Yurdum insanın geleneğidir, ya babadan gördüğünü sürdürür, ya da ailede, çevrede üzerinde en etkili rol modeli olan amca, dayı, ağabey vb. kişilerin tesiriyle dört büyük futbol takımından birine gönül verir, “pazara kadar değil mezara kadar” sloganıyla yaşam boyu o takımı destekler. İstanbul’un 3 büyüklerinden birini tutarken ani bir kararla rakip takım taraftarı olması nadir görülür. 4 büyük futbol takımımızın olduğu 2 kentin dışında yaşayanlar da genel olarak 3 büyüklerden birini ve kendi kentlerinin futbol takımını destekler, ya da sadece kendi kentinin, ilçesinin takımını tutar. Bu adeta bir zorunluluk gibidir. Çorum’da yaşayıp Giresunspor’u tutan ya da Urfa’da yaşayıp Bodrumspor’u tutan taraftar sayısı bir elin parmakları kadardır.
Futboldaki bu tabloyu yurdum insanın siyasi tercihinde de görebiliriz. Otoyolda araç sürerken, o şeritten bu şeride babasının tarlasında gezer gibi hiçbir kural tanımadan geçen insanımız, iş siyasete gelince sağdan sola ya da soldan sağa keskin geçişlerde son derece ilkeli ve dikkatli davranır, bu tür geçişlere pek sıcak bakmaz. Can çıkar huy çıkmaz, takım tutar gibi tuttuğu partiyi her ne olursa olsun ölesiye destekler, nadiren paralel benzer bir parti kurulursa oraya geçebilir. Bu tür partiler arası gidiş-gelişler daha ziyade milletvekillerinde olur. Orada bile sağ tandanslı partiler arasında, ya da az sayıdaki sol görüşlüler arasında yaşanır bu tür transferler, soldan sağa ya da sağdan sola radikal geçişler milletvekillerinin yanı sıra seçmende de çok daha azdır. Hal böyle olunca siyasette beldeye, yöreye, bölgeye özgü blok oy kavramı ortaya çıkıyor bunun sonucu üç aşağı beş yukarı toplumsal kemikleşmiş oy dağılımı tablosuna tanık oluyoruz. İşte o tablo da 50+ 1’in önündeki en büyük engel olarak karşımıza geliyor. Ülkede iki ana blok arasındaki bölünmüşlüğün sancısı yaşanıyor. 
Kanımızca sorun, 50+1’den ziyade sistemin kendisinde. Başından beri, “yargı bağımsızlığı ve güçler ayrılığına dayalı etkili parlamenter sisteminden” yana olduğumuzu dile getiriyoruz. Gücün dağılımı ve denetimi açısından gerekirse ABD’deki gibi ya da daha önce ülkemizde de uygulandığı şekliyle 400 vekilli parlamentonun yanı sıra en çok 150 senatörün yer alacağı senatoyu da ekleyerek “ikili denetim mekanizması” yaşama geçirilebilir. Ancak bu şekilde etkili bir yönetim-denetim mümkün olabilir.  
***
GÜRÜLTÜ KATLİAMI
Başkent Ankara, Türkiye’nin en güvenli kenti, en düzenli trafiği ve yaşam koşulları açısından İstanbul’a göre çok daha kolay ve basit olmasıyla bilinirdi. Ancak son yıllarda aşırı göç alması nedeniyle Ankara tüm bu özelliklerini yitirmeye başladı. Baş döndürücü trafiği, çok katlı Rezidans, AVM, Plazalar arasında Ortadoğu, Afrika ve Orta Asya’dan gelen göçmenleri ve Güneydoğu illerimizin plakalarıyla dolu araçlarıyla tanınmayacak bir hüviyete büründü. Kozmopolit nüfus 6 milyona dayandı, kontrolsüz silahlanma ile birlikte güvenlik sorunları başladı. Bunun sonucu gazetelerde aşağıdaki gibi başlıklar görmeye başladık;
-Başkentte daha önceden birçok kez gürültü nedeniyle tartıştığı komşusunun evini tüfekle basan 72 yaşındaki T.Ü., aynı aileden 5 kişiyi vurarak katletti...
-Ankara bir ‘gürültü’ kavgası daha: Ölü ve yaralılar var…
Şaşırdık mı? Özellikle eski Ankaralılar hayır! Bu kadar hızlı, hesapsız değişim-dönüşümün bir sonucu olmalıydı ve bugün başkentimizin sakinleri olarak ne yazık ki bu bedeli ödüyoruz. 
***
dsgffhdfh1945-1970 DOĞUMLULAR
Sosyal medyadaki paylaşımlara oldum olası mesafeli yaklaşıp çoğu zaman keyifli olanları, mizah içerenleri tercih ederim. Son dönemde 45-70 doğumlular başlıklı hayli popüler bir paylaşım dikkatimizi çekti. İçerik olarak bu paylaşımda özetle, bu yıllar arasında doğanların, “yokluklar içinde yetişmiş yaralı bir nesil” olduğu güzel bir dille anlatılıyor. 50-75 yaşlarında olan bu neslin hala 18’lik gençler gibi ideallerinin peşinde koşan hesapsız bir kuşak olduğu aktarılmış. Hiç birinin altına hazır bez bağlanmamış olan bu neslin insanlarının çoğu şeker çuvalından pantolon ve canik-cızlavet lastikten ayakkabı giymiş… Bu neslin insanları, okulda Amerikan Marshall yardımıyla gelen süt tozlarıyla beslenen garip bir nesildir. Renkli çocukluk resmi olmayan bu siyah-beyaz kuşak insanlarının çoğunun bebeklik resimleri de yoktur! Bunların çok büyük bir kesimi kreş, dershane ya da özel okul görmemesine rağmen, profesörlere ders verecek donanıma sahip tuhaf bir nesildir! Harp gören darp edilmiş olan bu kuşağa mensup insanlardan bazıları da, baskı, çatışma ve sorguda işkence görmüştür. Bu nedenle Filistin askısı ya da cezaevi isyanları onlar için tanıdıktır. En azı 5 ihtilal, 6 muhtıra, 7 post modern darbeden sağ salim paçayı yırtmış bir nesilden söz ediyoruz! Pek çoğu ekonomik krizlerden nasibini alan, yoklukla terbiye edilip tecrübe abidesine dönüşen bu nesil insanları, her şeyi yoluna yordamına ahlak kurallarına uyarak yapmış çoğu ilkeli, omurgalı insanlardır. Aralarındaki ayrık otlarını saymazsak o nesilden kimler çıkmamış ki? Amerikan 6’ncı filosunu protesto edip Amerikan askeri dövenler de, onlara el kaldırdılar diye karşı görüştekilerden sopa yiyenler de, ABD ve İsrail’e, emperyalizme hayır diyen 68 kuşağı da, Filistin için direnenler de, gecekondulara yardım eli uzatıp, sokak hayvanları, börtü- böcek doğa ve ağaç için savaşanlar da bu kuşağa mensuptur.
Sonuç olarak öyle ya da böyle güzel insanların yetiştiği bir nesildir 45-70 kuşağı! 90’lı yıllara damga vuranları günümüzde ya sıradan görevlerde, ya elinde kitabıyla tatil beldelerinde bir köşeye çekilmiş ya da yardım kuruluşları ve STK’larda gönüllü olarak görev alırken, görebilirsiniz. Onlar her zaman halkla iç içe yaşam sürdürdüğü için semt pazarlarında da yoğundur. O dönemin etkisiz siliklerini soruyorsanız, yükünü tuttukları ve artık hayli güçlü oldukları için pek ortalıkta görünmez. Rahmetli Cem Karaca’nın 1999 yılında hayattayken yayımlanan son albümündeki şarkısında vurguladığı gibi;
“Bindik bi alamete gedeyoz gıyamete
Amanieyynn…”