Geçen gün Ekşi Sözlük’te “Yemek fiyatlarının çıldırmış olması” başlığını görünce merak edip içeriğe baktım. Bir kullanıcı bin lirayla alınabilecekleri sıralıyordu: Airfryer, kaban, 1,5 porsiyon et döner menü, ütü, yarım kilo soğuk baklava, hatta uçak bileti…
Liste uzadıkça gözümde absürt bir tablo belirdi: Ütüyle döner aynı sepette, pastayla uçak bileti yan yana.
Bu yalnızca komik bir yan yana geliş değil; fiyat algısının çöküşünün fotoğrafı. Çünkü fiyat sadece bir etiket değildir, hayatı kıyaslama aracıdır.
Orta sınıfın çöküşü
Türkiye uzun yıllar “orta sınıf ülkesi” olarak anıldı. Çalışkan, tutumlu, ayağını yorganına göre uzatan, ekonominin görünmez kahramanları… Orta direk, hem tasarruf hem tüketim dengesiyle toplumsal istikrarın sigortasıydı. Tasarruf kültürümüz güçlü olmasa da, bu dengeden beslenen geniş bir orta sınıf vardı.
Bugün o denge yok. Politika tercihleriyle kalıcı hale gelen yüksek enflasyon, yalnızca maaşları eritmedi, orta sınıfın alışkanlıklarını da kökünden değiştirdi.
Teorem
Ben orta sınıfın çöküşünü en görünür kılan olguyu Algılanamayan Fark Teoremi ile açıklıyorum. Bu teoremi daha önce de çeşitli vesilelerle anlatmıştım; ama enflasyonun bugünkü seviyesinde etkisi çok daha görünür hale geldi.
Adını benim koyduğum ‘Algılanamayan Fark Teoremi’, kabaca şunu söylüyor:
Enflasyon yükseldikçe, insanların “fiyat farkını hissedebilme eşiği” büyüyor. Belli bir tutarın altındaki fark, karar verirken fiilen yok sayılıyor.
Eskiden 350 lira verip yemek yiyenle 500 lira harcayan arasında anlamlı bir fark vardı. O 150 lira somuttu: bir sinema bileti, bir aylık ulaşım kartı, bir-iki fatura… Bugün aynı 150 lira alternatif bir ihtiyacı karşılamıyor. Fark yalnızca kâğıt üzerinde var.
İşte tam burada Algılanamayan Fark Teoremi devreye giriyor. Fiyatlar yükseldikçe aradaki tutarlar hayat içinde küçülüyor; bir noktadan sonra ne kadar büyük olursa olsun anlamını yitiriyor.
Tüketici için soru artık “350 mi 500 mü?” olmuyor.
Soru şu hale geliyor:
“Zaten hiçbir şeye yetmeyecek bir 150 liraya mı tutunayım, yoksa kafamı bir akşamlığına dağıtayım mı?”
Geçmişte tüketim bir tür gösterişti; başkalarına “ben buradayım” demenin yolu. Bir kahve zincirinde oturmak, dışarıda yemek, hafta sonu küçük kaçamaklar… Hepsi hafif bir statü işaretiydi. Bugün aynı tüketim bir savunma hattına dönüşmüş durumda. Bir kahve, bir kitap ya da dışarıda yenen sıradan bir yemek artık sadece bir harcama değil.
İnsanlar bunları statü için değil; kimliğini korumak, gündelik hayatın ağırlığından kısa bir süreliğine kaçmak ve enflasyon karşısında hâlâ ayakta durabildiğini kendine kanıtlamak için yapıyor.
Kıyamet harcaması
Bu psikolojiden bir adım sonra kıyamet harcaması başlıyor:
“Nasıl olsa param eriyor; geleceğe sakladığım her kuruş yanacak. Bari bugünü kurtarayım.”
Tasarrufla tüketim arasındaki köprü yıkıldığında insanlar geleceği iptal ediyor. Emeklilik, birikim, “ileride ev alırım, çocuk okuturum” hesabı rafa kalkıyor. Yerine şu duygu geliyor:
“Bugün kendime küçük de olsa bir şey alayım; yarını yarın düşünürüz.”
Algılanamayan Fark Teoremi ile kıyamet harcaması tam burada birleşiyor.
Farkın hayat içindeki karşılığı silindikçe o fark üzerinden yapılacak tasarruf da anlamını kaybediyor. Aradaki fark artık “gelecek için bir tuğla” değil, “bugün için küçük bir teselli” haline geliyor.
Bu tablo yalnızca tüketici davranışını değil, üreticinin kararlarını da çarpıtıyor. Fiyat algısı kaybolduğunda esnaf hangi fiyatın kabul göreceğini bilemiyor; talep öngörülemez hale geliyor. Sağlıklı fiyat sinyali alamayan üretici ya maliyetlerinin çok üzerinde fiyat dayatıyor ya da sürdürülemez zararlarla ayakta kalmaya çalışıyor.
Sonuçta piyasa, “fiyatın rehberlik ettiği” bir düzen olmaktan çıkıyor; herkesin el yordamıyla yolunu bulmaya çalıştığı sisli bir alana dönüşüyor. Enflasyon sadece alım gücünü değil, üretim disiplinini de aşındırıyor.
Ve bu kaos hem Algılanamayan Fark Teoremi’nin anlattığı algı çöküşüyle hem de kıyamet harcamasıyla birleşip enflasyon sarmalını yeniden besliyor.
Orta direk giderse
Orta sınıfın pusulası kaybolduğunda toplumun dengesi de kaybolur. Çünkü orta direk yalnızca ekonominin değil, demokrasinin de taşıyıcısıdır.
Kurumlara güveni, hukuka bağlılığı, sandığa inancı ayakta tutan kesim büyük ölçüde bu sınıftır.
Ve asıl mesele 150 lirayı ödemek ya da ödememek değildir. Asıl mesele, o farkın yerine koyabileceğimiz hiçbir anlamın kalmamasıdır.
Fark anlamını kaybettiğinde tasarrufun, plan yapmanın, geleceği düşünmenin de anlamı kalmaz.
Kıyamet harcamasının arkasındaki cümle tam da budur:
“Gelecek yoksa, gelecek için birikim de yok.”
Eğer fiyat istikrarı geri gelmezse, ütüyle dönerin aynı sepete girmesi komik bir anekdot olarak kalmayacak. Bu kayıp kalıcı hale gelecek; orta sınıfın erozyonu, demokrasiden kültürel hayata kadar her alanı içten içe kemirecek.
Algılanamayan Fark Teoremi’nin en ağır sonucu da burada ortaya çıkıyor:
Orta sınıfın pusulası kaybolduğunda toplumun dengesi de kaybolur…