtaç olammamız gerekyor. Her geçen gün klimaya muhtaç olmamız ise bir politik problem. Çünkü önceden klima daha varlıklı kişilerde olurken herkeste klima olan bir hayata geçtik. Klima lüks olmaktan çıktı. Bu artık bir zorunluluk olmaya başladı. Kentlerde artık klimasız evlerde yaşanamıyor, bu da bir başka sorun. Yerel yönetimlerin bireylere ve toplumlara bir serinleme alanı bırakmaları zaruri. Özellikle İstanbul gibi çok nüfuslu, alanın daha az olduğu şehirlerde bu daha görünür.”

Yılmaz, kentlerin serinleme ihtiyacını yalnızca klima kullanımına bırakmaması gerektiğini belirterek balkonların ve yeşil alanların öneminin altını çiziyor:

“Taşrada balkonlu evler daha fazlayken kentlerde balkonlu evler de daha az oluyor. Bana kalırsa serinleme konusunda balkon da çok kritik. Belediyeler bazı imkanları bize sunmak zorunda. Bir alanda beton varsa orası daha sıcaktır, ağaç varsa serindir. Herhangi bir parktan bir adım betona gittiğinizde bu farkı bariz görürsünüz. Yerel yönetimlerin de bize bu imkanları sunması gerekiyor.”

“İklimimize ve yerelimize uygun evler yapılmıyor”

Mardin araştırmasında tarihi yerleşimin iklim koşullarına uyum sağlayan özellikleri ile yeni yapılaşma arasındaki fark da dikkat çekiyor. Yılmaz, Türkiye’de kentleşme süreçlerinde iklim ve yerel koşulların yeterince gözetilmediğini düşünüyor:

“Türkiye’deki hiçbir ilde kentleşme adına bir organizasyon gördüğümü söyleyemem. Biz burada ekoloji üzerine konuşuyoruz ancak pek çok konuda plansızlık var ve bu çok kritik bir problem. Birçok yerde bizim iklimimize ve yerelimize uygun evler yapılmıyor maalesef. Bu çok temel sorunlarımızdan bir tanesi.”

“İlk adım tüm yurttaşların karar mekanizmasına dahil olması”

Isı adaletinin kent politikalarının bir parçası haline gelmesi için yalnızca fiziksel düzenlemelerin değil, karar alma süreçlerinin de değişmesi gerektiğini belirten Yılmaz, yurttaş katılımını ilk adım olarak gösteriyor:

“Isı adaleti için belediyelerin ve yerel yönetimlerin yapması gereken çok fazla şey var. Bence ilk adım tüm yurttaşların karar mekanizmasına dahil olması. Pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da karar mekanizması ortak olmalı. Kent konseylerinin ve odaların rolünün de burada önemli olduğunu düşünüyorum. Her yurttaşın da esasen aktivizm yapması gerekiyor. Burada büyük eylemlerden bahsetmiyorum. Daha şeffaf yönetimlerle, yönetime doğrudan ulaşabilme hakkının görünür olması gerektiğini düşünüyorum. Yapılacak çok temel şeyler var. Yine kendi yereline uygun hap malzeme, mimari yapı, yerele uygun ekolojik peyzaj malzemeleri kullanmak çok önemli. Örneğin çimen yerine kullanabileceğiniz yerel çözümler var. Bu da su tasarrufunu sağlıyor. Su tasarrufu da yine toplamda bir iklim adaleti sağlayıp iklim krizine karşı mücadelede önemli bir rol oynarken daha kısa vadede de bizim işimize yarar. Çünkü su da kentlerde hızlıca serinlemeye olanak sağlayan önemli bir araç ve bunu olabildiğince elimizde tutmamız gerekiyor. Yağmur suyu hasadı yapmak, bu suyu devir dayım olarak kentlerde kullanmak… Yapılabilecek çok şey var ve bunlar temelde hep iklim adaletini sağlarken bir taraftan da mimari olarak daha estetik ve yerelin korunduğu yapılar oluşmasına katkı sağlar.”

Muhabir: Nur Yıldız