Dış politikada çok ama çok hareketli günler yaşıyoruz

Aslında, yalnız dış politikada değil; Türkiye, ekonomisiyle, terörüyle, Cumhuriyet’in yerine konulmak istenen yeni rejim (!) tartışmalarıyla oldukça hareketli günler yaşıyor.

Olayların bazıları rastlantı gibi görüntü verse de biraz üzerine eğildiğinizde, tesadüf yerine önceden planlanmış, üzerinde çalışılmış ilişkiler dikkatinizi çekiyor.

Örneğin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bazı Latin Amerika ülkelerine yaptığı ziyaret sırasında, Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisinin, yeniden göreve başlamak üzere Roma’ya dönmesi bunun tipik örneği.

Anımsayacaksınız, Papa Frencesco’nun 12 Nisan tarihinde Vatikan’da düzenlenen bir ayin sırasında, 1915 yılındaki Ermeni tehcirini “soykırım” olarak tanımlamasını protesto etmek amacıyla, Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Mehmet Paçacı, anında “istişari” görüşmeler yapılacağı gerekçesiyle Ankara’ya çağrılmıştı.

Ve bu “istişari” görüşmeler, Papa Frencesco’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Güney Amerika ülkelerine gittiği gün yaptığı açıklamaya kadar devam etmiş olacak ki (!), Papa’nın “Türk halkını seviyor ve takdir ediyorum” sözlerinin ertesi günü Büyükelçi de yaklaşık 10 ay sonra görevine döndü.

Belli ki, iki taraf da Türk Büyükelçisinin çok uzun süre Hırıstiyan dünyasının merkezinde bulunmamasından rahatsız olmuşlar, Erdoğan’ın Arjantin kökenli Papa Frencesco’nun, temsil ettiği Latin kültürünün geçerli olduğu, koyu Katolik Güney Amerika ülkelerine gerçekleştirdiği bu ziyaret sırasında böyle bir jest yapmışlar.

Orta Doğu’lu sığınmacıların, Avrupa’ya yönelmelerinden sonra, Ankara’ya yaklaşan Avrupa ülkelerinin Vatikan üzerindeki girişimlerinin bu açıklamada etkili olduğunu da bir kenara not etmek gerekir tabii…

GANNUŞİ’NİN TÜRKİYE ZİYARETİ

Hafta içinde gözlerden kaçan ilginç bir gelişme de Tunus’taki “Müslüman Kardeşler” lideri eski Başbakan Raşid Gannuşi’nin Ankara’ya yaptığı ziyaretti.

2011 yılında, Tunus’ta başlayan “Arap Baharı”nın ardından, seçimlerle iktidarı kazanan Tunus’lu “Müslüman Kardeşleri” temsil eden ve “Yeniden Doğuş” anlamına gelen Nahda Partisinin lideri Gannuşi bu baharın tek Tunus’da yeşermesine öncücük etmiş bir politikacı.

Yüzde 42 oyla iktidara gelmiş olmasına rağmen, kendi tabanından yükselen “şeriat isteriz” çığlıklarına kulaklarını tıkayan ve Tunus’ta kalıcı demokrasiyi sağlamak amacıyla muhalefetle birlikte yeni anayasa düzenleyen Gannuşi bununla da yetinmedi.

Ülkede laik düzenin kaldırılması için, aşırı dincilerin kışkırtmalarına karşılık, Nahda olarak 2014 seçimlerinde aday çıkarmayarak Anayasayı birlikte hazırladıkları laik bir aktivist olan Muhammed Munsif Mazruki’nin de Cumhurbaşkanı seçilmesini sağladı.

Gannuşi bu politikayı uygularken “ülkenin ve halkın menfaati için uzlaşmanın bir ‘amentü’ değeri taşıdığını” sürekli dile getirdi.

Bu görüşün tam tersini savunan Mısır’daki Müslüman Kardeşlerin (İHVAN) lideri Mursi’nin iktidara gelmesinden sonra ülkeyi sürüklediği macera ortada duruyor.

İşin ilginç yanı, Gannuşi, Erdoğan’ın Türkiye’de bulunmadığı bir sırada Ankara’ya geldi. Başbakan Davutoğlu ile bir görüşme yaptı ve sessizce Türkiye’den ayrıldı. AKP’nin ileri gelenleri Tunus’lu Müslüman Kardeşler liderini yeterince “Müslüman” bulmamış olacaklar ki bu ziyareti kamu oyuyla paylaşmayı pek istemediler. Belki de ziyareti Erdoğan’ın Türkiye’de bulunmadığı bir tarihe kasten denk getirdiler.

Malum bizimkiler, Müslüman Kardeşler dendiği zaman, Mursi tipi bir iktidarı Gannuşi’nin “ülkenin ve halkın çıkarı için uzlaşma bir ‘amentü’ değerindedir ilkesine” tercih ediyorlar da!

AMERİKA SANKİ SURİYE’DE RUSYA’YI TUZAĞA DÜŞÜRÜYOR

Amerikan yönetimi; başta “eğit-donat” seçeneği olmak üzere, Ankara Yönetimi tarafından Esad Rejimini devirmek için önerilen hiçbir teklifin işe yaramadığını anladıktan sonra hızla Türkiye’nin politikalarından uzaklaştı.

Zaten, görünüşte; Suriye’de bir yandan Rusya’nın arkasına saklanmışken, bir yandan da PYD üzerinden Kürt kartını elinde tutmaya çalışıyor.

Anlaşıldığı kadarıyla, Washington, Rusya ve İran desteğindeki Rejim Ordusunun ilerleyişinden de pek sıkıntılı görünmüyor. Hatta, karmakarışık bir sürü İslami örgütten oluşan, çok sayıdaki muhalif grubun Esad tarafından ortadan kaldırılması belli ki Amerika’nın şu an için işine geliyor.

Bir an için düşünün ki; bu kadar karmaşık yapıya sahip muhalifler, Esad rejimini devirdiler. Bir araya geldiklerinde nasıl bir düzen kuracaklar? Liderleri kim olacak? Irak’taki gibi mezhep çatışması Suriye’yi kaça bölecek?

Bu soruları cevaplandırmak günümüz için çok zor. Bu nedenle, Türkiye tarafından düşürülen uçağın intikamıyla şahlanmış, Rus saldırıları, günümüzde Ankara politikalarının tam aksi yönünde hız kazanıyor. Putin desteğiyle, Rejim Ordusu, muhaliflerin aleyhine toprak elde ediyor. Ayrıca, Ankara Yönetiminin, Türkmenler dahil, muhalif güçler üzerindeki etkisini kırmaya çalışıyor.

Ve şu an için de başarılı gözüküyor.

Peki Rusya nereye kadar gidecek? Ya da başka bir deyişle, Amerika, Rusya’nın Suriye’deki hakimiyetine ne zamana kadar göz yumacak?

AMERİKA RUSYA’YI TEHDİT OLARAK GÖRÜYOR

Belki de bu soruların yanıtlarını, ABD Savunma Bakanı Ashton Carter’in gene geçen hafta yaptığı açıklamasının satır aralarında bulmak mümkün.

Ashton; “Rusya’nın Avrupa’da daha büyük tehdit haline geldiğini” belirterek Amerika’nın Avrupa’daki savunma bütçesini 2017 yılında, 789 milyon dolardan 3,2 Milyar dolara çıkaracaklarını dile getirdi.Yani tam dört misli bütçe artışı öngörüyor Washington Yönetimi.

Ve bu paranın; “Rusya’ya komşu ülkelere yönelik tehditlere karşı” silah yardımı da dahil her türlü harcamalarda kullanılacağını da sözlerine ekliyor ABD Savunma Bakanı.

Şimdi bu açıklamadan sonra, çıkın işin içinden. Türkiye, NATO içinde Rusya’ya karşı en önemli müttefik değil mi? Türkiye’nin, açıkça tavır almasına karşılık, Suriye’de PYD ile Amerika sarmaş dolaş görüntü vermeye devam ediyor. Hemen akla gelen soru şu:yarın Avrupa’ya yönelik tehditi bertaraf etmek gerektiğinde yanınızda Türk Ordusu yerine PKK ve PYD güçleri mi sizinle birlikte olacaklar?

Madem ki Rusya, Avrupa’da büyüyen bir tehdit, Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’i ve de Orta Doğu’yu kontrol altında tutunca NATO için “kardeş ve dost” bir ülke mi sayılacak!

Sorular çok da bize göre, Amerika, Suriye’yi Rusya’ya süpürttükten sonra mümkün olduğunca fazla aktörlerden temizlenmiş bir Suriye’de son sözleri söyleme peşinde. Bu aktörlere zamanı gelince PYD’nin de dahil edildiğini görünce şaşırmamak gerekir aslında.Sam Amca bu tür tiyatroları çok sever ezelden beri!

Türkiye’ye gelirsek…Halep ve civarından yola çıkarak Türkiye’ye göç etmek için yürüyen on binlerce insanın görüntüsü yürek sızlatıyor.

Ama asıl yüreğimizi yakan, dış politikayı hamaset yüklü nutuklarla yürüteceğini zanneden Ankara Yönetiminin, Halep’te gelinen noktayla, Suriye politikasının iflasının tescil edilmiş olmasıdır. Keşke bu iflas Suriye politikasıyla sınırlı kalsa!