Şiddetin tanımına gelecek olursak, bireyin fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yönden zarar görmesiyle ya da acı çekmesiyle sonuçlanan, tehdit ve baskı yoluyla özgürlüğün keyfi engellenmesine yönelik, her türlü tutum ve davranıştır. Şiddet, evde, aile bireyleri arasında, sokakta, iş yerinde hemen her yerde meydana gelebilir. Aslında ülkemizde bu konunun önlenebilmesine yönelik yeterli yasal düzenleme, bunları uygulayacak kurum, kuruluş ve özveriyle çalışan sivil toplum örgütleri vardır. Şiddete maruz kalanların başvurabilecekleri Polis Merkezleri ve Jandarma Karakolları, Cumhuriyet Başsavcılığı ve Aile Mahkemesi Hâkimlikleri ile sığınma evleri mevcuttur. Sorun bu konudaki mevzuat eksikliğinden çok, uygulamadaki yetersizliklerden, toplumun olaylara gerekli duyarlılık göstermeyip şiddeti kabullenmesinden, kaderci davranmasından kaynaklanmaktadır. Oysa sosyal devletin öncelikli görevlerinin başında, bireylerin can güvenliğini sağlamak gelir. Ancak rakamlar pek de öyle olmadığını kanıtlıyor.
Türkiye’deki şiddet olaylarının haritasını çıkaran Umut Vakfı, Pandemi yasaklarına, karantinaya rağmen, 2020 yılında silahlı şiddetin durmadığını ortaya koydu. Ülkemizde geçen yıl yaşanan, kayıtlı 4 bine yakın şiddet olayında, 2 binden fazla yurttaşımız yaşamını yitirdi. Bu şiddet olayının yüzde 85'i, tabanca ve tüfek gibi ateşli silahlarla, diğerleri ise kesici-delici aletlerle yapıldı. Tabanca, tüfek, makineli silahlar hatta saldırı silahlarına kadar bütün silahların yasal olduğu, nüfus sayısından kat kat fazla silahın bulundurulduğu, bir adet kimlikle silah satın alınabilen Teksas eyaletini kınayıp, alay ederken, son dönemde yurdumuzdaki silahlı vakalar orayı aratmamaya başladı.
Şiddetten söz ederken kadına yönelik şiddet konusuna özel bir paragraf açmak gerekir. Geçtiğimiz yıl ne yazık ki 300’e yakın kadın yurttaşımız katledildi, 150’den fazla kadın da şüpheli bir şekilde erkek şiddeti sonucu yaşamını yitirdi. Ayrıca çok sayıda kadın cinayetinin üzeri intihar, kaza şeklinde örtülüyor.
Biz kadınlarımızı korumakta yetersiz kalırken, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin birinci maddesi, "Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar…” cümlesiyle başladığını anımsamakta yarar var. Uzmanlar, ülkemizin de yer aldığı geniş coğrafyada gelenek, kültür, inanç, yaşam biçimi ve siyasetin demokrasi ve insan haklarının yeterince yeşermesini engelleyerek, özgürlük endeksinde sınıfta kalmamıza neden olduğu konusunda hemfikir. Demokrasi, hak ve özgürlükler eksik olunca, haliyle hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığından söz etmek de yersiz oluyor. Adalet ve hukuku üstün kılmak öncelikli görevimiz olmalı, kadın çocuk ayrımı yapmaksızın her bireyin evinde, sokakta, huzurlu ve güven içinde olabilmesi için gereken yapılmalı. Bu çerçevede öncelikle büyük bir tehdit oluşturan bireysel silahlanmanın önüne geçilmeli, mafya, çete yapılanmaları ve kent eşkıyalarının silah taşımasının önüne geçilmesi lazım. Adam öldürenlerin iyi hal indiriminden yararlanması ve salıverilmeleri engellenmeli, kadın cinayetlerinin faillerinin mutlaka hak ettiği ağır cezalara çarptırılması gerekir. Cinayet faillerinden söz etmişken, faili meçhul cinayetleri, Uğur Mumcu’ları, Gaffar Okkan gibi değerlerimizin de unutulmaması lazım.
21’nci yüzyıl batı dünyasının demokrasideki hak ve özgürlükler anlayışı, sadece farklı görüş ve inançları, kadınları, çocukları, sağlık çalışanlarını ya da zayıfı güçlüden korumak için değil, ekonomi, kalkınma ve ticari ilişkiler için de belirleyici bir kriter olarak ülkelerin önüne getirilmektedir. Günümüz dünyasında batı, demokrasi, hak ve özgürlükleri ticari ilişkilerin olmazsa olmazı olarak öne sürmeye başladı. Parası olanın istediği ileri teknoloji ürünlerini alma dönemi kapanıyor. Önce demokrasiye ve ülke sicillerine bakılacak. Yenidünya düzeninde demokrasi sicili bozuk ülkelerin ticaret imkanı kısıtlanacak, tecrit edilecek.
Kadın cinayetleri konusuna dönecek olursak, İstanbul sözleşmesini 46 ülke ile birlikte imzalayan Türkiye, sözleşme hükümlerini harfiyen uygulanabilseydi son 12 yılda yitirdiğimiz 4 bine yakın kadınımız bugün hayatta olabilecekti. Mekanizmalar tam olarak işleseydi, adalet arayan kadınlarımız mahkeme önlerinde katledilmeyecekti, failler bu cesareti bulamayacaklardı. Bu konuda, iktidarı-muhalefeti siyasetten, yargıya, kolluk kuvvetlerine, toplum ve birey olarak hepimiz suçlu olduğumuzu kabul etmeli, atılması gereken adımları hızla yaşama geçirmeliyiz.
Bunun için öncelikle, yargı bağımsızlığı ve hukuku üstün kılıp, daha fazla demokrasiyle, basın özgürlüğü başta olmak üzere her alanda hak ve özgürlüklerin sınırlarını genişletmeyi başarabilmeliyiz.
Şiddet
Utku Şensoy
Son bir yıldır Korona virüsle boğuşurken, yakın çevresinde virüs bulaşmamış, yaşam mücadelesi vermemiş hatta eşini dostunu yitirmemiş birine rastlamak neredeyse mümkün değil. Dünya genelinde vakalar 100 milyonu, vefat sayısı 2 milyonu aşarken, ülkemizdeki vaka sayısı 2 buçuk milyonu, yaşamını yitirenler de 25 bini aştı. Ateş düştüğü yeri yakar, buradaki rakamsal ifadelerin aslında her birinin bir can olduğunu unutmayalım. Korona virüsü görece hafif biçimde evde dinlenerek atlatanlardan biri olarak, düşmanımın bile bu görünmez belaya yakalanmasını istemem. Geçen yazımızda Korona virüsün yanı sıra en büyük mücadelenin ekonomik alanda verildiğini, iş, aş, geçim sıkıntılarının yurttaşları nasıl bunalttığını aktarmıştık.
Korona virüsün yaşamımızda, ülke ve aile bütçeleri üzerinde yol açtığı büyük tahribatın yanı sıra özellikle ülkemizde önlenemeyen bir başka bela da şiddettir! Hemen her yerde karşılaştığımız şiddet olayları önlenemez biçimde sürüyor. Her alandaki şiddetin nedenlerini konunun uzmanları yazıp çiziyor, bazıları siyasal iklimden, bazıları da hukukun yeterince uygulanmadığından dem vuruyor. Neden ne olursa olsun, tahrip edici sonuçlar ortada. Yurttaşların can güvenliği tehdit altında, ne yapılacaksa yapılmalı, acil önlem alınmalı.
Şiddetin tanımına gelecek olursak, bireyin fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yönden zarar görmesiyle ya da acı çekmesiyle sonuçlanan, tehdit ve baskı yoluyla özgürlüğün keyfi engellenmesine yönelik, her türlü tutum ve davranıştır. Şiddet, evde, aile bireyleri arasında, sokakta, iş yerinde hemen her yerde meydana gelebilir. Aslında ülkemizde bu konunun önlenebilmesine yönelik yeterli yasal düzenleme, bunları uygulayacak kurum, kuruluş ve özveriyle çalışan sivil toplum örgütleri vardır. Şiddete maruz kalanların başvurabilecekleri Polis Merkezleri ve Jandarma Karakolları, Cumhuriyet Başsavcılığı ve Aile Mahkemesi Hâkimlikleri ile sığınma evleri mevcuttur. Sorun bu konudaki mevzuat eksikliğinden çok, uygulamadaki yetersizliklerden, toplumun olaylara gerekli duyarlılık göstermeyip şiddeti kabullenmesinden, kaderci davranmasından kaynaklanmaktadır. Oysa sosyal devletin öncelikli görevlerinin başında, bireylerin can güvenliğini sağlamak gelir. Ancak rakamlar pek de öyle olmadığını kanıtlıyor.
Türkiye’deki şiddet olaylarının haritasını çıkaran Umut Vakfı, Pandemi yasaklarına, karantinaya rağmen, 2020 yılında silahlı şiddetin durmadığını ortaya koydu. Ülkemizde geçen yıl yaşanan, kayıtlı 4 bine yakın şiddet olayında, 2 binden fazla yurttaşımız yaşamını yitirdi. Bu şiddet olayının yüzde 85'i, tabanca ve tüfek gibi ateşli silahlarla, diğerleri ise kesici-delici aletlerle yapıldı. Tabanca, tüfek, makineli silahlar hatta saldırı silahlarına kadar bütün silahların yasal olduğu, nüfus sayısından kat kat fazla silahın bulundurulduğu, bir adet kimlikle silah satın alınabilen Teksas eyaletini kınayıp, alay ederken, son dönemde yurdumuzdaki silahlı vakalar orayı aratmamaya başladı.
Şiddetten söz ederken kadına yönelik şiddet konusuna özel bir paragraf açmak gerekir. Geçtiğimiz yıl ne yazık ki 300’e yakın kadın yurttaşımız katledildi, 150’den fazla kadın da şüpheli bir şekilde erkek şiddeti sonucu yaşamını yitirdi. Ayrıca çok sayıda kadın cinayetinin üzeri intihar, kaza şeklinde örtülüyor.
Biz kadınlarımızı korumakta yetersiz kalırken, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin birinci maddesi, "Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar…” cümlesiyle başladığını anımsamakta yarar var. Uzmanlar, ülkemizin de yer aldığı geniş coğrafyada gelenek, kültür, inanç, yaşam biçimi ve siyasetin demokrasi ve insan haklarının yeterince yeşermesini engelleyerek, özgürlük endeksinde sınıfta kalmamıza neden olduğu konusunda hemfikir. Demokrasi, hak ve özgürlükler eksik olunca, haliyle hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığından söz etmek de yersiz oluyor. Adalet ve hukuku üstün kılmak öncelikli görevimiz olmalı, kadın çocuk ayrımı yapmaksızın her bireyin evinde, sokakta, huzurlu ve güven içinde olabilmesi için gereken yapılmalı. Bu çerçevede öncelikle büyük bir tehdit oluşturan bireysel silahlanmanın önüne geçilmeli, mafya, çete yapılanmaları ve kent eşkıyalarının silah taşımasının önüne geçilmesi lazım. Adam öldürenlerin iyi hal indiriminden yararlanması ve salıverilmeleri engellenmeli, kadın cinayetlerinin faillerinin mutlaka hak ettiği ağır cezalara çarptırılması gerekir. Cinayet faillerinden söz etmişken, faili meçhul cinayetleri, Uğur Mumcu’ları, Gaffar Okkan gibi değerlerimizin de unutulmaması lazım.
21’nci yüzyıl batı dünyasının demokrasideki hak ve özgürlükler anlayışı, sadece farklı görüş ve inançları, kadınları, çocukları, sağlık çalışanlarını ya da zayıfı güçlüden korumak için değil, ekonomi, kalkınma ve ticari ilişkiler için de belirleyici bir kriter olarak ülkelerin önüne getirilmektedir. Günümüz dünyasında batı, demokrasi, hak ve özgürlükleri ticari ilişkilerin olmazsa olmazı olarak öne sürmeye başladı. Parası olanın istediği ileri teknoloji ürünlerini alma dönemi kapanıyor. Önce demokrasiye ve ülke sicillerine bakılacak. Yenidünya düzeninde demokrasi sicili bozuk ülkelerin ticaret imkanı kısıtlanacak, tecrit edilecek.
Kadın cinayetleri konusuna dönecek olursak, İstanbul sözleşmesini 46 ülke ile birlikte imzalayan Türkiye, sözleşme hükümlerini harfiyen uygulanabilseydi son 12 yılda yitirdiğimiz 4 bine yakın kadınımız bugün hayatta olabilecekti. Mekanizmalar tam olarak işleseydi, adalet arayan kadınlarımız mahkeme önlerinde katledilmeyecekti, failler bu cesareti bulamayacaklardı. Bu konuda, iktidarı-muhalefeti siyasetten, yargıya, kolluk kuvvetlerine, toplum ve birey olarak hepimiz suçlu olduğumuzu kabul etmeli, atılması gereken adımları hızla yaşama geçirmeliyiz.
Bunun için öncelikle, yargı bağımsızlığı ve hukuku üstün kılıp, daha fazla demokrasiyle, basın özgürlüğü başta olmak üzere her alanda hak ve özgürlüklerin sınırlarını genişletmeyi başarabilmeliyiz.
Şiddetin tanımına gelecek olursak, bireyin fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yönden zarar görmesiyle ya da acı çekmesiyle sonuçlanan, tehdit ve baskı yoluyla özgürlüğün keyfi engellenmesine yönelik, her türlü tutum ve davranıştır. Şiddet, evde, aile bireyleri arasında, sokakta, iş yerinde hemen her yerde meydana gelebilir. Aslında ülkemizde bu konunun önlenebilmesine yönelik yeterli yasal düzenleme, bunları uygulayacak kurum, kuruluş ve özveriyle çalışan sivil toplum örgütleri vardır. Şiddete maruz kalanların başvurabilecekleri Polis Merkezleri ve Jandarma Karakolları, Cumhuriyet Başsavcılığı ve Aile Mahkemesi Hâkimlikleri ile sığınma evleri mevcuttur. Sorun bu konudaki mevzuat eksikliğinden çok, uygulamadaki yetersizliklerden, toplumun olaylara gerekli duyarlılık göstermeyip şiddeti kabullenmesinden, kaderci davranmasından kaynaklanmaktadır. Oysa sosyal devletin öncelikli görevlerinin başında, bireylerin can güvenliğini sağlamak gelir. Ancak rakamlar pek de öyle olmadığını kanıtlıyor.
Türkiye’deki şiddet olaylarının haritasını çıkaran Umut Vakfı, Pandemi yasaklarına, karantinaya rağmen, 2020 yılında silahlı şiddetin durmadığını ortaya koydu. Ülkemizde geçen yıl yaşanan, kayıtlı 4 bine yakın şiddet olayında, 2 binden fazla yurttaşımız yaşamını yitirdi. Bu şiddet olayının yüzde 85'i, tabanca ve tüfek gibi ateşli silahlarla, diğerleri ise kesici-delici aletlerle yapıldı. Tabanca, tüfek, makineli silahlar hatta saldırı silahlarına kadar bütün silahların yasal olduğu, nüfus sayısından kat kat fazla silahın bulundurulduğu, bir adet kimlikle silah satın alınabilen Teksas eyaletini kınayıp, alay ederken, son dönemde yurdumuzdaki silahlı vakalar orayı aratmamaya başladı.
Şiddetten söz ederken kadına yönelik şiddet konusuna özel bir paragraf açmak gerekir. Geçtiğimiz yıl ne yazık ki 300’e yakın kadın yurttaşımız katledildi, 150’den fazla kadın da şüpheli bir şekilde erkek şiddeti sonucu yaşamını yitirdi. Ayrıca çok sayıda kadın cinayetinin üzeri intihar, kaza şeklinde örtülüyor.
Biz kadınlarımızı korumakta yetersiz kalırken, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin birinci maddesi, "Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar…” cümlesiyle başladığını anımsamakta yarar var. Uzmanlar, ülkemizin de yer aldığı geniş coğrafyada gelenek, kültür, inanç, yaşam biçimi ve siyasetin demokrasi ve insan haklarının yeterince yeşermesini engelleyerek, özgürlük endeksinde sınıfta kalmamıza neden olduğu konusunda hemfikir. Demokrasi, hak ve özgürlükler eksik olunca, haliyle hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığından söz etmek de yersiz oluyor. Adalet ve hukuku üstün kılmak öncelikli görevimiz olmalı, kadın çocuk ayrımı yapmaksızın her bireyin evinde, sokakta, huzurlu ve güven içinde olabilmesi için gereken yapılmalı. Bu çerçevede öncelikle büyük bir tehdit oluşturan bireysel silahlanmanın önüne geçilmeli, mafya, çete yapılanmaları ve kent eşkıyalarının silah taşımasının önüne geçilmesi lazım. Adam öldürenlerin iyi hal indiriminden yararlanması ve salıverilmeleri engellenmeli, kadın cinayetlerinin faillerinin mutlaka hak ettiği ağır cezalara çarptırılması gerekir. Cinayet faillerinden söz etmişken, faili meçhul cinayetleri, Uğur Mumcu’ları, Gaffar Okkan gibi değerlerimizin de unutulmaması lazım.
21’nci yüzyıl batı dünyasının demokrasideki hak ve özgürlükler anlayışı, sadece farklı görüş ve inançları, kadınları, çocukları, sağlık çalışanlarını ya da zayıfı güçlüden korumak için değil, ekonomi, kalkınma ve ticari ilişkiler için de belirleyici bir kriter olarak ülkelerin önüne getirilmektedir. Günümüz dünyasında batı, demokrasi, hak ve özgürlükleri ticari ilişkilerin olmazsa olmazı olarak öne sürmeye başladı. Parası olanın istediği ileri teknoloji ürünlerini alma dönemi kapanıyor. Önce demokrasiye ve ülke sicillerine bakılacak. Yenidünya düzeninde demokrasi sicili bozuk ülkelerin ticaret imkanı kısıtlanacak, tecrit edilecek.
Kadın cinayetleri konusuna dönecek olursak, İstanbul sözleşmesini 46 ülke ile birlikte imzalayan Türkiye, sözleşme hükümlerini harfiyen uygulanabilseydi son 12 yılda yitirdiğimiz 4 bine yakın kadınımız bugün hayatta olabilecekti. Mekanizmalar tam olarak işleseydi, adalet arayan kadınlarımız mahkeme önlerinde katledilmeyecekti, failler bu cesareti bulamayacaklardı. Bu konuda, iktidarı-muhalefeti siyasetten, yargıya, kolluk kuvvetlerine, toplum ve birey olarak hepimiz suçlu olduğumuzu kabul etmeli, atılması gereken adımları hızla yaşama geçirmeliyiz.
Bunun için öncelikle, yargı bağımsızlığı ve hukuku üstün kılıp, daha fazla demokrasiyle, basın özgürlüğü başta olmak üzere her alanda hak ve özgürlüklerin sınırlarını genişletmeyi başarabilmeliyiz.