Yönetmenliğini Gamze Terra’nın üstlendiği, Karina Film yapımı Sıcak Bir Göz: Mehmet Güreli, 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde dünya prömiyerini gerçekleştirdi. Mehmet Güreli’nin müzikten sinemaya, resimden edebiyata uzanan üretim dünyasına odaklanan belgeselin gösteriminin ardından film ekibi seyircilerin sorularını yanıtladı. Güreli de kendisine yöneltilen sorular üzerinden çocukluğundan sinemaya, gazetecilik yıllarından bugününe uzanan sanat hikâyesini anlattı. Güreli'nin kendi sorularımıza da yanıt aldığımız soru-cevap bölümünde yaptığı değerlendirmeleri 24 Saat için derledik.
Mehmet Güreli’yi Türkiye’nin geniş bir kesimi “Kimse Bilmez” şarkısıyla tanıdı. Aslında Güreli’nin hikâyesi bir şarkının çok ötesinde. Müziğin yanında resim yapan, yazan, film çeken, senaryo yazan, oyunculuk yapan, gazetecilik yapan Güreli’nin hayatında sanatın farklı alanları birbirinden hiç ayrılmadı. Birinde başlayan hikâye, başka bir alana uzanarak devam etti.
Sıcak Bir Göz: Mehmet Güreli de tam olarak bu hikâyenin peşine düşüyor. Çocukluğundan bugüne uzanan sanat serüvenine bakarken, Güreli’nin farklı disiplinlerde üretme biçimini ve bütün bu alanların birbirine nasıl değdiğini anlatıyor. Ancak filmin de Güreli’nin kendisinin de altını çizdiği bir nokta var: Bu hikâyenin tamamını tek bir filme sığdırmak mümkün değil. Nitekim yönetmen Terra da, belgeselin Güreli'nin hayatının bütününü kapsamasının mümkün olmadığını belirtip, anlatısının farklı dönemlerde yeniden kurulabileceğine dikkat çekerek “Bu filmi bir daha çeksek kendisi gene aynı işleri anlatır ama bambaşka bir anlatıyla. Yani onun anlatısı bitmez. Anlatısından bir kesip sunduğumuzu düşünüyorum” dedi.
“Belgeselde hayatımın onda biri yok”
Belgeselin hayatının yalnızca bir bölümüne baktığını söyleyen Güreli, kendi hikâyesinin farklı zamanlarda yeniden anlatılabileceğini belirtti:
“Bir daha yapsak başka bir film çıkar. Ben 20 yıl önce çekseydim bazı şeyler eksik kalacaktı. 20 yıl sonra da yaparsam, ki sanmıyorum, yapabilirsem başka şeyler olacak. Belki bunları tekrarlamayacağım. Aynı işleri anlatsak bile bambaşka bir anlatı kurabiliriz. O yüzden bu film benim hayatımın tamamı değil, bir kesiti. Biliyorum ki başka bir zamanda, başka bir gözle bakıldığında başka şeyler çıkacak ortaya.”
Güreli’nin sözünü ettiği bu büyük hikâyenin içinde belgeselin yapım süreci de önemli bir yerde duruyor. Çünkü film, birbirini uzun yıllardır tanıyan ve birlikte üreten bir ekibin çalışmasıyla ortaya çıkıyor.
“Biz 30-40 yıldır beraberiz zaten. Beraber üretiyoruz, beraber çalışıyoruz.”
“Hayatımı bir çatışma olarak görüyorum”
Güreli’ye yöneltilen sorulardan biri de sanat hayatındaki çatışmaların belgeselde neden daha fazla yer bulmadığı üzerineydi. Güreli, çatışmayı yalnızca sanat üretiminin parçası olarak değil, kendi hayatının tamamına yayılan bir durum olarak gördüğünü anlattı:
“Hayatımı bir çatışma olarak görüyorum. Birdenbire bir çalışma yaparak, bir senaryo ile çekmedik filmi. Arkadaşlar arasında, bizim evde çektik iki gün sürekli. Ben aklıma geleni söylüyordum aslında. Bazı cümleleri bir daha kayda girsek bir daha söylerim. Bazı cümlelerin ise güzel olmadığını düşünüyorum seyrederken. Ama hiç düzeltme yapmadık.”
Belgeselin ortaya çıkışındaki bu doğallığın yanında Güreli, böyle bir ekibin bir araya gelmesinin ve üretimi sürdürmesinin de başlı başına bir mücadele olduğunu söyledi:
“Çatışma şu, zaten bunları bir araya getirirken canımız çıkıyor. Türkiye’de bu işi yapan herkes bilir. Belgesel çekmek, film çekmek başlıbaşına bir dert zaten. E bunu göze alan insanlar bir araya geliyor. Biz ne mutlu ki 5-6 kişiyiz. Bir ekipte gizli bir 10 kişimiz daha var.”
“Bunlar anekdot değil, hayatın parçaları”
Güreli’nin anlattığı hikâyeler arasında sinema tarihinin önemli isimlerinden Akira Kurosawa da var. Kurosawa üzerinden yalnızca bir yönetmeni değil, kendi yetiştiği sinema dünyasını ve o dünyadan kendisine kalanları anlatan Güreli, bu hikâyelerin “anekdot” olarak görülmesine de karşı çıkıyor:
“Ben belgeselde Kurosawa'yı fıkra diye anlatmadım. Kurosawa’nın filmleriyle büyüdük. Ama Kurosawa ölürken orada bütün Japonya uyuyordu. Amerika uyandı, üç tane yönetmen... O yüzden bazı şeyleri de anlatmak lazım. Bunlar anekdot değil. Bunlar hayatın parçaları ve çok önemli parçalar. Okullarda bunları öğretmek lazım aslında. Ama hocalar da bilmiyor ki öğretsinler.”
Güreli’nin anlattığı hikâyelerden biri de Kagemusha filminin çekimleri sırasında Francis Ford Coppola ve George Lucas’ın Kurosawa’nın setine gitmesi. Sinema tarihinin bu buluşmasını da kendi hafızasının bir parçası olarak anlatan Güreli için geçmişten kalan bu hikâyeler, bugünün sanatçılarına aktarılması gereken bir miras.
“Hepsi”
Güreli’nin sanat hayatında müzik, sinema, resim ve edebiyat arasında bir tercih yapmak mümkün değil. Kendisine hangi alanı daha çok sevdiği sorulduğunda verdiği cevap da bunu tek kelimeyle anlatıyor:
“Hepsi.”
Bu cevabın ardında çocukluk yıllarından başlayan bir hikâye var. Babası ve ağabeyi ressam olan Güreli, film yapma isteğinin daha on yaşındayken başladığını anlatıyor:
“Benim babam ressam. Abim ressam. Ve ben film yapacağım diye on yaşında tutturdum. Sonra hikâye de yazmaya başladım. Sonra resme daldım. Sonra filme daldım. Hepsini beraber götürdüğüm bir dönem var. Hâlâ böyleyim.”
Güreli’nin söylediği gibi, aradan yıllar geçmesine rağmen bu durum değişmiş değil. Bugün de bir yandan film hazırlıyor, bir yandan resim çalışmalarını sürdürüyor:
“Şu anda da film hazırlıyorum. Sergim var şu anda açık. Adana’da olanlara bile gelemeyebilir ama İstanbul’da bir sergim açık. Yani devam ediyoruz.”
“20 yılım bazılarına göre boşa harcandı”
Güreli’nin sanat yolculuğunda kendi imkânlarıyla üretmeye çalıştığı yılların da ayrı bir yeri var. Paris’te yaptıkları film çalışmalarını anlatırken, ellerindeki bütün imkânları ortaya koydukları günleri hatırlıyor:
“Bir yerlerde bir para vardı. O parayı çektik, hepimiz ortak olarak harcadık. Bir ev tuttuk. O da gece gündüz filmde çalışırken... 4-5 film çekilir mi 10 günde? Biz çektik. Biz kendi kendimize varımızı yokumuzu koyduk. Gelip peynir ekmek yediğimiz oldu.”
O günlerde maddi olarak zorlanırken bile kitaplardan vazgeçmediğini anlatan Güreli, kendi dünyasında kitapların nasıl bir yere sahip olduğunu da şöyle ifade ediyor:
“Amazon’dan kitap getirirdim. Aylarca peynir ekmek yediğimi bilirler. Evde otururdum. Ama Amazon’dan istediğim kitap gelirdi bana. Bana yeterdi o.”
Yıllar sonra geriye dönüp baktığında ise o dönemi kayıp olarak görmediğini özellikle vurguluyor:
“Ve böylece bir 20 yılım bazılarına göre boşa harcandı. Bana göre çok iyi oldu.”
Salah Birsel’le başlayan hikâye:
Güreli’nin sanatla kurduğu ilişkinin temellerinde ailesinin yanı sıra dayısı Salah Birsel’in de önemli bir yeri var. Daha beş yaşındayken sinemayı öğrenmeye başladığını anlatan Güreli, Birsel’in kendisi için nasıl bir öğretmen olduğunu şöyle aktarıyor:
“Salah da sinema yazarıydı o zaman. Batan ve Yeni Sabah’ta yazıyordu. Henüz 5 yaşında her dakika Salah’a bir şey sorardım. Ama Salah hiç şikâyet etmeden cevap verdi. Muazzam bir öğretmendi. Ve o yüzden ben onun notlarını alırdım.”
Çocuk yaşta yazmaya başlayan Güreli, Salah Birsel’in kendisine verdiği defterin de bu hikâyenin bir parçası olduğunu söylüyor:
“O defter de Salah’ın hediyesi bana. Ben onun defterine başladım sonra 10 yaşında falan. ‘Hâlâ yazıyorum’ dedim belgeselde, hakikaten hâlâ yazıyorum.”
Yıllar içerisinde Birsel’le ilişkisi yalnızca aile bağının ötesine geçerek yayıncı-yazar ilişkisine de dönüşüyor. Güreli, Birsel’in kitaplarını yayımladığı dönemi şöyle anlatıyor:
“Salah bana Jean-Luc Godard üzerine Fransızca bir kitap getirmişti. Sonra Godard üzerine özel bir sayı hazırladım. Sonra Salah’ın editörü oldum. 8 kitabını bastım yayınevi olarak. Yani ilişkimiz bir yayıncı-yazar ilişkisiydi. Sonra yazar yazar olduk. Benim kitaplarımı, hikâyelerimi okurdu..”
“16 sene gazetecilik yaptım”
Mehmet Güreli’nin hayatında sanat kadar önemli bir başka alan da gazetecilik. 16 yıl boyunca gazetecilik yaptığını anlatan Güreli, bu yıllarda müzikten sinemaya uzanan farklı sayfalarda çalıştığını söyledi. Gazetecilik yıllarının 11 yılı Hürriyet’te geçen Güreli, dönemin Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç’le yaşadığı bir anıyı da yıllar sonra hâlâ aynı sıcaklıkla anlatıyor:
“Çetin Emeç vardı. Hürriyet gazeteciliğinde çalıştığım 11 sene. Ben o sıralarda sinema günleri geldiği zaman sinema sayfası yaptırtıyorlardı bana. Anladılar ki ben delinin tekiyim. Her şeyi de anlıyorum. Önce müzik sayfası yaptırttılar. Sonra müzik sayfası çok tuttu. Sonra dediler ki bir dergi çıkardılar. Beni başına getirmek istediler. Ben kabul etmedim. Sonra bana sinema sayfası verdiler.”
Çetin Emeç’in kendisine söylediği bir cümleyi ise Güreli bugün hâlâ hatırlıyor:
“Çetin Bey dedi ki bana, ‘Sen sinemayla çok meşgulsün.’ Sinema festival günleri sayfamı hazırlıyordun. Bana ne dedi biliyor musunuz? ‘Git film seyret Mehmet’ dedi bana. Hayatta bunu yapabilecek bir genel yayın yönetmeniyle çalıştığım için çok mutluyum. Böyle insanlar da var. Onun saygısını bugün hala anlıyorum."
Yönetmen Terra: “Benim için de kendisini tekrar tanıdığım bir dönemdi”
Belgeselin yönetmeni Gamze Terra da Mehmet Güreli’yi yıllardır tanıyan isimlerden biri. Güreli ile uzun süredir birlikte çalışan Terra, bu kez onun hikâyesini bir belgesel aracılığıyla anlatmanın kendisi için de farklı bir deneyim olduğunu söyledi:
“Biz Mehmet abiyle uzun yıllardır zaten birlikte çalışıyoruz. Kendisinin kurgucusuyum. Şimdi de hayatının belgesel olmasına vesile olduğum için gerçekten çok mutluyum.”
Terra’nın Güreli’yi uzun yıllardır tanıyor olması, belgesel sürecinde yeni şeylerle karşılaşmasına engel olmamış. Aksine Terra, Güreli’nin üretim dünyasının içine girdikçe daha önce bilmediği kitapları, filmleri ve çalışmalarıyla karşılaşmış:
“Tabii ki de bir belgeseli yaparken aslında bir insanı deşiyorsunuz. Yeni yeni bilgiler çıkıyor. Benim de bilmediğim şeyler oluyor. Okumadığım kitap oluyor. İzlemediğim bir kısa filmi oluyor. Belgeseli oluyor. O yüzden benim için de kendisini tekrar tanıdığım bir dönemdi. Ve tekrar tekrar eserlerine baktığım bir dönemdi. Benim için de öğretici bir süreç oldu aynı zamanda.”




