Türkiye’de TBMM gündemine taşınan ve kafe ile restoranların müşteri kabul edilen kapalı alanlarına evcil hayvan girişine sınırlama ya da yasak getirilmesini öngören yasal düzenleme tartışmaları sürerken, gözler dünyadaki farklı uygulamalara çevrildi. Gıda güvenliği ve hayvanseverlerin sosyal hayata katılımı arasındaki dengeyi kurmak isteyen birçok ülke, son yıllarda bu konuda belirgin mevzuat değişikliklerine gitti.

Avrupa Birliği genelinde 2004 yılından bu yana uygulanan Gıda Hijyeni Tüzüğü uyarınca mutfak ve gıda hazırlama alanları sıkı kurallarla korunurken, müşteri salonlarına evcil hayvan kabulü işletmelerin inisiyatifine bırakılıyor. Fransa, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde uzun yıllardır uygulanan bu esnek anlayışa, son dönemde Asya metropolleri de katıldı. Güney Kore ve Hong Kong gibi ülkeler, 2026 yılı itibarıyla yürürlüğe koydukları yeni ruhsatlandırma ve kanun revizyonlarıyla gerekli hijyen şartlarını sağlayan işletmelerin kapalı alanlarına dahi evcil hayvan kabul etmesine yasal güvence sağladı. ABD’de ise Florida, New York ve Texas’ın da aralarında bulunduğu 20’den fazla eyalette açık teras ve bahçe alanları evcil hayvan dostu işletmelere açılmış durumda.

Buna karşın Avustralya ve Singapur gibi ülkeler gıda güvenliği gerekçesiyle kapalı alanlarda katı yasaklarını sürdürürken, evcil hayvan erişimine yalnızca sınırlandırılmış açık alanlarda izin veriyor.

Img 1081 (1)

Kafe ve restoranların bahçe ile teras gibi açık alanlarını da kapsayacak şekilde Meclis gündemine gelen evcil hayvan kısıtlaması taslağı, kentsel mekân hakkı, mevcut gıda mevzuatı ve toplumsal yaşam boyutlarıyla da tartışmaların odağında. Kadir Has Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Dört Ayaklı Şehir Program Direktörü Dr. Mine Yıldırım, taslağın gerekçesi ve olası etkilerine ilişkin kapsamlı tespitlerini 24 Saat Gazetesi'ne açıkladı.

Mutfaktan bahçeye taşınan Yasağın hukuki dayanakları neler?

Dr. Mine Yıldırım, kısıtlama taslağının kendi gerekçesiyle sınandığında çöktüğünü belirterek yürürlükteki mevzuata dikkat çekti:

“Hijyen ve gıda güvenliği mutfağa, hazırlık alanına ve depoya ilişkin bir dil kurar. Yürürlükteki mevzuat da tam olarak bunu yapıyor. Gıda Hijyeni Yönetmeliği'nin 18. maddesinin dördüncü fıkrası, haşere ve kemirgen kontrolü prosedürlerinin 'gıdanın hazırlandığı, muameleye tabi tutulduğu veya depolandığı yerlere evcil hayvanların girmesini önlemek' amacıyla da uygulanacağını söylüyor. Yönetmeliğin tamamında müşterilerin yemek yediği alanlara, bahçeye ya da terasa hayvan girişini yasaklayan tek bir hüküm bulamazsınız.”

Gıda Hijyeni Yönetmeliği'nin 11. maddesinin yemek yenilen alanları kapsam dışında bıraktığını hatırlatan Yıldırım, yönetmeliğin dayandığı 5996 sayılı Kanun ve 852/2004 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü'nün de risk yönetimini mutfak alanıyla sınırlı tuttuğunu vurguladı:

Menderes Belediyesi'nde başkanvekili seçimi için tarih belli oldu
Menderes Belediyesi'nde başkanvekili seçimi için tarih belli oldu
İçeriği Görüntüle

“O tüzük de evcil hayvan erişimini yalnızca gıdanın hazırlandığı, muamele gördüğü veya depolandığı yerler bakımından ele alıyor ve mutfak için bile mutlak bir yasak öngörmüyor, bulaşmanın önlenmesini yeterli sayan bir risk yönetimi kuruyor. Basında yer alan bilgilere göre taslak bu çerçeveyi bahçeye ve terasa taşıyor. Servisin yapıldığı değil yalnızca tüketildiği açık bir mekânda hayvan bedeninin gıda güvenliğine tehdit oluşturduğu epidemiyolojik olarak gösterilmiş değil. Gerekçe ile kapsam arasındaki bu açı, düzenlemenin bir sağlık politikası değil bir mekân politikası olduğunu gösteriyor. Hijyen burada neyin temiz sayılacağını değil, kimin mekânda bulunabileceğini tanımlıyor.”

"Denetlenmek istenen şey temas riski değil, düzenin ihlali sayılan görünürlük"

Mary Douglas’ın Saflık ve Tehlike eserine atıfta bulunan Yıldırım, hijyen gerekçesi kaldırıldığında geriye mikrobiyolojik bir risk değerlendirmesi değil, hayvanın nerede bulunamayacağına dair bir hüküm kaldığını aktardı:

“Mary Douglas Saflık ve Tehlike’de kir kavramından patojenliği ve hijyeni çıkarır ve elinde eski bir formülasyon kalır: yerinden çıkmış, yanlış konumlandırılmış madde... Hijyen gerekçesi bir kenara konduğunda geriye mikrobiyolojik bir risk değerlendirmesi kalmıyor, hayvanın yerinin neresi olmadığına dair bir hüküm kalıyor. Yasağın açık alanı kapsaması bu bakımdan tutarlı. Denetlenmek istenen şey temas riski değil, düzenin ihlali sayılan görünürlük.”

Modernleşme tarihi boyunca kentlerin türleri ayrıştırdığını ifade eden Yıldırım, İstanbul'un 1910 yılındaki Hayırsızada sürgününü hatırlatarak şu değerlendirmeyi yaptı:

“Şunu vurgulamak gerekiyor: o sürgünden önce köpekler kentin marjinal konukları değildi. Mahalle ölçeğinde işleyen bir bakım ekonomisinin parçasıydılar, beslenme ve barınma ilişkileri yerleşmişti. Onları çıkarmak kendiliğinden olmadı, emek gerektirdi... Bugünkü tartışmada da aynı şey geçerli. Hayvanın kamusal mekândan çekilmesi doğal bir eğilimin tamamlanması değil, sürekli yeniden üretilmesi gereken bir müdahaledir.”

"Hayvanın kentten çıkarılması bakım adı altında tamamlanıyor"

Lefebvre’in kent hakkı kavramının mevcut tartışmadaki sınırlarını değerlendiren Dr. Yıldırım, eleştirel hayvan çalışmalarının konuyu genişlettiği üç temel noktayı doğrudan şu sözlerle dile getirdi:

“Birincisi, talep etme kapasitesini siyasal cemaatin ölçütü olmaktan çıkarıyor. Hayvan siyasal olarak temsil edilmeden ikamet ederek var olur. Bunu bir eksiklik saydığınız sürece hayvan hep vekil aracılığıyla konuşur. Ama ölçütü sınadığımızda aynı ölçütün pek çok insanı da dışarıda bıraktığını görüyoruz. Çocuklar, ileri düzeyde bilişsel engelli insanlar, kayıtsız göçmenler ve oy hakkı olmayanlar bu ölçütün dışında kalıyor. Talep edemeyenlerin kentte yeri olmadığı sonucuna kimse varmak istemez. Öyleyse hayvan siyasal cemaatin istisnası değil, ölçütün baştan beri dışlayıcı olduğunu gösteren sınav vakası. Engellilik çalışmalarıyla kurulacak ilişki bu yüzden ödünç almak anlamına gelmiyor, aynı sorunu paylaşmak anlamına geliyor. İkisi de mekâna erişimi bir kapasiteye bağlayan çerçeveyi hedef alıyor.”

“İkincisi, mekânı ürettiği şeyin yalnızca emek ve talep olmadığını gösteriyor. Bir kafenin sandalyesinde uyuyan kedi orada tesadüfen bulunmuyor. Birileri onu besliyor, suyunu koyuyor, kışın içeri alıyor ve hastalandığında veterinere götürüyor. Bu bakım ilişkisi mekânsal bir düzen üretiyor ve kentin gerçek altyapısının parçası olarak çalışıyor. Ücretsiz yürüyor, çoğunlukla kadınların üstünde kalıyor ve hiçbir kayda geçmiyor. Kent hakkı düşüncesinin bunu görecek kavramı yok, çünkü bakım ne üretim sayılıyor ne talep. Eleştirel hayvan çalışmaları bakımı merkeze aldığında yasağın ne yaptığı da netleşiyor. Düzenleme bir hijyen tedbiri getirmiyor, mekânı fiilen üreten bir ilişkiyi cezalandırılabilir hale getiriyor.”

“Üçüncüsü ve bizim açımızdan en belirleyicisi, bakımı şiddetin karşıtı saymayı reddediyor. Kent hakkı dilinden hayvanlar için talep üretmeye kalkıştığınızda çoğunlukla daha iyi tedarik istemekle bitiriyorsunuz. Belediyeler de tam bunu veriyor. Barınak, rehabilitasyon merkezi ve mama otomatı sunuyorlar, sonuçta hayvanın kentten çıkarılması bakım adı altında tamamlanıyor. Barınak ile toplama aynı raylarda ilerliyor. Dolayısıyla talebimiz 'kentte hayvanlara bakılsın' olamaz, 'hayvanlar kentte kalsın' olmak zorunda. Bütün tartışmanın düğümü bu ikisi arasındaki farkta.”

"Yasa evcil hayvanı adlandırıyor, bedelini ise sahipsiz hayvan ödüyor"

2 Ağustos 2024’te yürürlüğe giren 7527 sayılı Kanun ile 5199 sayılı Kanun’daki değişikliklere değinen Yıldırım, sahipsiz ve sahipli hayvanlara yönelik kısıtlamaların aynı ufka hizmet ettiğini belirtti:

“Sahipsiz hayvana uygulanan şey nekropolitik işliyor ve toplamayı, kapatmayı, idari bir kategori olarak ötanaziyi kapsıyor. Sahipli hayvana yönelen ise biyopolitik işliyor ve kaydı, çiplemeyi, kısırlaştırmayı, mekânsal kısıtlamayı içeriyor. Biri öldürerek, diğeri özelleştirerek çalışıyor. İkisi de aynı ufka bakıyor, yani ortak mekânda hayvanın bulunmadığı bir kenti hedefliyor.”

İdari para cezası riski karşısında işletmecilerin kapı önündeki mahalle kedilerini de risk kategorisinde göreceğini aktaran Yıldırım, yasanın adını evcil hayvan koysa da bedelini sahipsiz hayvanların ödeyeceğini dile getirdi:

“Taslak sahipli, tasmalı ve kayıtlı bedeni hedef alıyor görünüyor. Oysa Türkiye'de kafenin hayvanla ilişkisi hiçbir zaman esas olarak sahipli hayvan üzerinden kurulmadı. Bu coğrafyanın yeme içme mekânlarının türlerarası karakteri, işletmenin kabul ettiği hayvandan değil orada zaten yaşayanlardan geliyor. Sandalyede uyuyan mahalle kedisi ve kapı önünde beslenen köpek bu ilişkinin asıl taşıyıcıları. İdari para cezası tehdidi altındaki işletmeci, denetim anında içerideki hayvanın sahipli mi sahipsiz mi olduğunu tartışmayacak. Kapısının önündeki kediyi de risk olarak görmeye başlayacak. Yasa evcil hayvanı adlandırıyor, bedelini ise sahipsiz hayvan ödüyor. Düzenlemenin en az konuşulan ama en ağır sonucu bu.”

"Hayvan Dostu İşletme" sertifikası çözüm mü, yasağın kalıcılaşması mı?

"Hayvan dostu işletme" belgelendirmesi gibi ara çözümlere karşı çıkılması gerektiğini vurgulayan Yıldırım, konuya ilişkin riskleri şöyle açıkladı:

“Böyle bir çözüm yasağın kendisini tartışma dışına çıkarır, hayvanın kamusal mekândaki varlığını kural olmaktan çıkarıp izne bağlar. Bugün ücretsiz ve kendiliğinden olan şey yarın başvurulan, denetlenen ve ödenen bir şeye dönüşür. Belgeyi kim alabilir? Denetim masrafını fiyatına yansıtabilen. Yani birlikte yaşama semt semt, gelir düzeyi düzeyine bölünür. Kentin bazı sokaklarında kedi sandalyede uyumaya devam eder, bazılarında uyumaz, ve aradaki farkı kimse hukuksuzluk olarak görmez. Böyle bir rejim hayvan örgütlerini de dönüştürür, savunuculuk yapan yapıları kimin geçip kimin geçemeyeceğine karar veren birer akredite kuruma çevirir. Kısacası sertifika bir ara çözüm değil, yasağın kalıcılaştırılmış biçimi olur.”

Düzenlemenin denetim işlevini garson, kasiyer ve esnafa ihale ettiğini belirten Yıldırım, denetim rolünün özelleştirildiğine dikkat çekti:

“Yasağın kimin eliyle yürütüleceği de önemli. Onu devlet değil, ceza tehdidi altındaki işletmeci yürütecek. Bu, denetim işlevinin özelleştirilmesi anlamına geliyor. Garson, kasiyer ve mekân sahibi, hayvanla müşteri arasındaki ilişkinin bekçisine dönüşüyor. Hayvanıyla gelen müşteriyi geri çevirme ve kapı önündeki kediyi kovma yükü, hayvanla kurulan gündelik bakım ilişkilerinin tam ortasında duran hizmet emekçilerine geçiyor. Yıllardır mekânında kedi besleyen bir işletmeciyi cezaya muhatap kılmak, bakım pratiğini cezalandırılabilir bir fiile çevirmek demek.”

"Ne kadar çok barınak yapılırsa kentte o kadar az hayvan kalıyor"

Nisan 2026'da İstanbul Valiliği'nin kararlarını ve Bakanlığın Mayıs ayı verilerini hatırlatan Yıldırım, yerel yönetimlerin kent anlayışını değerlendirdi:

“Belediye dilinde hayvan dostluğu bir mekân ilişkisi değil bir hizmet kalemi anlamına geliyor. Barınak, rehabilitasyon merkezi, mama otomatı ve pati park bu kalemin içeriğini oluşturuyor. Hepsi açılışı yapılabilen, bütçede satır olarak görünen yatırımlar. Bu ölçüt hayvanın kentten çıkarılmasıyla sorunsuz biçimde çalışıyor. Ne kadar çok barınak yapılırsa o kadar çok hayvan dostluğu ilan ediliyor, ve ne kadar çok barınak yapılırsa kentte o kadar az hayvan kalıyor. Ölçüt değiştirilebilir ve değiştirilecek yer tam olarak burası. Hayvan dostluğunun testi tedarik değil mekân. Kentte yaşayan hayvanı misafir ya da sorun olarak mı görüyoruz, yoksa sakin olarak mı sayıyoruz? Buradan bakıldığında ölçüt tek bir soruya iniyor. Çatışma çıktığında yönetiliyor mu, yoksa taraflardan biri mekândan çıkarılarak mı çözülüyor?”

Dört Ayaklı Şehir'in hak savunuculuğu adımları neler?

Dört Ayaklı Şehir olarak yürüttükleri mücadele hatlarını aktaran Yıldırım, izleme, arşivleme ve hukuki mücadele adımlarını şu ifadelerle açıkladı:

“Ortada kamusal bir müzakere, bilimsel bir değerlendirme ya da hayvan varlığının gıda güvenliğine etkisine dair bir veri yok. Bir restoran zincirinin tek taraflı ticari kararının yarattığı sosyal medya kutuplaşması, birkaç ay içinde ülke çapında bağlayıcı bir norm adayına dönüştü. Üstelik taslağın metnini hâlâ görmüş değiliz... Talebimiz basit: metin yayımlansın, düzenleyici etki analizi yapılsın, epidemiyolojik dayanak gösterilsin ve ilgili taraflara sorulsun.”

“O teknik dilde en güçlü kozumuz devletin kendi metni. Yönetmelik gıda hazırlama ve depolama alanını düzenliyor, salonu ve terası düzenlemiyor... En sağlam zemini ölçülülük veriyor, çünkü risk temelli bir tedbirin yeterli olduğu yerde genel bir yasak Anayasa’nın 13. maddesindeki şartı karşılamaz. Buna idari işlemin sebep unsuru ekleniyor, çünkü gerekçe üretilemediği ölçüde kural yargı önünde ayakta kalmakta zorlanır.”

“İkinci mücadele hattını, olan biteni yakından takip etme, izleme, belgeleme ve kendi arşivlerimizi kurma çabamız oluşturuyor. Buna çoktan başladık. İzmir İl Tarım ve Orman Müdürlüğü’nün 28 Temmuz 2025 tarihli yazısında, gıda satış ve toplu tüketim işletmelerine evcil hayvan girişi nedeniyle resmî kontroller yapıldığı bildiriliyor ve gerekçe zoonoz hastalıklar üzerinden kuruluyor. Mevzuat mutfağı düzenlerken denetimin salona uzanması, aşırı yorumun taslaktan önce başladığını gösteriyor.”

Esnaf odaları, veteriner hekim odaları ve engelli hakları örgütleriyle ortak mücadele ağı kurulacağını belirten Yıldırım, taleplerini ve beklentilerini şöyle özetledi:

“Talebimiz net olmalı. Kentin ortak alanı, kimin girip kimin giremeyeceği tek tek belgelenmeden işlemeye devam etsin. Türkiye’de hayvan hakları alanında hiçbir kazanım kendiliğinden gelmedi. 5199’u da, sonraki her iyileştirmeyi de örgütlü ısrar üretti. Bu düzenleme henüz taslak halinde duruyor, gerekçesi kendi mevzuatıyla çelişiyor ve karşısında olağandışı genişlikte bir kesim var. Böyle bir metnin geri çekilmesini ya da esaslı biçimde değişmesini beklemek naif bir iyimserlik değil, aksine dönüştürücü bir politik mücadele azmine dayanıyor.”

Muhabir: Ahmet Çağatay Bayraktar