Cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 53’ü tutuklu 436 sanıklı İBB Davası’nın 98. günü yapılıyor.
İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi yerleşkesinde görülen İBB Davası’nın 98. gününde, 19 Mart 2025'ten bu yana cezaevinde bulunan Ekrem İmamoğlu savunma yapıyor.
Duruşmaya verilen aranın ardından savunmasına devam eden Ekrem İmamoğlu, “Özellikle son dönemde iktidarın, hükümetin milli irade üzerinde seçimle seçim kazanamayacağını gördükten sonra yargı eliyle yürütülen operasyonların Türkiye gündemini tümüyle işgal ettiği bir ortamda, ne yazık ki adaletsizliğin büyüdüğü yerde, geçimin, işsizliğin, yoksulluğun, hatta açlığın çok yönüyle toplumu yorduğunu ve çok yönüyle toplumu negatif etkilediğini de sebep sonuç ilişkisi açısından ifade etmek isterim” diye konuştu.
Bunun aslında bir çöküş hikayesi olduğunu savunan Ekrem İmamoğlu, “Bir iktidarın çöküşüdür ama aynı zamanda Cumhuriyetin, adaletin ve demokrasinin çöküşüdür” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyetin çöküşünün, kurumların çöküşü anlamına geldiğini söyleyen İmamoğlu, şunları kaydetti:
“2017 referandumuyla Türkiye'de kabul edilen cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ucube rejiminin getirdiği çerçeve artık Türkiye'de 4 bine yakın makamı atayan bir kişi, Türkiye'deki bütün siyasetin akışını, bürokrasinin akışını tek başına yetkiyle tarifleyen bir mekanizma. Yani düşünün ki bir ilin bölge müdürünü de atayan cumhurbaşkanlığı imzası, İstanbul'da Sazlıdere Barajı'nın içme suyu statüsünden çıkarılmasına da imza atan bir Cumhurbaşkanı. Bu çok derin bir sorundur”
“BİR MEMURUN SADAKATİ, KENDİNİ ATAYANA DEĞİL, ANAYASAYA OLMALI”
İmamoğlu, Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı sistemiyle devlet ile iktidar kavramının tümüyle birbirine girdiğini savunarak, “Bir parti kendisini devletle özdeşleştirdiğinde Cumhuriyetin temel dengesi bozulur. O partiye yönelen eleştiri, devlete saldırı sayılır. O partinin rakibi, devletin düşmanı ilan edilir. O partinin çıkarı, devletin çıkarı gibi sunulur. Çok tehlikelidir. Kaldı ki bugün ortaya konan sistemde aynı anda hem cumhurbaşkanı hem bir siyasi partinin genel başkanı kimliği, tehlikeyi daha da büyütür” değerlendirmesini yaptı.
Devletin sahibinin iktidar değil, millet olduğunu söyleyen İmamoğlu, şöyle konuştu:
“Kalıcı olanı geçici bir hesap için harcayan, tarihe millet huzurunda en ağır hesabı verir ve verecektir. Dolayısıyla kalıcı olanı korumak, geçici olanı ise göreviyle denetlenebilir şekilde, görev dönemi süresince millet tarafından izlenmesini sağlamak Cumhuriyetin en temel değeridir ve duruşudur. Bir memurun sadakati bir partiye, bir lidere, kendisine atayana değil, anayasaya, kanuna ve millete olmalıdır. Bir kamu görevlisi, kanun ne diyor sorusundan önce iktidar benden ne bekliyor diye telaşa düşmüşse, düşünmeye başlamışsa, devletin çürümesi başlamış demektir. Yükselmenin ölçüsü sadakat olunca, bedeli yalnız yükselemeyen liyakatli insan ödemez, bedelini millet öder. Çünkü yanlış atanan her yönetici, kötü verilen her karar, yapılmayan her denetim sonunda bir hastane kuyruğuna, bir okul sınıfına, bir fatura tutarına milletin huzuruna, barışına her şeyiyle yansır.”
Ekrem İmamoğlu, siyasete 38 yaşında dahil olduğunu ifade ederek, “Ben siyasi parti içerisinde mücadelemi emeğimle, en yüksek seviyede verdim. Parti içerisinde siyaset yapmanın kurumsallığına saygı duymanın ve o kurum içerisinde katkı sunmanın bir insan için ne kadar yüksek seviyede verilebilirse, onu zorladım. Belki de normalde siyasete harcanan mesainin çok daha üzerine çıkarak, iş hayatından daha fazla çekilerek siyaset yaptım” dedi. Daha sonra kamu görevine seçildiğini, önce Beylikdüzü, sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanı, ardından Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı olduğunu hatırlatan İmamoğlu, partiyi kutsallaştırmaya her zaman karşı geldiğini anlattı. İmamoğlu, “Benim için kutsal millettir, devlettir, bu ülkenin tam bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğüdür. Ama bir partiyi kutsallaştırmak kadar tehlikeli bir şey yoktur. Hele hele partinin başındaki insanı kutsallaştırmak, başka bir yere vardırır insanları. Bu yönüyle bütünüyle bunlardan arınarak siyaset yapmayı ve topluma hizmet etmeyi önüme koydum” diye konuştu.
İmamoğlu, ilk görevine başladığında, babasının, “Partili olabilirsin, partinin en çalışkanı ol, en iyi hizmet edeni ol, en çok iş üreteni ol ama partizanlık yaparsan benim evladım değilsin” ifadesini kulağına küpe yaptığını söyledi. Bu sözü hiçbir zaman unutmadan belediye başkanlığı görevini yaptığını ifade eden İmamoğlu, “Ama bugün Türkiye'ye aşılanan bir partizanlık hastalığı var ki toplumsal bütünlüğü, milli birlik ve beraberliği ve her şeyiyle toplumun barışını huzurunu derinden sarsan bir seviyeye erişmiştir. İşte bahsettiğim büyük tehlike, tam olarak budur” dedi.
"ÜLKE KARARNAMELERLE YÖNETİLİYOR"
Ülkede bugün bütün bu kavramların birbirine girdiğini söyleyen Ekrem İmamoğlu, “İşte 2017'de, olağanüstü hal şartlarında mühürsüz oylarla gölgelenmiş bir referandumla, bu bahsettiğim tehlikeli düzene geçilmiştir. Bu bugün ülke kararnamelerle yönetiyor hem de kimseye hesap vermeyen tek bir imzayla” diye konuştu.
Ekrem İmamoğlu, 87 milyonluk bir ülkenin kaderinin, “bir sarayın içindeki bir kişi ve etrafındaki bir kişi kaç kişi tarafından belirlendiğini” öne sürerek, “Bu dar çevre, giderek bir aile çevresine dönüşüyor. Devlet, önce bir partinin devleti yapıldı, şimdi ise ülkenin önündeki esas tehlikeli eşik bir ailenin devleti yapılmak istenmesidir. Bu Cumhuriyetten geri dönüş değil, tam gaz geri dönüş demektir. Cumhuriyet, devleti bir hanedanın mülkü olmaktan çıkarmak için kuruldu. Anayasanın dediği gibi egemenliğin kullanılması hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz” ifadelerini kullandı.
İktidarın rakibini, karşısına çıkacak adayı kendisinin seçmek istediğini söyleyen İmamoğlu, “Peki neden rakip partilerin yöneticilerine dahi karar vermek ister? Rakip görmek istemediğini siyaset dışına gitmek ister? Neden meclisi zayıflatmak, yargıyı kontrol etmek, basını susturmak ister? Cevap basittir, net olarak hesap vermemek için. Hesap verme mekanizmalarının tümünün o önünü kesmek, ortadan kaldırmak için. Siyasi rekabet, yalnız seçim günü yaşanan bir yarış değildir” dedi.
"RAKİPSİZ İKTİDAR AYMAZLAŞIR"
Rakipsiz iktidarın aymazlaşacağını, kendi doğrusunu ülkenin doğrusu zannedeceğini, itiraz edeni dinlemek yerine susturacağını anlatan Ekrem İmamoğlu, şunları kaydetti:
“Başarısızlığın sebebini kendi kararlarında değil, sürekli başkalarında arar. Ve bir süre sonra kendi yanlışlarını duyma yeteneğini de kaybeder. Çünkü etrafında yalnız onaylayanlar vardır ve onlar ile baş başa kalır. Sonunda bir avuç dalkavuk ve muhterisle süreç yönetmeye başlar. Yandaşlarına size bir şey olmaz diye güvence verirler. Ancak gemi batmaya başladığında, iş işten geçti demekten başka çareleri kalmaz. Bu ülkenin öyle bir kaderle baş başa kalması, bu ülke için asla kabul edilebilir bir şey olmaz, olamaz. Yazıktır, günahtır.”
"BASINI SUSTURAN İKTİDAR GERÇEKLİĞİNİ DE KAYBEDER"
Özgür basın, özgür üniversite ve sendikaların, milletin seçebilme hakkının teminatı olduğunu vurgulayan İmamoğlu, “Özgür basın, iktidarın düşmanı değildir. Bu ülkede siyasi mücadele, siyasi müzakere ya da siyasi yarış ilk defa değil. Yani 1946'dan bu yana bu ülkede çok partili seçim için, çok partili bir mücadele alanı için büyük mücadeleler ve bedeller ödendi. Dolayısıyla bu mücadelenin içerisinde belki de en önemli fonksiyona özgür basın sahip olmaya gayret etmiştir. Milletin gözü kulağıdır. Basını susturan iktidar, yalnız eleştiriden kurtulmaz, kendi gerçekliğini de kaybeder” değerlendirmesini yaptı.
“BUGÜN YAŞANANLARIN KÖKÜ O KANIKSAMADIR”
Ekrem İmamoğlu, Türkiye’nin 2016’da kanlı bir darbe girişiminden geçtiğini, buna karşı durmanın herkesin görevi olduğunu belirterek, şunları söyledi:
“Ama ardından gelen olağanüstü hal, darbecilerle hesaplaşmanın çok ötesine geçti. Kararnamelerle, mahkeme kararı olmadan, yüz binden fazla kamu görevlisi işinden atıldı. Kanunla yapılması gerekenler kararnamelerle yapıldı. Bir fırsata dönüştürülme gayretini çok net görüyoruz. Bir toplum, olağanüstü hali kanıksadığında, hukukun askıya alınmasını da kanıksar. Bugün yaşadıklarımızın kökü o kanıksamadır. Bugün de aynı mantık işliyor. Parti, belediye, sendika, meslek odası, öğrenci topluluğu hiç fark etmiyor. Örgütlü olan herkes şüpheli sayılıyor. Rakip olan siyasi parti terörist kabul ediliyor.”
İmamoğlu, 2018 seçimlerinden bu yana bu ülkede sandıkta iktidara karşı olan herkesin terörist ilan edildiğini ve bu tür propagandaların bizzat hükümet eliyle ortaya saçıldığını belirtti. Adaletin; yargı bağımsızlığının, hukuk devletinin, vatandaşın güvencesi olduğunu herkesin bildiğini aktaran İmamoğlu, “Adalet çökerse devlet de çöker ve vatandaşın güvencesi ortadan kalkar. Yargı bağımsızlığı, hâkimlerin ayrıcalığı değildir, yurttaşın güvencesidir” dedi.
"HUKUK DÜZENİNİN SON GÜVENCESİ YÜKSEK MAHKEME KARARLARIDIR"
Türkiye'de bugün kağıt üstünde dahi eşitliğin kalmadığını, uygulamanın, aynı suçla suçlanan birine şafak baskını, öbürüne ise “gönüllü ifade” olarak yapıldığını anlatan İmamoğlu, şöyle konuştu:
“Bir hukuk düzeninin en son güvencesi kendi en yüksek mahkemesinin kararlarıdır. Kendi Anayasa Mahkemesi'nin kararını tanımayan bir düzende bir yurttaşın hakkını arayacağı son kapı da kapanmış olur. İşte bugün cezaevinde komşu olduğumuz Can Atalay'dan Tayfun Kahraman'a kadar, ne yazık ki acı bir şekilde insanların hak ettiği ve adil yargılanmayla varmak istediği -Kavala'ya kadar- süreçlerin tıkanmasının acı bir sürecini bu insanların yüzlerinde, ailelerinde, hukukçularında yaşıyoruz.
Kendi iktidarları döneminde çetelerin yerle bir ettiği adaleti, güvenceyi ve güvenilir ortamını, faili meçhul cinayetleri, operasyonları çözerek yeniden tesis edecekleri bir adalet söz konusu olamaz. Tabii ki bu ülkede faili meçhuller ortaya çıkartılsın. Ama görüyoruz ki zaten son 20-25 yılda büyük çoğunluğu oluşan faili meçhul cinayetlerin sorgulanması esasen yanlışın üstüne giden, yanlışı düzeltmeye çalışan gayretle bir algı süreci yöneten adalet mekanizmasının içindeki insanların, gerçek anlamda cevap bekleyen birçok faili meçhul cinayetlere girmediğini de görüyoruz.
"BU DÜZEN 12 EYLÜL'DEN KALMADIR"
Tabii ki tehlikeyi göreceğiz. Tabii ki tedbir alacağız, tabii ki milletçe bir ve birlikte olup hazırlık yapacağız. Bu düzen bugün icat edilmedi. 12 Eylül’den kalmadır aslında ilk adımları. Bu yüzden açık ve net söylüyorum. 19 Mart’ı ve 21 Mayıs’ı yapanlar kendilerini 12 Eylül’ün karşıtı olarak tanıttılar. Ama bugün 12 Eylül’ün en sadık mirasçıları onlardır. Vesayeti büyüttüler, kafesi genişlettiler. Bir fark daha var ama. 12 Eylül’ü yapanlar tankla geldi, bugünküler sandıktan geldi. Ve sandıktan gelenin, sandığı ortadan kaldırmaya çalışması belki de en tehlikeli olanıdır. Çünkü bunu milletin adını kullanarak yapıyor. Şimdi varılmak istenen sonuca nasıl gidildiğini adım adım göstereceğim. Adaysızlaştırma, lidersizleştirme, partisizleştirme. İşte aslında bu üç kelime, içinde bulunduğumuz bu davanın, bu mahkemenin, içinde olduğu iddianamenin, yani iftiranamenin aslında net tarifidir. Bunlar üç ayrı mesele değildir. Aynı sonuca giden üç yoldur. Bakın bugün artık devletin bakanlık görevini yapan insanlar, Cumhurbaşkanımıza seçim kazandırmak için seçim düzenleyeceğiz, Cumhurbaşkanlığını kazandırmak için seçim düzenleyeceğiz, yani seçimin ne olduğunun anlamını bile yitirmiş insanların bakanlık yaptığı bir dönemdeyiz.”
"15 CEZA DAVASI..."
Ekrem İmamoğlu, Şubat 2025'te cumhurbaşkanlığı adaylığının açıklandığını, Türkiye tarihinde ilk kez, üyelerin ve yurttaşların katılacağı bir ön seçimle adayın belirlenmesi kararının alındığını söyledi. Ekrem İmamoğlu, şöyle devam etti:
“İşte tam da burada bir adaysızlaştırma süreci için düğmeye basıldı. Ön seçime günler kala 32 yıllık üniversite diplomam iptal edildi. Cumhurbaşkanlığı adaylığının anayasal şartlarından biri yükseköğretim mezunu olmaktır. Yani bu iptal, bir eğitim kaydı değildi, bir adaylık kararıydı. Sonra bu dosyada da aynı yöntem görüldü. Sahtecilik davasında kritik bir duruşmadan birkaç gün önce hâkim başka bir ile gönderildi. Tabii adaysızlaştırma ile ilgili bir seri davalar silsilesi ortaya kondu. Diploma tek başına değildi, İstanbul'u kazandıktan sonra peş peşe ceza davalarıyla muhatap oldum. 15 tane ceza davası tam da o tarihten bugüne muhatap olduğum davalardır. İBB davası, Beylikdüzü dönemi ihale davası, diploma ceza davası, diploma davası, Akın Gürlek davası, bilirkişi davası, casusluk davası, ahmak davası, Tuzla Belediye Başkanına hakaret davası, savcılara hakaret davası, çirkin davası, basit davası, usulsüz harcama davası, Kurultay davası, Beylikdüzü makam aracı davası…
Şimdi burada gördüğünüz bu ceza davaları ile ilgili süreçlerin aslında her birisi çok ironik, çok trajikomik davalardır. Yani bir bakanın bana söylediği ‘Ahmak sözünü iade ettim’ diye bir süreç işletildi, siyasi yasak istendi, vicdanlı bir hakim bu karara yol vermeyince hemen başka bir ile gönderildi, karar ancak hakim değiştirilerek alınabildi. İstinafta da mahkeme başkanı bir başka ile bir üye başka mahkemelere gönderildi, ondan sonra karar onaylandı. Bütün dosyaların aynı bilirkişinin önüne düşmesini eleştirdim, hakkımda 7 yıla kadar hapis istendi. Bir konferansta bir başsavcının hukuksuzluklarını anlatırken, onun çocuklarının bu hukuksuzlukları yaşamaması için bu ülkeye adalet getireceğimizi söyledim, buradan tehdit çıkartılmaya çalışıldı. Bir yıl 8 ay ceza verildi, karara karşı oy yazan hakim hemen iş mahkemesine gönderildi. Karşı oy veren hakim. Beylikdüzü dönemine ait bir ihale davasından beraat ettim, beraat ve karar veren hakimi Kahramanmaraş'a gönderdiler. Tuzla Belediye Başkanı ile ilgili davada iki kez beraat ettim, ısmarlama bir heyet geldi daha yakın zamanda, hakimi hemen gönderdiler, 2 yıl 1 ay hapis cezası verildi, istinafa itirazımızı yaptık. En son Beylikdüzü'nde kiralık bir arabayı kullanmamak için kendi aracımı bilabedel kuruma tahsis ettim, ki 12 yıl kendi arabamı kullandım hem Beylikdüzü'nde hem Büyükşehir'de kamuya 30 kuruş milyon liralık belki bir kamu yararı sağladım, 12 yıl içerisinde, amortismanı hariç ama burada bir dönem için yaklaşık 300 bin liralık benzin alınmış, bu benzin faiziyle beraber 2025'in ortalarında firmam tarafından geri ödenmesine rağmen, aylar sonrasında buradan da yine hakkımda bir dava açmayı başaran savcıyla ve bir mahkemeyle karşı karşıyayız.”
“ADI BELLİDİR, ADAYSIZLAŞTIRMA DOSYASI”
İmamoğlu, bütün bu davaların her birinin hukuken ayrı bir dosya olduğunu ama siyaseten tek bir sonuca bağlı bulunduğunu ifade ederek, şunları kaydetti:
“Milletin yarışta görmek istediği bir siyasetçinin özgürlüğünü, faaliyetini, adaylığını engellemek. Bu yüzden bütün bu dosyalar, aslında tek bir dosyadır. Adı da bellidir: Adaysızlaştırma dosyası. Derece, adaysızlaştırma yalnız bir kişinin adaylığının engellenmesi değildir, milletin önüne çıkabilecek gerçek bir seçeneğin engellenmesidir. Yani milletin engellenmesidir. Tarihin en büyük yargı saldırılarına karşı hep birlikte gerçekten tarihe geçecek büyük bir mücadele veriyoruz. Ve inançla söylüyorum ki milletin azim ve kararlılığıyla, demokrasiye ve Cumhuriyete bağlı olan aziz milletimizin büyük çoğunluğuyla bu saldırıları tuş edeceğimizden hiç endişe duymuyor. Siyasi rekabet yalnız adaylarla da yürümez, partilerin, hareketlerin, toplumsal taleplerin kendi liderini çıkarma kapasitesi vardır.”
Ekrem İmamoğlu, "demokratik devletin görevinin kimin lider olacağına karar vermek değil, bütün meşru seçeneklerin özgürce yarışabileceği zemini kurmak olduğunu" savunarak, "İşte bugün ana muhalefet partisinin başına gelenler ve orada yaratılan saldırılar, operasyonlar ve özellikle Genel Başkanımıza ve siyasi olarak bütün yol arkadaşlarımıza yürütülen birçok itibarsızlaştırma gayretleri, saldırılar tümüyle bu amaç özelinde yürütülmektedir. Ama milletimiz insan kaynağı bakımından, cesur yürekler bakımından zengindir. Lider toplumun içinden çıkmıştır, Türk milleti ihtiyaç duyduğunda yine çıkaracaktır, lidersiz kalmayacaktır" diye konuştu.
Ana muhalefet partisinin kurultayına ilişkin 21 Mayıs'ta bir mahkeme kararı verildiğini anımsatan İmamoğlu, "Delegelerin, üyelerin, seçmenlerin iradesi yok sayılmak istendi. Bir siyasi partinin yönetimi mahkeme kararıyla değiştirilmeye çalışıldı. Yüksek Seçim Kurulu ise tarihi bir hatayla, tarihi ve trajik bir hatayla sustu. Buna göz yumdu. Bu bugün sesini çıkarmayan bir seçim kurulunun yarın milyonların oyunu nasıl koruyacağı sorusu cevapsız kalmıştır. İktidar güdümündeki yargıyı kullanarak, ana muhalefet partisine çökmüştür. Bu görevi de butlan kararıyla koltuğa oturtulan bir şahsa vermiştir. O şahıs ,21 Mayıs darbesinin iş birlikçisidir. İstanbul İl Başkanlığına ve Ankara'daki genel merkeze yapılan saldırılar, hukuksuz girişimler, hukuksuz müdahaleler tarihe bir yüz karası olarak geçmiştir, utanç vericidir" diye konuştu.
"İSTANBUL İTTİFAKI FARKLI KİMLİKLERİ VE SİYASİ GÖRÜŞLERİ BULUŞTURUYOR"
Ekrem İmamoğlu, 19 Mart sabahı önüne İBB'deki yolsuzluk soruşturması ve kent uzlaşısı olmak üzere iki dosya konulduğunu belirterek, "kent uzlaşısı dosyasının kendisini itibarsızlaştırmak ve İBB'ye kayyum atanmasının önünü açmak amacıyla kurgulandığını" savundu. Kent uzlaşısının farklı kimlik ve siyasi görüşlerden yurttaşların birlikte yönetimde yer almasını ifade ettiğini belirten İmamoğlu, bunun suç şüphesine dönüştürülmesini eleştirdi.
İmamoğlu, 31 Mart 2024 yerel seçimlerini İstanbul İttifakı'nın adayı olarak 1 milyondan fazla oy farkıyla kazandığını belirterek, İstanbul'un farklı kimliklerin ve siyasi görüşlerin bir arada yaşadığı bir kent olduğunu ifade etti. İstanbul İttifakı fikrinin bir seçim sloganı olmadığını vurgulayan İmamoğlu, bu yaklaşımı ilk kez 27 Aralık 2018'de Haliç Kongre Merkezi'nde yaptığı konuşmada dile getirdiğini ve her siyasi görüşten İstanbulluyu kapsayan bir birliktelik hedeflediğini söyledi.
2019'da "16 milyonun belediye başkanı olacağım" derken de aynı anlayışı savunduğunu belirten İmamoğlu, İstanbul'da farklı kimlik ve görüşlerden insanların aynı apartmanlarda yaşadığını, aynı pazarlardan alışveriş yaptığını ve çocuklarını aynı okullara gönderdiğini kaydetti. İmamoğlu, yurttaşların kira artışı, deprem korkusu ve ulaşım gibi ortak sorunlarla karşı karşıya olduğunu vurguladı.
"DOĞRU YIKILMAZ"
İmamoğlu, kent uzlaşısının siyasi pazarlık değil, farklı kimliklerden yurttaşların yerel yönetimlerde temsil edilmesini ve kendileri hakkında alınan kararlarda söz sahibi olmasını sağlayan demokratik bir birliktelik olduğunu savundu. İmamoğlu, "Ama biz, o seçimde de daha sonraki seçimlerde de her girdiğimiz yerde bizi kasıtlı, hatta kandırılmış, ikna edilmiş insanlar bugünkü iktidarın daha güne kadar bir zihniyet olarak taşıdığı ve bizi işaret ederek 'O teröristtir, işte terörle iltisaklıdır' diyerek anlatarak, o anlatılanlarla mücadele ettiğimizi biliyoruz. Ama hiç yılmadık. Doğru doğrudur, yanlış yanlıştır. Doğru yıkılmaz" diye konuştu.
"KENT UZLAŞISI, YASA DIŞI İLAN EDİLECEK BİR ŞEY DEĞİL"
İmamoğlu, "kurgu" olarak nitelendirdiği süreç sonucunda önce Esenyurt'a, ardından Şişli'ye kayyım atandığını hatırlatarak, şöyle konuştu:
"Uzlaşı ile seçilen meclis üyeleri, başkan yardımcıları tutuklandı. Aylarca hapis yaptılar, aylarca. İki kişi hariç hepsi beraat etti. İki kişi niye ceza aldı, onu da bilmiyoruz. Kürtlerin Batı'daki belediye meclislerinde söz sahibi olması, neredeyse başlı başına bir suç süreci gibi anlatılmaya başlandı. Kent uzlaşısı, yasa dışı ilan edilecek bir şey değildi, sahip çıkılması gereken çok önemli bir demokratik tecrübeydi. Ama ne yapıldı? İddianame düzenlendi. Mahkemeye çıkarıldık, ben dahil arkadaşlarım. Mahkemeye çıkarıldık ve mahkemede hakkımızda tutuklama kararının başka bir formülü uygulanmaya çalışılarak, aynı zamanda yargıda çok anlamsız, çok gereksiz, çok kötü bir sınav verildi.
Çok kötü günlerdi o günler. 19 Mart tarifsiz günlerdi. Aynı mahkemede, aynı hakimin karşısına çıkalım. Hakimin eşi, şimdi adalet bakanı yardımcısı. Bunlar hiçbir tesadüf değil. Biz burada değiliz. Biz milletimizin barışının, huzurunun, mücadelesinin tam göbeğindeyiz, tam içindeyiz. Çünkü Çanakkale'de, Sakarya'da omuz omuza can veren bu milletin evlatları bugün de aynı bayrağın altında eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşaması gerektiğini biliyoruz, buna her şeyimizi feda edecek bilince sahibiz. Ulusal birliğimiz, yurt bütünlüğümüzün teminatı bu duruştur. Bu duruşumuz, başta Ortadoğu olmak üzere bölge barışı ve demokratik gelişimi içinde Türkiye'nin gerçekten bir kutup yıldızı parlamasına vesile olacaktır. Atatürk'ün hepimize emaneti yurtta barış, cihanda barış gerçek anlamda karşılığını bulacaktır."
"SON ON YILDA İKİ CUMHURBAŞKANI ADAYI HAPİSTE"
Ekrem İmamoğlu, iki cumhurbaşkanı adayının cezaevinde olduğunu ve belediyelerin kayyımla yönetildiğini belirterek, "bu koşullarda barış ve huzurun tesis edilemeyeceğini" ifade etti. İmamoğlu, şunları söyledi:
"Bazen düşünüyorum. Görüyorum ki bu ülkede son on yılda, iki cumhurbaşkanı adayı hapiste. Belediyeler kayyımla yönetiliyor. Tek bir adım geri atılmıyor. Biri Edirne'de biri Silivri'de ve bu ülkede sözüm ona birileri, kendi nobran ve narsist duruşlarıyla, bu coğrafyada barışı tesis edeceğiz anlayışını ortaya koymaya çalışıyorlar. Bu ülkede, özgürlüğü ve hürriyeti ve özellikle rakiplerini hapseden anlayışın sona erdiği bir ortamda barış ve huzur tesis olunacaktır. Selahattin Demirtaş'ı kurduğu sofrayı büyüterek gerçekleştirdiği anlayışla Edirne'de tutsak tutmaya çalışan zihniyetin, bu ülkeye barışı getirme şansı yoktur. Bu milletin barışacağı, huzur içinde olacağı günleri bu milletin kendi inisiyatifi sağlayacaktır. Siyasi ısmarlamalarla sandık hesapları, hesaplamalarıyla, o iş üzerinden sandık üzerinden pazarlıklarla bu sürece bakanlara Allah akıl versin. O akıldan bir şey çıkmaz."
Ekrem İmamoğlu savunmasında, hakkındaki davaların anlatmakla bitmeyeceğini, kötü süreçlerle muhatap edildiklerini belirterek, "İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerinden yürütülen davalar, operasyonlar ve buna ilişkili 15-16 tane mahkemenin varlığı, aslında işte tamamının bir bütün olması ve meselenin tümüyle siyasi olması, tümüyle bu zemine oturtuluyor olması nettir. Çünkü rakipsizleştirme, bugünkü siyasi iradenin ve iktidarın hedefidir. Toplumun rakibi, daha doğrusu Cumhurbaşkanına karşı mücadele edecek olan kişiyi, Cumhurbaşkanının bizzat kendisinin tespit etme arzusu bugün yaşadıklarımızın sebebidir" diye konuştu.
"Adaysızlaştırma, lidersizleştirme, partisizleştirme zincirinin en ağır, en akıl almaz, en absürt, en skandal halinin de casusluk iftirası" olduğunu söyleyen İmamoğlu, şunları kaydetti:
"Ne tesadüftür ki casusluk iftirası içerisinde kurulan tezgahın, o kötü senaryonun, onu yazan ve yazdıran aklın oraya koyduğu aktörün, hiç tanımadığım, hiç bilmediğim, sadece beş dakikalık bir fotoğraf anısına sahip olduğum kişinin diğer salonda casusluk davasına dönüşmesi, aynı kişinin de bu duruşmada bu davada yöneticim olmasını sağlamıştır."
"KAZANDIĞIMIZ 26 BELEDİYENİN 11’İNİ ELİMİZDEN ALDILAR"
Ekrem İmamoğlu, 31 Mart 2024'te, İstanbul’un kararını verdiğini ve 39 ilçenin 26'sını kazandıklarını vurgulayarak, şöyle devam etti:
"Bildiğim kadarıyla İstanbul'da ilk. Ve de şunu da söyleyeyim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi oylarında 39 ilçenin 32'sinde 1'inci olduk. 39 ilçenin 32'sinde 1'inci olduk milletimizin o kutsal oylarıyla. 13'ünü merkezi idareyi yöneten hükümetin partisi kazandı. Bugün o haritaya bakın, bizim kazandığımız 26 belediyenin 11'ini elimizden aldılar. Bir tek sandık kurulmadan, bir tek oy kullanılmadan. Nasıl mı? 3 yolla. Birinci yol; kelepçe ve kayyum. Esenyurt az önce ifade ettiğim gibi Ekim 2024'te gözaltına alındı. Az önce söylediğim uydurma iddianameyle, kent uzlaşısı iddianamesiyle yerine bir kayyum oturtuldu. Sonra tahliye edildi ama görevine dönemedi. Hala da dönemedi. Yerine oturtulan kayyumun da ne duruma düştüğünü geçenlerde takip ettik. Aynı şey Şişli'de, Belediye Başkanımız kendisi burada, Resul Emrah Şahan Başkanımız, yine aynı şekilde 19 Mart operasyonuyla gözaltına alındı. Yine kent uzlaşısı üzerinden tutuklandı ve de Mart 2025'te de Şişli'ye kayyum atandı. Birinci yöntem bu."
"SANDIĞI TANIMAYANLAR YERİNE KAYYIMI KOYDU"
Sandığı tanımayanların, sandığın yerine kayyum olarak kaymakamı veya valiyi koyduğunu aktaran İmamoğlu, şöyle konuştu:
"İkinci yöntem, 'başkanı tutukla, meclisi değiştir' yöntemi. Bu yöntemin adımları hep aynı. Önce seçilmiş başkan gözaltına alınır, tutuklanır, görevden uzaklaştırılır. Sonra meclis toplanır, başkanvekili seçilir. Bizim aday kazanırsa seçim mahkemeye taşınır, iptal edilir. Sonra meclis üyelerine sıra gelir. Kimi gözaltına alınır, kimi bir gecede parti değiştirir ve seçim, sayılar değiştikten sonra tekrarlanır. Gaziosmanpaşa'da meclis, birkaç örnek vereceğim. Gaziosmanpaşa'da meclis çoğunluğu zaten AK Parti'ye aitti. Başkanımız Hakan Bahçetepe tutuklandı. Haziran 2025'te belediye meclisi oylamasıyla karşı tarafa geçildi. Bayrampaşa'da meclis çoğunluğu partimize aitti. Hasan Mutlu tutuklandı. Başkanvekilliği seçimini bizim adayımız kazandı. İtiraz edildi. Mahkeme seçimi iptal etti. Seçim Ekim 2025'te tekrarlandı ve belediye tek oy farkla, bildiğiniz yöntem ve usullerle ya korkuyla ya tehditle yargının da kullanılmasıyla birlikte Bayrampaşa el değiştirdi ve AK Parti'ye geçti."
"ÜSKÜDAR BİR FACİA…"
Üsküdar Belediyesi'nde yaşananları ise "facia" olarak nitelendiren Ekrem İmamoğlu, şunları kaydetti:
"Yarısını anlatabilirim, yarısını anlatmaya edebim ahlakım yetmez. Yani o edebim ahlakım onu anlatmama engel olur. Sinem Dedetaş… Yönettiği belediyeye önce bir operasyon yapılıyor. Daha sonra burada bir sistem yönetiliyor. İnsanların üzerine gidiliyor, korku salınıyor, meclis üyeleriyle ilişkilere geçiliyor. Sonra Sinem Dedetaş, Temmuz 2026'da gözaltına alınıp tutuklanıyor. Ve de Ağustos'ta yapılan başkan vekili seçimini 22'ye 18 adayımız kazanıyor. Suç duyurusu yapılıyor, mahkeme seçimi iptal ediyor. Seçim tekrarlanana kadar 4 meclis üyemiz parti değiştiriyor. 3 meclis üyemiz gözaltına alınıyor. Yani çare tükenmiyor! İkisi tutuklanıyor, biri serbest bırakılıyor ve oylamanın olacağı gün gözaltında tutuluyor önce, sonra tutuklanıyor ve 8 Eylül'de aynı meclis 23'e 19 bu sefer karşı tarafa geçiyor. Bir genç anneye, bir onurlu namuslu avukat meclis üyesine yapılanları yaradan da biliyor. Ben de çok iyi biliyorum, bu millet de günü geldiğinde öğrenecek. O insanları korumak adına bugün konuşmuyorum. Ama yapılan vahşiliği, yargı eliyle insanların nasıl yerle bir edildiğini, insanlığın, onurun, haysiyetin nasıl yerle bir edildiğini ben biliyorum. Bunu cümle alem de biliyor. Böyle bir vahşilik olamaz ya. Savcılık ne zamandan beri insanları tehdit mekanizmasına dönüşmüş? Ya bir insanın yakınının serbest kalıp kalmaması üzerinden siyasi pazarlık bu ülkenin sınırlarından içeriye ne zaman girdi? Adliyenin içerisine ne zaman sızdı bu? Arkadaş, olacak şey mi?
"ADALAR'DA ÖĞRENDİK, 2, 10'DAN BÜYÜKTÜR"
Dünya beşten büyüktür! Ama Adalar’da öğrendik ki 2, 10’dan büyüktür. Adalar’da bunu gösterdi bu iktidarımız. Neymiş efendim meclis üyeleri geçmeseymiş. Şu olmamış, bu olmazmış, olmasaymış da falan filan. Allah sizi ıslah etsin. Bu ülkede, bu insanlara bu şekilde diz çöktürmek, bizim insanımıza diz çöktürmek hem de yönetici tarafından; yani en güçlü el tarafından, hükümet tarafından, bakan tarafından, yargı tarafından bunun yapılması nasıl anlatılabilir? Ve Adalar da el değiştirdi. Hem de aynı konumdaki iki meclis üyesinin birisi göreve döndürülüyor, öbürü döndürülmüyor. Çünkü göreve döndürdükleri, iktidar lehine oy vereceği netleşiyor ama diğeri dönmem kararımdan dediği için o görevine döndürülmüyor."
“ŞU İLİN BELEDİYE BAŞKANI GEÇİŞ YAPMIŞ, VAHİM, ALLAH DÜŞÜRMESİN”
İmamoğlu, İstanbul'un ilçelerinin bu şekilde gasbedilmesinin, milletin iradesine yapılan büyük bir vurgun olduğunu ifade ederek, şöyle konuştu:
“Ondan sonra efendim neymiş? Şu ilin büyükşehir belediye başkanı geçiş yapmışmış. Artık geçtikten sonra o parti kimsesizlerin kimsesi, kime yutturuyorsunuz bunu? Vahim yani, vahim. Allah düşürmesin. Allah o duruma düşürmesin. Utanç verici. Haysiyetini, onurunu yerlere seren, perişan eden bir durum. Ama ben o adamı düşünmüyorum. Bu ülkenin en güçlü koltuğunda oturan bir insanın bu şekilde zorlayarak bu süreçlerin nasıl yapıldığını hepimiz biliyoruz. Bu hale düşürülen toplum yazıktır. Bu ülkede vesayet diye bir şey bu ülkenin en büyük düşmanıdır. Tebayı biz hafızamızdan sileli 100 sene oldu. Ben dünyanın en onurlu toplumunda yaşıyorum, en mutluyum niye? Korkma diye İstiklal Marşı başlıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Diz çök, elini öp. Ondan sonra sağına geç, soluna geç, elini kaldır, indir, haha hihi bütün yandaşları alkışlasın. O il başkan çalışmaz ki zaten. O ilçe başkanı da nasılsa seçimi kazanırsa, beyefendi işaret edilecek, işlem yapılacak, hazırlanacak, tamamlanacak, geçiş yapılacak, kaldır elini, indir aşağıya. Bu millet bunu yutmaz. Bu millet muhtarlıktan, mahalleden seçimleri öğreneli 200 yıl oldu. Biz öyle 20-30 yıllık demokrasiyi sandığı yaşayan bir toplum değiliz. Ceketimizi alıp evimize mi gideriz biz? Bitti.
"İKTİDAR BİZİM İÇİN SALTANAT DEĞİL, BİZİM SALTANATIMIZ EVDE"
İktidar bizim için bir saltanat değil. Bizim saltanatımız evimizde. Orada da evin reisi eşim. Belki kızım, bilmiyorum. Ama öyle bir şey olmaz. Öyle bir sefalet bu ülkeye yaşatılmaz. Utanç verici. Herkes utanmalı, herkes başını öne eğmeli, herkes düşünmeli. Bunun partisi yok. Bu benim partimin konusu değil. Bu partinin o partinin konusu da değil. Bu ülkenin başındaki iktidarın bu ülkeye yaşattığı en büyük zalimliktir. Çünkü insanların haysiyetiyle oynuyorsunuz. İnsanların duruşunu etkiliyorsunuz. Ya bizde laf vardır: Mert olmak, yiğit olmak, dürüst olmak, ahlaklı olmak, satmamak, davadan dönmemek. Bu utanç verici. 25 yıl sonra bir iktidar kendisini bu duruma düşürür mü?”
“OTURDUĞU KOLTUKTAN KALKMIYOR, GİT EVİNE ÇOLUĞUNLA UĞRAŞ”
İmamoğlu, kendisinin şanslı olduğunu, babasının kendisine işini 23-24 yaşında emanet ettiğini söyleyerek, “Ama bu nasıl bir kuşak? Oturduğu koltuktan kalkmıyor. Kimin koltuğu? Milletin koltuğu. Bırak Allah aşkına milleti rahat ya. Git evine çoluğunla, çocuğunla, torununla, torbanla uğraş ya. Yazıktır, günahtır bu millete. Bu milletin aklıyla dalga geçme. Bu milletin aklı kendine yeter. Sanki kendini seçilmiş tek akıllı insan zannedersen olmaz yani. Bu millet bunu kaldırmaz, ben kaldırmam. Hiç kimse kaldırmaz, hiç kimsenin evladına kaldırmaz. Babasını çekmez çoluk çocuk kendi babasını, annesini çekmez bu kadar. Ayıptır. Bu bir gasptır. Bu bir vurgundur, milli irade vurgunudur. Ağır bedelleri olacaktır. Kişilikle oynamaktır, bu toplumun kişilik kodlarıyla oynamaktır. Ben bunu kaldıramam. Ve ben haysiyetim için yaşıyorum. Ben namusum, iffetim için, onun için yaşıyorum” ifadelerini kullandı.
“MİLLET SANDIĞI İPLE ÇEKİYOR”
Bu milletin sandığı iple çektiğini, iktidarın sandıkta kazanamadıkları belediyeleri, kelepçeyle, kayyumla, rozetle almaya çalıştığını söyleyen İmamoğlu, “Bu siyaset değildir. Ganimet anlayışı, ganimet. Belediyeyi milletin değil, kendi malları sayan bir anlayış” dedi.
Gerçekten çok tehlikeli bir durumun yaşandığını dile getiren İmamoğlu, şunları söyledi:
“Benim endişem, yurttaşın umudunu kesmesi. Ama kesmeyin. Sizin damarlarınızda, sizin genetiğinizde demokrasi vardır. 200 yıllık mücadelenin karşılığı vardır. Totaliter düzenin tam olarak istediği, sizin umutsuz olmanızdır. Umudunuzu kesmenizdir. Güçlü ve iradeli olun. Gücünüzü birbirinizden alın. Canınız sıkıldığında bir araya gelin, korkmayın. Devletimizin güzel memurları korkmayın. Öyle yandaşlık mandaşlık, geçin o işi. O işler bitti gitti. Millet millettir. Kötülüklerin hesabı sorulur. Bu millet umudu kesmeyecek. Çünkü bu millet iradesine el uzatanları her seferinde sandıkta yeniden yenmiştir. Tekrar yenecek. Bu düzenin en somut ürünü ise bu dosyadır ve bu dosya gerçekten ağır bir dosyadır. Onun için evet milletimiz direnmek ve çok çalışmak zorundadır. Evet diyorum ki diren ey halkım, diren haksızlığa, hayasızlığa, namussuzluğa diren, kötüye, çirkine, yanlışa diren ve yenilme. Yenilmeyeceğiz ve direneceğiz."
Ekrem İmamoğlu, savunmasının birinci gününü bitirdi, cuma günü öğlene kadar savunmayı toparlayacağını belirtti. Mahkeme Başkanı da duruşmayı bugünlük sonlandırdı. İmamoğlu, savunmasına yarın devam edecek. Ekrem İmamoğlu salondan ayrılırken gazetecilerin olduğu bölüme dönerek, “Hepinize geçmiş olsun. Bu zor günleri aşacağız, büyük bir gasptır bu. Allah hepinizi korusun, yanınızdayız” dedi.




