Bu yıl 21’incisi düzenlenen Uluslararası İşçi Filmleri Festivali, 1-10 Mayıs tarihleri arasındaki programını tamamladı. "Sponsorsuz, yarışmasız ve gönüllü emeğiyle" gerçekleştirilen festivalde, 14 ülkeden 73 film izleyiciyle buluştu. 21 yıldır devam eden organizasyon yapısı, ekonomik koşulların kültür-sanat üzerindeki etkilerine rağmen bu yıl da bağımsız modelini sürdürdü. Dünyanın dört bir yanından gelen 490 başvuru arasından seçilen 54 yerli ve 17 yabancı film, üç büyükşehirde eş zamanlı olarak perdeye yansıdı. Festivalin Ankara ekibinden Buse Üçer, organizasyonun 21 yıllık sürdürülebilirlik modelini ve sinemanın toplumsal alanlardaki işlevini değerlendirdi.

"BAĞIMSIZ YAPININ FORMÜLÜ 21 YILDIR DEĞİŞMEDİ"

Uluslararası İşçi Filmleri Festivali "sponsorsuz, yarışmasız ve tamamen gönüllü emeğiyle" yoluna devam ediyor. Mevcut ekonomik koşullar ve kültür-sanat sektöründeki daralma göz önüne alındığında, bu bağımsız yapıyı sürdürmenin formülü nedir?

İşçi Filmleri Festivali gerçekten de sponsorsuz, yarışmasız ve gönüllü emekle yoluna devam ediyor. Ekonomik koşullar ve kültür-sanat alanındaki daralma, özellikle sanat filmleri, işçi filmleri ve belgeseller için maddi olanakların giderek azalmasına neden oluyor. Bu durum, festival olarak bizi zorlamaktan çok filmleri üreten yönetmenleri etkiliyor. Çünkü meseleleri olan insanların bu alandan geçim sağlaması her geçen gün daha da zorlaşıyor.

Bu bağımsız yapıyı sürdürmemizin formülü aslında 21 yıldır değişmedi. Yönetmenlerin festivali kendi filmleri için bir alan olarak görmesi ve festivale destek vermesi önemli bir etken. Bunun yanında gönüllülerin büyük bir sorumlulukla hareket etmesi de bu bağımsız yapının sürmesini sağlayan en önemli unsurlardan biri.

Festival tamamen gönüllülük esasına dayanıyor ve yönetmenlere herhangi bir ödeme yapılmıyor. Buna rağmen, örneğin bir dağ köyünde bile festival filmlerini gösterebiliyoruz. Böylece sinemacılar, filmlerini belki de normalde ulaşamayacakları kadar geniş bir kitleyle buluşturma fırsatı yakalıyor.

Bizim açımızdan ise bir film aracılığıyla yoksul mahallelere ulaşabilmek ya da film izleme imkânı olmayan fakat bu konuda hevesli insanları bu filmlerle buluşturabilmek büyük bir motivasyon kaynağı. Festivali sürdürmemizin en önemli nedenlerinden biri de bu.

"İZLEYİCİ VE SİNEMACI DAYANIŞMADA BULUŞUYOR"

Yarışmasız bir festival modelini tercih etmenizin arkasındaki "rekabet yerine dayanışma" fikri izleyicide ve sinemacıda nasıl bir karşılık buluyor?

Yarışmasız festival modeli, İşçi Filmleri Festivali’nin en temel ilkelerinden biri. Türkiye’de çok sayıda festival düzenleniyor; bu festivallerde çeşitli jüriler oluşturuluyor ve yarışmalar yapılıyor. Ancak yarışmasız bir festival anlayışı, İşçi Filmleri Festivali’nin ruhuna çok daha uygun.

Elbette bir film seçim ekibimiz var. Çünkü her yıl 500’ün üzerinde film başvurusu alıyoruz ve bunların yalnızca bir kısmını seçkiye dahil edebiliyoruz. Bu süreçte filmlerin festivalin yaklaşımına uygun olup olmadığı önemli bir kriter. Bunun yanında çekim kalitesi, konunun özgün biçimde ele alınması gibi unsurlar da değerlendirmede belirleyici oluyor.

Rekabet yerine dayanışma fikri, izleyicide de güçlü bir karşılık buluyor. Bunu, festivalin 21 yıldır sürüyor olmasından da görebiliyoruz. Sinemacılar açısından baktığımızda ise büyük festivallere katılabilecek kadar görünür olmadığını düşünen; ancak çok nitelikli, özgün işler üreten yönetmenler, senaristler ve yapımcılar festivalimizde kendilerine yer bulabiliyor. Hatta kimi zaman hayranlık duydukları yönetmenlerin filmleriyle aynı salonlarda, ücretsiz gösterim yapma imkânı elde ediyorlar.

Bu da dayanışma duygusunun sinemacılar arasında da güçlü bir karşılığı olduğunu gösteriyor.

"YIL BOYUNCA TÜRKİYE'NİN FARKLI BÖLGELERİNE ULAŞMAYA ÇALIŞIYORUZ"

Açılışta festivalin sadece bir sinema etkinliği değil, "toplumsal mücadelelerin ortak zemini" olduğu vurgulandı. Bir film festivali, sokaktaki ya da fabrikadaki bir direnişe nasıl bir alan açıyor?

Festivalimiz, toplumsal mücadelenin ortak zeminlerini perdeye yansıtıyor. Ayrıca festival yalnızca belirli sinema salonlarında düzenlenen bir etkinlik değil. Filmler; mahallelerde, küçük köy derneklerinde, Karadeniz’in dağ köylerinde, Akdeniz ve Ege köylerinde de gösteriliyor. Bu bizim için çok önemli.

Festivalin açılışları Ankara, İstanbul ve İzmir’de yapılıyor; ancak yıl boyunca Türkiye’nin farklı bölgelerine ulaşmaya çalışıyoruz. Batman’dan Amed’e kadar pek çok kentte, Kürt illerinde de gösterimler düzenleniyor. Amacımız festivali olabildiğince yaygınlaştırmak.

Bu durum farklı mücadeleler arasında bir bağ kurulmasını sağlıyor. Örneğin bu yıl Karadeniz’deki çay emekçilerini anlatan bir filmi, Ege’de ormanlarını korumak için direnen tarım işçileriyle buluşturabiliyoruz. Böylece insanlar, farklı coğrafyalarda yaşasalar da aynı sömürü düzeninden etkilendiklerini hissediyor; ortaklık ve dayanışma duygusu gelişiyor.

Bence sinemanın en önemli özelliklerinden biri de bu: ortak bir mücadele zemini ve ortak bir duygu yaratabilmesi.

Örneğin özel sektör öğretmenlerinin yürüyüşünü hiç duymamış bir üniversite öğrencisi bu filmi izlediğinde, kendisi de gelecekte öğretmen olacağı için mücadeleyle bazı şeylerin değişebileceğine dair bir farkındalık kazanabiliyor. Bu durum insanların örgütlenme bilincini de etkiliyor; birlikte mücadele etmenin önemini kavramalarını sağlıyor.

Kendini işçi olarak görmeyen yazılımcılar, mühendisler ya da “beyaz yaka” olarak tanımlayan birçok kişi de festivaldeki filmleri izlediğinde, aslında nasıl bir sömürü düzeni içinde yaşadığını, mobbinge maruz kaldığını ve emekçi olduğunu yeniden fark etme imkânı buluyor.

Bu açıdan işçi filmlerinin ve bu festivalin insanları politik olarak düşündüren, dönüştüren bir yönü olduğunu söyleyebiliriz.

Programda 14 ülkeden 73 film yer alıyor ve 24 film Türkiye’de ilk kez gösterilecek. Bu seçkiyi oluştururken "işçi filmi" tanımını nasıl güncelliyorsunuz? Sadece fabrikadaki işçiyi mi, yoksa emeğin olduğu her alanı mı kapsıyorsunuz?

Festivalimizde yer alan filmler yalnızca fabrikalarda, iş yerlerinde ya da tarlalarda yaşanan sorunları anlatan yapımlar değil. İlk bakışta “işçi filmi” denildiğinde akla daha çok bu alanlar geliyor olabilir; ancak bizim seçkimiz toplumsal eşitsizliklerin tümüne değinen filmlerden oluşuyor. Çünkü işçi sınıfı yalnızca çalışma hayatında sorun yaşamıyor.

Örneğin kadın mücadelesine dair filmlerimiz de var. Şiddete maruz kalan kadınların yaşadığı deneyimleri ve verdikleri mücadeleyi anlatan yapımlara da yer veriyoruz. Aslında sokakta mücadele eden, örgütlenen tüm toplumsal kesimlerle ilgili filmler seçkimizde bulunuyor.

“İşçi filmi” dediğimizde; toplumun yoksul kesimlerinin ya da kendisini yoksul olarak görmese bile giderek işçileşen insanların gündelik yaşamda karşılaştıkları sorunları anlatan filmleri de kastediyoruz. Bu nedenle seçkimizi yalnızca fabrika işçileri ya da tarım işçileriyle sınırlamıyoruz. Ezilen tüm kesimlerin sesini duyurabilecek bir alan yaratmayı amaçlıyor ve seçkimizi bu bakış açısıyla oluşturuyoruz.

"DUYULMAYANLARIN SESİNİ DUYURMA MİSYONU SÜRÜYOR"

Açılışta İsmail Arı’nın mesajı okundu ve cezaevindeki çok sayıda gazeteciye selam gönderildi. Festival sahnesinin basın özgürlüğü için bir kürsüye dönüşmesi, komiteniz için ne ifade ediyor?

Hakan Fidan, BM Kıbrıs Temsilcisi Cuellar ile görüştü: Kıbrıs meselesi ele alındı
Hakan Fidan, BM Kıbrıs Temsilcisi Cuellar ile görüştü: Kıbrıs meselesi ele alındı
İçeriği Görüntüle

İşçi Filmleri Festivali, özellikle belgesel sinema açısından da yıllardır duyulmayanların sesini duyurmayı, yaşanan haksızlıkları görünür kılmayı amaçlıyor. Belgeseller ya da kurmaca filmler aracılığıyla toplumsal adaletsizlikleri perdeye taşıyor; insanların bu sorunlarla nasıl mücadele ettiğini görünür hale getiriyor.

Bu nedenle hakikatin sesini duyuran kesimlerin, özellikle de gazetecilerin hukuksuz biçimde tutuklanması bizim için önemli meselelerden biri. Festivalin temel amaçlarından biri gerçeğin daha güçlü duyulabileceği bir alan açmak. Bu yüzden festivalimizin sahnesi; tutuklu gazetecilere, haksızlığa uğrayan kesimlere ve mücadele eden insanlara her zaman açık.

Tutsak gazetecilere özgürlük talebini dile getirmek ve onların sesini kürsülerimizden duyurmak da festivalin temel amaçlarından birini oluşturuyor.

"FESTİVAL HAZIRLIKLARI YIL BOYUNCA ARALIKSIZ SÜRÜYOR"

Festivalin hazırlık sürecinde yüzlerce gönüllünün çalıştığını biliyoruz. Profesyonel bir organizasyonun aksine, "gönüllü emeği" ile böylesine büyük bir operasyonu yönetmenin zorlukları ve bu modelin alternatif bir kültür-sanat yönetimi olarak sunduğu imkanlar nelerdir?

Festivalin gönüllü emekle büyüdüğü söyleniyor; ancak benim gözlemime göre İşçi Filmleri Festivali, birçok profesyonel organizasyondan daha disiplinli ve özenli ilerliyor. Katalogda da görülebileceği gibi; tasarım ekibi, tanıtım ekibi, film seçim ekibi ve festival komitesi gibi çok sayıda çalışma grubu bulunuyor. Bu ekiplerde yer alan insanlar gönüllü olarak emek veriyor; ancak çoğu kendi alanında profesyonel olarak çalışan kişilerden oluşuyor.

Aramızda sinemaya gönül vermiş insanlar da var, festivalin önemine inanarak destek verenler de. Kimi yalnızca bir izleyici olarak festivale katılmışken zamanla organizasyonun içinde kendine bir yer bulabiliyor. Festival boyunca değil, yılın tamamında süren bir gönüllü emeği söz konusu. Çünkü festival yalnızca 1-10 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen bir etkinlik değil; organizasyon yıl boyunca devam ediyor.

Bazı insanlar bunu alternatif bir kültür-sanat modeli olarak görüyor. Ancak biz kendimizi “alternatif” olarak tanımlamıyoruz. Aksine, festivallerin aslında olması gereken anlayışının bu olduğunu düşünüyoruz. Daha geniş maddi imkânlara, daha iyi salonlara sahip olmayı elbette isteriz; fakat mevcut koşullarda da gösterimleri büyük bir özen ve profesyonellikle gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

Bu nedenle burada alternatif bir yönetim anlayışından çok; eşit ilişkilerin kurulduğu, gönüllülerin birbirleriyle hiyerarşik olmayan bir ilişki geliştirdiği, dayanışmacı ve yatay bir örgütlenme kültüründen söz edebiliriz. Gönüllülüğün aynı zamanda sorumluluk anlamına geldiğini bilen insanlarla birlikte bu festivali gerçekleştiriyoruz. Bizce olması gereken yönetim anlayışı da tam olarak bu.

"FESTİVAL KÜRSÜSÜ DİRENİŞİN SESİ OLUYOR"

Bu yıl sahnede sadece sinemacıları değil; Özel Sektör Öğretmenlerini, Doruk Madencilik işçilerini ve grevdeki İtalyan Lisesi öğretmenlerini gördük. Festivalin bir "direniş kürsüsü" haline gelmesi, sinemanın birleştirici gücü hakkında bize ne söylüyor?

Bu yıl da her sene olduğu gibi sahneye yalnızca sinemacıları değil, direniş alanlarının öznelerini de davet ediyoruz. Ankara açılışımızı Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyeleri ve Doruk Madencilik işçileriyle birlikte gerçekleştirdik.

Geçtiğimiz yıl özel sektör öğretmenlerinin Ankara’ya yaptığı büyük yürüyüş belgeselleştirilmişti ve bu yıl açılışı o filmle yaptık. Aynı sahnede, Ankara’yı bir direniş kentine dönüştüren Doruk Madencilik işçileri de vardı. Bu durum festival kürsüsünün emek mücadelesi açısından birleştirici bir alan olduğunu gösteriyor.

İstanbul açılışında da farklı direnişlerden gelen insanların seslerini duyurabilecekleri bir ortam oluşturuldu. Bu noktada yalnızca sinemanın değil, İşçi Filmleri Festivali’nin de birleştirici bir gücü olduğunu söyleyebiliriz.

Festivalin sponsorsuz olması, herhangi bir ticari kaygı taşımaması ve yalnızca emek mücadelesine odaklanması bu birleştirici gücü artırıyor. Ayrıca gönüllü emeğiyle sürdürülmesi de festivale farklı bir karakter kazandırıyor.

Bu nedenle “Acaba bu direnişi sahneye taşırsak festival zarar görür mü?” gibi kaygılar taşımıyoruz. Çünkü zaten bu festivali, direnişlerin sesini duyurmak için düzenliyoruz.

Örneğin iki yıl önce “Kanun Hükmünde” filmi Ankara açılış filmimizdi ve valilik tarafından yasaklandı. Buna rağmen açılışı gerçekleştirdik, yönetmeni konuşturduk ve filmin anlatmak istediği şeyi görünür kılmak için elimizden geleni yaptık.

Festivalimiz zaman zaman bu tür engellemelerle karşılaşıyor; ancak direnişin sesini kürsüye taşımaktan hiçbir zaman geri durmuyor. Sanırım festivalin 21 yıldır sürmesinin en önemli nedenlerinden biri de bu.

Muhabir: Esin Özdemir