12 Eylül’ün bu yıl 45. yıl dönümü. 27 Mayıs Darbesi ve 12 Mart Muhtırası'nın ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke tarihinde yönetime yönelik gerçekleştirdiği üçüncü darbesinin etkileri günümüzde dâhi sürüyor.
1970’lerde gerçekleşen sağ ve sol çatışmanın, Kenan Evren’in açıklamasıyla “iç savaş ve kardeş kavgası”nın bir anda kesildiği darbe sonrası resmî rakamlara göre 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi askerî mahkemelerce yargılandı, cezaevlerinde ise işkence sonucu 171 kişi olmak üzere yaklaşık 300 kişi öldü. 1 milyon 683 bin kişinin fişlendiği darbe sürecinde, 1982 Anayasası yüzde 91,37 oy oranı ile kabul edildi.
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezasının istendiği, 31 gazetecinin cezaevine girdiği, 3 bin 854 öğretmenin, üniversitede görevli 120 öğretim üyesinin ve 47 hâkiminin işine son verildiği 12 Eylül Darbesi’nden sonra 2010’da yapılan referandumla darbe sorumlularının yargılanmasına karar verilse de darbeye katılan Kenan Evren, Nurettin Ersin, Nejat Tümer, Tahsin Şahinkaya, Sedat Celasun, Bülent Ulusu, Haydar Saltık’ın hayatını kaybetmeleri ile mevcut davalar düştü.
12 Eylül’de yaşananların edebiyata yansımasının önemli örneklerinden birisi ile Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun ‘General Uçtu’ romanı oldu. 2014 Yunus Nadi Roman Ödülü’ne değer görülen General Uçtu, 1940’larda başlayıp 2000’li yıllara uzanan süreçte Köy Enstitüsü mezunu Harun Bey ile kendi gibi öğretmen eşi Münevver Hanım ve ailesinde yaşanan değişimleri konu alıyor. Darbe nedeniyle sol görüşlü oğlunun idam edildiğine tanık olan Harun Bey’in mizacına aykırı bir şekilde, darbeyi düzenleyen “general”e zamanla büyüyen hıncını ve sonrasında yaşananlara odaklanan roman, aslında milyonların aklında ve vicdanındaki “hesap sorma” isteğinin ulaşabileceği kademeyi de sorgulatıyor. Şans eseri ailesiyle gittiği tatil yöresinde karşılaştığı “general” ile hesaplaşma fırsatı yakalayan Harun Bey hiç tahmin etmediği bir sona sürükleniyor. Cumhuriyetin yakın tarihine ilişkin çok katlı bir anlatı sunan ve bu yıl Yapı Kredi Yayınları etiketiyle tekrar okurlarıyla buluşan ‘General Uçtu’yu Mehmet Zaman Saçlıoğlu 24 Saat’e anlattı.
'General Uçtu' romanı, 1940’lardan 2000’lere uzanan geniş bir zaman dilimini kapsıyor. Bu hikâyeyi yazmaya sizi ne yöneltti? Çıkış noktası neydi?
Tiyatrocu arkadaşım Ayhan Kavas’ın, bir oğlu darbede asılan bir köy enstitülü öğretmen emeklisi babanın generali kaçırıp intikam almasıyla ilgili bir senaryo yazmamı istemesi üzerine bu romanı düşünmeye başladım. Senaryo bildiğim bir teknik olmadığı için roman olarak yazdım. Roman, yazdıkça kendini ortaya çıkardı. Generalin ele geçmesine neden olan oyun ve final kısmı benim için de sürpriz oldu. Roman kendisi aktı, sonuçlandı diyebilirim.
Harun Bey’in karakterinde idealler ile hayal kırıklıkları arasında sıkışmış kuşakların izlerini görüyoruz. Onun iç çatışmasını yazarken en çok ne zorladı sizi?
Demokrat Partiyle birlikte Atatürk devrimlerinin hızının kesilmesi ve tersine dönmesi o dönemin birçok aydını gibi Harun Bey’in de temel sancısı. Bu sancıyı özellikle Cumhuriyetin kurucu kuşağından sonra gelen iki kuşakta çok izledim. Harun Bey yaşam hakkını kutsal gören hümanist bir insan. Aslında Generali öldürmekten çok, yapacağı eylemin adalet mekanizması ve iktidarlar üzerinde bir ders niteliğinde olacağını düşünüyor. Hukuk sistemi ve iktidarlar adaleti sağlayamazsa bireysel adalet arayışları ortaya çıkar ve bu da hukuk sistemine, toplumun adalet anlayışına zarar verir diyor. Bu eylemi hem istiyor hem istemiyor. Roman boyunca adalet diye haykıran insan, generalin ölümü üzerine başka bir vicdan muhasebesine düşüyor doğal olarak.
Romanın hiçbir bölümünde zorlandığımı söyleyemem. Rahat yazdığım bir romandı, çünkü her karakter kendi rolünü oynuyordu.
Kitapta travmalar sadece darbe dönemini yaşayan kuşağı değil, çocukları ve torunları da etkiliyor. Çocukların da Harun Bey’in ideallerine bakışı birbirinden ayrılıyor. Hatta aynı anne-babadan kardeşlerin yollarının bu kadar ayrılıp yabancılaşmaları gerçeğini de içeriyor. Bu kuşaklar arası aktarımı nasıl kurguladınız? Ve aynı anne-babadan olmasına rağmen birlikte büyümelerine rağmen kardeşler nasıl olur da apayrı bireyler olur? (Kitaptan belki biraz bağımsız bir soru ama görüşünüzü merak ettim)
Aynı aileden kişilerin, kardeşlerin birbirinden farklı olması çok rastlanan bir durum. Hatta kardeşlerin bazen birbirine hiç benzemediğini de görüyoruz birçok ailede. Bu çok doğal. Anne ve babanın her çocukta yansıması da aynı değil. Kimi çocuk deneyimlerinden yararlanıyor anne babasının, kimi çocuk baş kaldırıyor. Romanın beş kardeş olarak tasarlanmasının nedeni her birinin ayrı bir rol sahibi olabilmesi ve böylelikle farklı görüş ve düşüncelerin sergilenebilmesi. Bu aile, bir ölçüde toplumun kendisi gibi. İçlerinde apolitik de var, çıkarcı, kaypak da, romantik de, anaç ve yapıcı bir karakter de, ideallerine bağlı ölüme gidebilen de…
Vicdan, pişmanlık, intikam gibi temalar hem politik hem de bireysel düzlemde işleniyor. Sizce Harun Bey’in iç sesi en çok hangi duyguyla yankılanıyor?
Duygular değişen durumlara ve ilerleyen zamana göre değişebilir. Harun Bey’in duyguları da zaman içinde; generali yakaladıktan önce ve sonra da değişik sanırım. Hem intikam istiyor hem adalet istiyor, intikamın doğru olmadığını biliyor ama bir öğretmen olarak topluma bir mesaj da vermek istiyor. Kendisi öldürseydi ne olurdu bilmiyorum, ama bir başka oğlunun katil olması onun da (benim de) beklemediğim bir şeydi. Kader demeye dilim varmasa da olayların akışı diyelim buna.
Harun Bey ve Münevver Hanım, Köy Enstitüsü mezunu idealist öğretmenler olarak çiziliyor. Bu karakterler aracılığıyla neyi hatırlatmak ya da kayda geçirmek istediniz? Sizce bugün o kuşağın eğitime ve topluma kattıkları yeterince anlaşılabiliyor mu?
Köy Enstitülerinin kapatılması ülkemize yapılan kötülüklerin en büyüklerinden biridir. Bir ulusun köyden kalkınmasının örneği olacaktı bu dahiyane proje. O zaman için çok doğruydu. Köy ağırlıklı bir nüfusumuz vardı ve köylüyü uyandırmak feodalizme, tarikatlara, köy ağalarına karşı önemli bir adımdı. Bunu yine ağalar engelledi. Yazık ki CHP’nin tek parti döneminde başladı bu iş ve Demokrat Parti ile son nokta koyuldu. Bugünün gençlerine unutturulmaya çalışılan Cumhuriyetin önemli hamlelerinden biriydi. Bilen biliyor ama dünya ekonomik ilişkileri öylesine değişti ki, artık köyden kalkınma mümkün değil. Bilime ve endüstriye yatırım yapılması gerek. Köy Enstitüsü projesi kendi döneminin gerçeklerine uygun idi. Bugün de toplumu uyandırmanın başka yolları bulunmalı.
Roman boyunca Türkiye’nin siyasal tarihine çok katmanlı bir tanıklık sunuyorsunuz. 1980 darbesine ilişkin işlenebilecek birçok yaşantı ve konu var. Sizce edebiyat 1980 darbesini yeteri kadar ele alıyor mu? Veya 1980 darbesinin yarattığı travmalarla yeterince yüzleşilebildi mi?
Bazı kitaplar yazıldı ama edebiyatımızın bu büyük çöküntüyü yeterince irdelediğini sanmıyorum. Dediğiniz gibi çekilen çok acı, ele alınabilecek çok konu var darbelerle ilgili. Belki de yazarlar bu karabasanı yeniden hatırlamak ve hatırlatmak istemiyordur.
General Uçtu yeniden yayımlandı. Sizce bu roman bugünün Türkiye’sine nasıl sesleniyor? Romanı bugün yeniden kaleme alsaydınız, neleri farklı yapardınız?
Romanı yazdığım dönem çok eski değil. Bundan on yıl kadar öncesi. Yani aynı iktidar vardı ülkede. O zaman askeri vesayete karşı idiler, bu savla tek adam rejimini getirdiler, ama aslında birbirlerinden farkları yok. Bizim gibi düşünmezsen, bizden değilsin, bizden değilsen harcanabilirsin. Bugün de romanın akla ve vicdanlara etki yapabildiğini sanıyorum çünkü çok temel konulardan söz ediyor. Adalet, vicdan, eşitlik, hukuk, vb. Bugün bu romanı yeniden yazmazdım, yazdım ve bitti. Kendi gerçekliğiyle bir yeri olabilirse edebiyatımızda olacak.
Bu romanı yazdıktan sonra sizde en çok hangi duygunun izleri kaldı?
Ben o günleri yaşadığım ve çevremde bu acıları çeken çok insan olduğu için bende romanın değil, o günlerin izleri kaldı. Haksızlığın, hukuksuzluğun, buyrukçuluğun, ben yaptım oldu’nun ve sonrasında gelen, bugünün iktidarına kapıyı açan Özal döneminin, 90’ların Çiller karanlığının, bunların izleri daha derin kaldı bende. Roman bir oyun, ötekiler gerçek.
Türkiye’deki seçmenin karşıt görüştekilere ilişkin sert görüşleri ve yorumları hep vardır. Fakat bu yorumların uygulamaya geçirilmesi o kadar da kolay değildir; vicdan, korku gibi duygular devreye girer. Fakat Harun Bey gibi bir kişinin giriştiği eylem sizce hangi duygu ve akıl koşullarında gerçekleşti?
Yaşlanmıştı Harun Bey ve yukarıda da söylediğim gibi topluma, iktidara, hukukçulara bir mesaj vermek istiyordu. Onun asıl amacı oydu. Adalet sağlanamazsa, kişiler adaleti kendileri sağlar bu da adalet sisteminde yara açar. Bunu göstermek istiyordu Harun Bey. Yaşlanmıştı ve hayattan beklentisi de kalmamıştı. Aslında kalp krizi geçirmesi de bu işin adamı olmadığının bir kanıtı. Öyle serin kanlılıkla adam öldürebilecek biri değildi. Hümanist bir öğretmendi. Öğrencilerine yapacağı işin tam tersini öğretiyordu. Yok etmeyi değil, var etmeyi. General de yaşlıydı, yani onun için de bundan sonraki hayatın bir değeri yoktu. O yüzden General Harun Bey’e sert cevaplar verebiliyordu.
“General” in gerçek yaşamdaki yansımasının güç elindeyken aldığı kararların çoğunluk tarafından mazur görüldüğü, devlet güvenliğinin gerekliliği olarak ilişkilendirildiği dönemler de oldu. Fakat halk yanlış kararların doğurduğu travmaları yine bire bir yaşayan taraf. Sizce gücü elinde tutanın ardından sürüklenme davranışı toplumdaki hangi özelliklerden kaynaklanıyor? Bundan kurtulmak için ne yapılmalı?
Toplumumuz yazık ki yeterince olgunlaşamadı. Genel eğitim düzeyimiz çok düşük. Despot İktidarlar ve uluslararası kapitalizm bir toplumun gelişmesini istemez. Bir de genlerimize sinmiş “kulluk” kavramı var. Dinsel inancımız nedeniyle önce Allah’ın kuluyuz, sonra peygamber bizim efendimiz. Bu baştan kabuller kulluk kavramını benimseye neden oluyor ve bir ailede babanın patronluğu gibi, iktidardaki liderin reisliği, egemenliği kabulleniliyor. Masallara inanmaya hazır bir toplum bizimki. Şeyh uçmaz, mürit uçurur derler. Hiçbir mürit, şeyhin uçtuğunu bir de ben göreyim diyemez. Köy enstitüleri, bana uçtuğunu kanıtla diyebilecek insanları yetiştiriyordu. Eğitim tabii ki çok önemli. Ama akla ve bilime dayalı eğitim. Bir de örgütlenme önemli. Eğitilmiş kişilerin örgütlülüğü bu açmazdan kurtulmanın tek yolu.
Kitabı okurken beyaz perdeye çok yakışacağını düşündüm. Sizce mümkün mü?
Evet, mümkün tabii, bir öneri olursa neden olmasın?




