Milliyet Gazetesi, 1975 yılında geleneksel Ali Naci Karacan Yarışmasının konusunu, “Televizyonun Türk Toplumuna Etkileri” olarak açıklamıştı. Üniversite öğrencisi olarak ben ve arkadaşım Tülin Kardeşoğlu, bu yarışmaya katılmaya karar verdik. Oysa evimize televizyonu geçen yıl almıştık. Yayın, akşam üzeri saat 18.00’de başlıyor ve 23.00’deki Güne Bakış adlı haberlerle son buluyordu. Akşamları babamın dükkânında çalıştığım için de televizyon seyredecek zamanım yok denecek kadar azdı. Ama buna rağmen o yarışma için yapabileceklerimizi sıraya koyduk.
Bazı liselerin müdürlerinden, ikinci ve üçüncü sınıflarda anket yapmak üzere randevu aldık. Ben, televizyonun yayın saatlerinde spikerlerin seslerini aralarda kısa boşluklar bırakarak teybe kaydettim. Okullardaki ankette bunların kim olduklarını sorduk. Çıkan sonuç şu idi: spikerleri seslerinden tanıyanların oranı %80 idi. Gittiğimiz liselerdeki öğrencilerin %60’ının evinde televizyon vardı. Televizyonu olan öğrencilere 5’er saniyelik reklam müzikleri dinlettik. %90’ı müziğin hangi reklama ait olduğunu bildi. Birkaç spiker vardı ekranda haber okuyan: Zafer Cilasun/Aytaç Kardüz/Erkan Oyal/Tuna Huş/Jülide Gülizar. 5 spiker adı yazın dedik. Yine %90 oranla bu 5 spikerin adı yazıldı. Başka birkaç soru ile anketleri tamamlayıp verileri sıraladık. Anket listemizde Türkiye’de televizyon yayınını başlatan Süleyman Demirel vardı. Güniz sokaktaki evine gidip kapıda duran polislere derdimizi anlattık. Randevu için en az üç ay beklememiz gerektiğini söylediler. Ama bizim o kadar zamanımız yoktu. Yılmaz Güney, Türkan Şoray gibi bazı sanatçılarla görüşmek için İstanbul’a gitmeyi de düşündük ama öncelikle Ankara’daki araştırmalarımızı bitirmek zorundaydık. Milli Kütüphane’ye gidip televizyon ile yayınları araştırdık. Gördük ki o yıl Milli Kütüphane’de, televizyon yayıncılığı ile ilgili olarak Oya Tokgöz’ün hazırladığı bir kitaptan başkası yok. Kitabın Siyasal Bilgiler Fakültesi yayını olduğunu görünce, Siyasal’a gitmeye karar verdik.
SBF’de, Oya Tokgöz ile görüşmeye gittiğimizde de kendisinin İstanbul’da olduğunu öğrendik. Gazi Lisesi’nden arkadaşım Kemal Balcı’yı bahçede görünce, durumu hemen ona anlattım. Kemal, Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan Dr. Aysel Aziz ile görüşmemizi önerdi. Onun dışında da bir kaynak bulamayacağımızı söyledi. Biz hemen BYYO’na yöneldik. Aysel Hoca’nın derste oluşuna çok sevindik tabii ki. Sınıfın kapısında çıkışını bekledik Aysel Hoca’nın. Oldukça genç bir hanımdı. Derdimizi anlattık önce. Sonra bize neler yaptığımızı sordu. Koridorda bir masanın başına geçti, bizi de karşısına aldı, ilgiyle dinledi. Bir çırpıda bütün projemizi, yaptığımız anketi anlattık… Radyo ve televizyonun tarihsel gelişimini anlatan önlü arkalı bir kâğıt verdi, başarılar diledi.
Tülin ile iki günde bir, bir araya gelip yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı konuşuyorduk. Ben metni yazmaya başlamıştım. Tülin de metinleri, babasının daktilosuyla birleştiriyordu. Son olarak TRT’ye gittik. TRT’nin bir kısmı Mithatpaşa Caddesi’nde, bir bölümü de Amerikan Sefareti’nin karşısında idi. Ancak Reklam ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü, Ziya Gökalp Caddesi üzerindeki Onar Han’da bulunuyordu. Onar Han’a gidip derdimizi anlatınca, bizi Müdür, Tacan Önder’e gönderiler. Tacan Bey, çok sıcak karşıladı, odasında ağırladı. Televizyonun kuruluşunu, yapısını anlattı, TRT dergilerinden bir demet verdi. Bu yetmedi, Amerikan Sefareti karşısındaki TARKO binasında Turan Erdemgil ile tanışmamızı önerdi. Ertesi gün Genel Müdürlüğün bulunduğu binaya koşarcasına gittik. Danışmaya Turan Erdamgil’i sorduk, karşıdaki odayı işaret ettiler. Kapıyı çalıp girdik. Gözlüklü, 35 yaşlarındaki Halkla İlişkiler Müdürü ile tanıştık. Sehpanın üzerinde İngilizce dergiler bulunuyordu. Turan Bey, bize TRT’yi anlatıyor, biz de not alıyorduk. BBC ile ilgili araştırmasının olduğunu belirterek İngiltere’deki televizyon yayıncılığını da anlattı. 2 saat kadar bizimle ilgilendikten sonra Yeşilçam’daki sanatçılarla da röportaj yapmak istediğimizi söyleyince, televizyonla ilgili ciddi bir araştırmada sinema sanatçısının bir katkısının olamayacağını söyleyince ikna olduk.
Metnimizi, elimizdeki bilgi ve belgelerle tamamladık, bazı fotoğrafların fotokopilerini metnin arkasına ekledik. Milliyet Gazetesi, metni 7 nüsha istemişti. Daktilo ile pelûr kâğıda 3 sayfa yazılabildiğinden, 4 nüshayı da fotokopi ile çoğalttık. O yıl fotokopi, sulu sistem denilen bir şekilde basılıyordu. Gerçekten de kâğıt, nemli olarak çıkıyor, elinizle dokunursanız, kararıyordu. O yüzden fotokopiden sonra 1-2 dakika beklemek gerekiyordu. Biz aceleyle metinleri zarfa yerleştirdiğimiz için bazı fotokopilerin mürekkeplerinin karıştığının farkına vardık ama sayfalarca fotokopi bedelini öğrenci olarak zaten zor ödemiştik.
5-6 ay sonra Ali Naci Karacan yarışması sonuçları açıklandı. Biz, dereceye giremedik. Yarışmanın birincisi Önder Şenyapılı olmuştu. Dr. Aysel Aziz’in de o yarışmaya katıldığını ve ikinci olduğunu gördük.
Bir yıl sonra ben, hayalimdeki mesleğin sınavını kazanarak TRT’de göreve başladım. Gazetecilik ve Basın Yayın mensupları ile ilişkilerim ve dostluklarım giderek arttı. Basın Yayın Yüksek Okulu (BYYO), İletişim Fakültesi’ne (İLEF) dönüştü. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Mezunları Vakfı (İLEV) kuruldu. Birkaç kez konferans izlemek için okula gittim. FM 91.00 bandından yayın yapan Radyo İLEF’i her zaman keyifle dinlemeye başladım çünkü burası, batı müziğinin en seçkin parçalarını dinlediğim, dinlerken dinlendiğim bir ortam idi. Aynı zamanda hakemli bir dergi olan İLEF’i de önceleri fiziki sonraları da açık erişimli olarak takip etmeyi sürdürdüm.
Yıllar yıllar geçti, vakti geldi, emekli oldum. Geçmişte söylemişlerdi ama yayıncının asla emekli olamayacağını, emeklilikten sonra daha net fark ettim. 6 Mayıs günü gelen bir e-postada, 23 Mayıs günü düzenlenecek olan Meslekte Onur Ödülü’nden söz ediliyor ve “Mesleğinizde 50. Onur Yılınızı geride bırakan bir usta olarak bu etkinliğimizde bizlerle ve fakültemiz öğrencileriyle birlikte olmanızdan, mütevazı plaketimizi kabul etmenizden büyük onur duyacağız” deniliyordu. Çalışırken aldığım ödüller vardı ama emeklilikten sonra ödül alma düşüncesi, gerçekten heyecan vericiydi.
Gazeteciler Cemiyetinin katkılarıyla organize edilen Meslekte 50 Yıl Onur Ödül Töreni, fakültenin Mahmut Tali Öngören Salonunda yapıldı. Girişte TRT’de yıllarca birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan Süleyman Çil ve Alparslan İpek’in İLEV yönetiminde olduğunu görmek, bana büyük bir keyif verdi. Törende İLEV Başkanı Ali İnandım, Gazeteciler Cemiyeti Başkan Vekili Ayhan Aydemir ve Dekan Prof. Dr. Fatih Keskin açılış konuşmalarını yaptı. Başkan Ali İnandım, ustaların, kalfaların ve çırakların bir arada bulunduğu bu ortamın, usta-çırak ilişkisine dayalı mesleğin açık bir görüntüsü olduğunu söyledi. Yapay zekâ ile yapılacak bir gazeteciliğin hiçbir zaman normal zekâ düzeyine erişemeyeceğini, dünyadaki yeni güç kaynağının bilgi ve veri olduğunu kaydetti. Cemiyetimizin Başkan Vekili Ayhan Aydemir, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan gazeteciliğin, ustaların fikirleriyle ilerlediğini söyledi. İletişim Fakültesi’nin hem bir yuva hem bir bellek olduğunu söyleyen Aydemir, Cemiyet olarak her zaman iletişim fakültelerinin yanında olduklarını, hiç bitmemesi gereken gazetecilik eğitimlerini, cemiyette de sürdürdüklerini kaydetti. Dekan Fatih Keskin ise nitelikli gazeteciliğin farkını anlattığı konuşmasında, “Ustalarımızı, mesleğimizi anlamlı hale getiren, bizi deneyimleriyle zenginleştiren büyüklerimiz olarak görmekteyiz. Kalemiyle, kamerasıyla, sesiyle, duruşuyla tarihe not düşmüş kıymetli profesyonellerimizi onurlandırmak için bir aradayız. Sizin hikayeleriniz ders kitaplarında olmayan ama hayatın ta kendisi olan büyük bir kaynaktır. Burada genç mezunlarımız, vereceğimiz ödüllerle sizin deneyimlerinizi ileriye taşımaya gayret edeceklerdir” dedi. 35 öğrenciye, atölye hocaları tarafından Öğrenci Emek Ödülleri verildi. Ödül alan öğrencileri dikkatle izledim. Bir gazeteci duruşu vardır. Tanımını, “özgür, kendine güvenli ve açık fikirli” olarak yapabilirim. İLEF’teki öğrencilerin gözlerinde ve konuşmalarında, bu üç unsuru da gördüm.
Meslekte 50. Yıl Onur Ödülü takdim edilen 24 usta arasında; neredeyse 20 yıldır görmediğim TRT Haber Merkezi’nin Dış Haberler Müdürü Hülya Uzel, yıllar öncesinde nöbet tuttuğumuz Füsun Baytok, mesleğimin başlangıcında tanıştıktan sonra bir daha hiç görmediğim ama çalışmalarını bildiğim Necla Zarakol ve TRT’nin Genç Haber ve Çocuk Haber biriminin kurucularından muhabir arkadaşımız Kadriye Kansu’nun eşi, her zaman mütevazı duruşuyla aklımda kalan Işık Kansu da vardı.
Törenin ardından, hocalarla birlikte mezunlar ve öğrenciler Gazeteciler Cemiyetinde bir araya geldi.
İletişim Fakülteleri, diğer fakültelere göre sıcaklığın, konuşmanın, kolayca gelişiverdigi sohbetlerin mekânıdır. İnsanın canının belki de hiç sıkılmayacağı yerlerdir. Gazeteciler cemiyetleri ise iletişim profesyonellerini bir araya getiren, mesleki dayanışmanın gözle görülebildiği alanlardır. Gazetecilik eğitimi okulda başlar ama cemiyetlerde olgunlaşıp gelişir. Gazeteciler cemiyetlerinin iletişim fakülteleriyle sürekli ilişki içinde olması, eğitimde kuramsallıkla pratiği birleştiren bir unsurdur.
O akşam cemiyetten çıktıktan sonra, Mikrofonla İletişim ve Medya kitabımdaki şu satırları bir kez daha düşündüm: “İnsanlar alışverişten ulaşıma, katıldıkları törenlerden, yakın ve uzak çevrelerine kadar iletişim içindedir. İnsanın insanla karşılaştığı her yerde iletişim vardır. İletişim, her türlü yönetimin ve yapının içindedir. Başkalarıyla iletişime geçen kişi aynı anda kendisiyle de iletişim kurmaktadır. Sosyalleşme, başkalarını etkileme, insanlara yararlı olma ve bir başarıyı kabul ettirme ve mutlu bir hayat sürme, iletişimle mümkündür. Bu bakımdan iletişim, bir yaşam becerisidir.”