Bankacılık sektörünün 5 aylık kârı 421,8 milyar TL’ye yükseldi
Bankacılık sektörünün 5 aylık kârı 421,8 milyar TL’ye yükseldi
İçeriği Görüntüle

Tarım ve Orman Bakanlığının düzenlediği "AI Tomorrow Summit 2026" zirvesinde, tarımda dijital dönüşümü hızlandırmayı amaçlayan yeni bir strateji belgesi tanıtıldı. Bakanlık, tarımsal üretimi bir "millî güvenlik meselesi" olarak ele alırken bu alanda sivil havacılık ve savunma sanayisinde kullanılan teknolojilerden yararlanmayı hedefliyor.

Tümgeneral Ateş Mehmet İrez

Sivil havacılık ve tarım teknolojileri alanında çalışmalar yürüten emekli Tümgeneral Ateş Mehmet İrez, iklim değişikliği ve dijitalleşmenin tarımsal üretime etkilerini 24 Saat'e değerlendirdi

Gıdanın küresel ölçekte stratejik bir güç haline geldiğini belirten İrez, sahada atılması gereken adımları da sıraladı. İrez; tarımda dronların güvenli kullanımından verilerin korunmasına, yerli altyapının güçlendirilmesinden gençlerin sektöre kazandırılmasına kadar birçok noktaya dikkat çekti.

"TARIMSAL ÜRETİMDE KIRILGANLIK YALNIZCA REKOLTEYLE SINIRLI DEĞİL"

Bakan Yumaklı, tarımsal üretimi sınır güvenliği gibi bir “milli güvenlik meselesi” olarak tanımladı. Bir ülkenin gıda arzında kendi kendine yetebilmesi, o ülkenin bağımsızlığı ve güvenliği açısından tam olarak ne ifade ediyor?

Bahsettiğiniz “kendi kendine yeterlilik” başlı başına tartışmalı bir kavram; bu yüzden onu kesin bir sonuç gibi değil, üzerinde durulması gereken bir mesele olarak ele almakta yarar var. Gıdayı askerî, enerji ve ekonomik güvenliğin yanına dördüncü bir güvenlik sütunu olarak gören yaklaşım giderek güçleniyor; bizim de paylaştığımız ve savunduğumuz bir görüş bu. Artan nüfus, tarım alanlarındaki kayıplar ve iklim değişikliği gibi etkenler gıda arzını giderek zorluyor. Son yıllar somut biçimde gösterdi ki kendi halkını besleyemeyen ülke, gıda açısından dışa bağımlı ve dolayısıyla baskıya açık hale geliyor. Salgın döneminde uygulanan gıda ihracatı kısıtlamaları, Ukrayna Savaşı'nın Karadeniz tahıl koridorunu kesintiye uğratması, gübre ve enerji fiyat şokları gibi örnekler gıdanın bir pazarlık ve baskı aracına dönüşebileceğinin kanıtı.

Yine de yeterliliği yalnızca rekolte gibi çıktılarla ölçmek eksik kalır. Mesele yalnızca tohum, gübre, ilaç ve enerjide dışa bağımlılık değil; aynı zamanda mevcut toprağı ne kadar doğru ve koordineli kullandığımız. Doğru ürünü doğru yerde seçmek, suyu doğru yönetmek, daralan tarım arazisini verimli tutmak, çiftçiye ürün konusunda yol gösteren bir danışmanlık zemini kurmak, hepsi aynı denklemin parçası. Kısacası kırılganlık çoğu zaman dekarda değil; bir yanda girdi bağımlılığında, özellikle gübre, ilaç ve enerjide; diğer yanda kendi alanımızdaki üretimi ne kadar verimli ve koordineli yönettiğimizde saklı.

ZİRAİ İHA'LARDA EĞİTİM VE SERTİFİKASYON ADIMI

Türkiye’de bazı üreticiler tarlalarında ilaçlama yapmak için halihazırda İHA kullanıyor. Bakanlığın yeni strateji planında bahsettiği İHA ve yapay zeka entegrasyonu, şu an sahadaki mevcut uygulamalardan farklı olarak ne gibi yenilikler getirecek?

Bugün birçok üretici ilaçlama için zirai İHA, yani zirai insansız hava aracı (ZİHA) kullanıyor. Türkiye’de bu alanda henüz kurumsal bir yerli üretici olmadığı için araçların çoğu ithal. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün sınıflandırmasında bunlar İHA-1 ve İHA-2 kategorisine giriyor; sahada her iki sınıf da yaygın ve ticari ya da zirai kullanım için pilot sertifikası gerekiyor.

Sahada gözlemlediğim birkaç nokta tabloyu özetliyor. Dron; bugün ilaçlama, rekolte tahmini, hastalık takibi ve gübrelemede kullanılabiliyor. Örneğin, hastalığı tespit edip tarlanın yalnızca o bölgesini ilaçlamak çok daha az ilaç ve su demek. Ama çiftçi ürünüyle risk almak istemediği için çoğu zaman tarlanın tamamını, hatta gereğinden yüksek dozla ilaçlıyor. Bunun sonucu üründe pestisit kalıntısının yükselmesi oluyor. Buna bir de eğitim boşluğu ekleniyor: Operatör, dronu uçurmaya ilişkin lisansı alıyor ama bu lisans teknik ve sivil havacılık kurallarını kapsıyor. Zirai ilaçlamanın kurallarını, doğru dozu ve uygulamayı içeren bir tip eğitimi yok. Sahada bunun bedeli hatalı uygulama ve ürün yanması olarak ödendi.

Yeni vizyonun asıl katkısı tam burada, işin üstüne bir karar katmanı eklemek. Uydu ve sensör verisinden üretilen reçete haritalarıyla, tarlayı baştan sona aynı dozla ilaçlamak yerine doğru bitkiye doğru dozu vermek; yani daha az ilaç, daha az kalıntı, daha az su, daha yüksek verim. Üstelik bu mantık yalnızca ilaçlamayla sınırlı değil; aynı veri, ürün takibinden ürün planlamasına kadar uzanan daha geniş bir karar zeminine açılıyor.

Bir başka önemli boyut iş gücü. Tarımsal nüfus yaşlanırken ve kırsalda iş gücü bulmak zorlaşırken, zirai İHA’lar yalnızca ilaçlama aracı değil, azalan tarımsal iş gücünü telafi eden dijital üretim araçlarına dönüşüyor. Bir operatörün onlarca, hatta yüzlerce hektarı yönetebilmesi, uzun vadede tarımın sürdürülebilirliği açısından en az verimlilik artışı kadar önemli olacak.

Bu işin yapısal tarafında iki otorite birlikte çalışıyor: Tarım ve Orman Bakanlığı dronu zirai mücadele aracı olarak ruhsatlandırıp doz, meme tipi, uçuş hızı ve yüksekliği gibi parametreleri belirliyor; uçuş izni içinse Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü onayı gerekiyor. Bugün operatörlerin bir kısmı tam sertifikalı değil, platformlar ithal, kırsalda veri altyapısı yetersiz. Böyle bir ortamda yapay zekâ; sertifikasyon, operatör eğitimi ve veri altyapısı çözülmeden beklenen sonucu vermez, kısıtlı düzeyde kalır. Sertifikasyon, tip eğitimi, Emniyet Yönetim Sistemi, yerlileştirme ve dijital yönetim gibi süreçleri kapsayan bir yol haritası daha sağlıklı görünüyor.

HAVA SAHASI GÜVENLİĞİ İÇİN UTM SİSTEMİ ALTYAPISI

Gelecekte tarım arazilerinin üzerinde uçan zirai araç sayısının ciddi oranda artması bekleniyor. Alçak irtifadaki bu yoğun insansız hava trafiği, uçuş güvenliği açısından bir risk oluşturur mu ve bu süreç nasıl koordine edilmeli?

Bu operasyonlar genellikle 120 metrenin altında, kontrollü hava sahasının dışında yürüyor. Doğru tasarlanırsa yoğunluk artmadan sistemi kurma fırsatı var ve Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün bu yönde bir çalışması olduğunu biliyoruz. Ancak bir kontrol ve denetim mekanizması kurulmadan uçuşlar sürerse artan araç sayısıyla risk de büyür. Zirai dronlar çoğaldıkça aynı alçak irtifayı yangın ve ambulans helikopterleri gibi araçlarla paylaşmak zorunda kalacaklar. Özellikle görüş hattı dışındaki uçuşlarda çarpışma ve yakın geçiş riski hızla yükselir.

Mevcut durumu sade bir biçimde özetlemek gerekirse kayıt, uçuş izni ve hava sahası bölgeleri gibi hususları dikkate alan bugünkü uygulama görece seyrek operasyonlar için tasarlandı ve otomatik trafik bu çerçevenin sınırlarını zorluyor. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü bu alanda yeni bir yönerge yayımlamak üzere, o yürürlüğe girene kadar mevcut çerçeve geçerli.

Uygulanabilecek ve en uyumlu çözüm, gelişmiş ülkelerde takip edilen İnsansız Hava Trafiği Yönetimi (UTM), Avrupa’daki adıyla U-space. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü bu yönde adım atmış durumda, İHA trafiğine yönelik dijital bir vizyon geliştirdiğini paylaştı ve EUROCONTROL ile koordinasyon yürütüyor. Açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla bu dijital katman uzaktan kimliklendirme, coğrafi sınırlama, dinamik ayrışım ve pilotlu havacılıkla gerçek zamanlı eşgüdüm sağlayacak. Burada kritik olan zamanlama: Emniyet katmanının, yani operasyonel UTM altyapısının yoğunluk gelmeden kurulması. Sonradan yapılacak düzeltmelerle kalıcı çözüm sağlamak hem zor hem de maliyet açısından verimsizdir.

DİJİTAL TARIMDA VERİ GÜVENLİĞİ VE SAHİPLİĞİ RİSKİ

Yeni projeyle tarlalarımızdan, su kaynaklarımızdan ve uydulardan dijital ortama çok büyük veri akışı sağlanacak. Türkiye’nin stratejik tarım ve su haritalarını içeren bu dijital bilgilerin siber saldırılara karşı güvenliği nasıl sağlanmalı?

Veriye dayalı tarım, bugüne kadar ürettiğimizden çok daha kritik, değerli ve stratejik veri kümeleri üretecek. Toprak, su rezervi, verim ve ürün dağılımı verileri bir araya geldiğinde, ülkenin gıda üretim kapasitesini ve zayıf noktalarını gösteren bir harita ortaya çıkar. Bu kadar değerli bir veri doğal olarak hedef haline gelir. Tehditler de soyut değil: Verinin dışarı sızması, bozulması ya da fidye yazılımıyla rehin alınması ve hepsinden önemlisi ithal dronların tedarik zinciri riski ve bu dronlar tarafından üretilen hassas zirai bilginin imalatçı ülkeye akması.

Asıl mesele, toplanan verinin büyüklüğü ve niteliği. Zirai dron kullanımı arttıkça ürün, kullanılan ilaç, ilaçlanan dekar, kullanıcı ve çiftçi bilgisi birinci derece zirai veri oluşturacak. Bunların işlenmesi ile toprak kalitesindeki bozulma ya da ilaç kullanım örüntüleri gibi, en az kendisi kadar kıymetli ikincil veri ve analizler türetilebilecek. Yani değer yalnızca toplanan veride değil, ondan üretilen bilgide.

Bu veri yüksek riskli, stratejik bir varlık ve iyi korunması gerekiyor. Bunu hangi teknik yöntemle koruyacağı devletin sorumluluk alanı. Yalnızca şu dengeye işaret etmek uygun olur: Koruma, çiftçinin erişimini zorlaştırmayacak kadar kullanışlı ama sızmayı önleyecek kadar sıkı olmalı. Bir de teknik korumadan daha az konuşulan ama en az onun kadar önemli bir soru var: Bu veri kimin? Çiftçinin mi, platformu işleten şirketin mi, devletin mi? Kim erişiyor, kim işliyor, hangi kuralla paylaşılıyor? Veriyi güvenceye almak kadar, sahipliğini ve yönetimini netleştirmek de gerekiyor.

SU KRİZİNE KARŞI YAPISAL ALTYAPI ADIMLARI

Küresel iklim krizi ve kuraklık riski karşısında, yapay zeka destekli sistemlerle su kaynaklarının verimli kullanılması, olası su krizlerine karşı Türkiye’ye nasıl bir güvence sağlayacak?

Burada gerçek bir fırsat var ama önce zemini sayılarla ve kaynaklarıyla netleştireyim. Devlet Su İşleri ve Su Enstitüsü verilerine göre Türkiye, kişi başına yaklaşık 1.300 metreküp kullanılabilir suyla uluslararası ölçütlerde “su stresi” aralığında; suyun yaklaşık yüzde 80’i sulamada kullanılıyor. Meteoroloji verileri 2025 su yılında yağışların bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 29 azaldığını gösteriyor; Dünya Kaynakları Enstitüsü ise Türkiye’nin 2040’a kadar çok yüksek su stresi riskiyle karşılaşacağını öngörüyor. Suyun en çok harcandığı yer tarım olduğuna göre, çözüm de kazanç da orada aranmalı. Sensör verisi, buharlaşma-terleme modelleri ve kısıtlı sulama gibi yapay zekâ destekli hassas sulama yöntemleri, tarla düzeyinde su kullanımını kayda değer ölçüde düşürebilir. Bunu, su ve toprak kalitesine göre ürün seçimini destekleyen teşvikler tamamlar. Yine de bunun bir araç olduğunu, tek başına garanti olmadığını hatırlamak gerekir. Su alanında çalışanların ortak vurgusu şu: Kaybın büyük kısmı yapısal; açık kanallardaki iletim kayıpları, düşük sulama randımanı, fiyatlandırma ve tahsis gibi konular. Su Enstitüsü, yalnızca sulama randımanını yükseltmenin bile ciddi tasarruf sağlayacağını belirtiyor. Bu çerçevede yapay zekâ uygulamayı tarlada iyileştirir ama iletim kaybını ya da tahsisi tek başına çözmez. Teknolojinin vaadini tam vermesi, kapalı ve basınçlı sulama altyapısı ile su yönetişimindeki iyileşmeye bağlı görünüyor.

Bir de erişim boyutu var: Hassas sulamanın ürettiği arazi bazlı su bilgisini çiftçiye sade bir uygulamayla ulaştırmak, bu kazanımı en çok ihtiyaç duyan kesime, aile çiftçisine taşımanın en pratik yolu. Sonuçta az suyla üretebilmek artık bir verimlilik ayrıntısı değil, belirleyici bir yetenek.

İ H A-11

SAVUNMA MODELİYLE TARIMDA YERLİLEŞME STRATEJİSİ

Türkiye, savunma sanayisinde yerli teknoloji üretimiyle önemli bir başarı yakaladı. Savunma sanayisindeki bu üretim modeli ve kurumsal tecrübe, tarım teknolojilerinin yerlileştirilmesi sürecine nasıl aktarılabilir?

Türkiye'nin savunmadaki başarısı; ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN ve STM gibi şirketler çevresinde kurulan ekosistem, geniş bir KOBİ ağı, araştırma-geliştirmeyi tedarikle birleştiren disiplin, sistem mühendisliği ve sertifikasyon kültürüyle örnek alınabilecek bir model sunuyor. Tarıma asıl aktarılabilir olan da bu yöntem ve disiplin.

Tam burada çift kullanımlı (dual-use) teknoloji meselesine değinmek gerekir çünkü işin can alıcı noktası burada. Bugün dünyada teknoloji üretiminin ağırlık merkezi askerî araştırmadan sivil sektöre kaydı. Sivil alanda geliştirilen bir teknoloji kısa sürede savunma yeteneğine dönüşebiliyor, literatürde buna “spin-on” deniyor. Yani akış tek yönlü değil; yalnızca savunmadan tarıma değil, tarım, lojistik ya da görüntüleme için geliştirilen sivil bir sistem de savunmaya değer üretebiliyor. Bunun pratik sonucu ise savunma sanayimiz güçlü ama asıl kazanç bu teknolojinin sivil şirketlere de akması ve orada da desteklenmesiyle gelir. Çift kullanımlı teknoloji yalnızca kontrol edilecek bir risk değil, doğru yönetildiğinde güçlü bir avantaj. Bunun için de devletin yanında üniversiteleri, teknoloji girişimlerini ve yazılım şirketlerini içine alan, ekosistem temelli bir yaklaşıma ihtiyaç var.

Buradaki sorun, bu modeli tarıma uygularken karşılaşılacak zorluklar. Savunmada tek ve baskın bir müşteri var: Devlet, Savunma Sanayii Başkanlığı ve garantili alım. Tarımda tablo bambaşka; alan, büyük çoğunluğu aile işletmelerinden oluşan, milyonlarca dağınık ve fiyata duyarlı üreticinin alanı. İki yıllık MANA tecrübemde sahada gördüğüm de buydu. Bireysel çiftçi çoğunlukta ve büyük bölümü analiz ya da öngörüye dayanmadan, geleneksel yöntemlerle üretim yapıyor. Bu gerçek hem talebin neden kolay toparlanamadığını hem de yapay zekânın getireceği analiz katmanının neden aynı anda hem gerekli hem de benimsenmesi zor olduğunu birlikte açıklıyor.

Bu nedenle savunma sanayisinden talep modeli değil, yöntem aktarılmalı. Tarım teknolojisinin de kendi yönlendirici mekanizmasına ihtiyacı var: Talebi toparlayan, standardı koyan, araştırma-geliştirmeyi pazara bağlayan, savunmadaki başkanlığın oynadığı role benzer bir koordinasyon yapısı. Platform yeteneğimiz var; çoğu zaman eksik kalan kavram, yönetişim ve entegrasyon katmanı.

Somutlaştırmak gerekirse kurumsal işletmeler zaten kendi kârlılık ve verimlerini en üst düzeye çıkaracak tedbirleri alıyor; asıl boşluk, çoğunluğu oluşturan aile çiftçisinde. Önerim, Bakanlık eliyle çiftçinin telefonuna indirilebilecek sade bir karar destek uygulaması: Arazinin su stresi ve verimlilik durumunu, seçmeyi düşündüğü ürünlere göre olası rekolteyi ve fiyatı, hatta o ürünlerle arazinin uzun vadeli verimlilik sürekliliğini gösteren bir araç. Böylesi hem tarladaki verimi artırır hem de neyin, nerede, ne kadar ekileceğini ülke ölçeğinde akılcı kılar. “Yönlendirici mekanizma” dediğim şeyin çiftçiye dokunan en somut yüzü budur.

TARIMDA 'DERİN TEKNOLOJİ' VE YENİ KARİYER YOLLARI

Bakanlık, tarımdaki bu teknolojik dönüşümün genç neslin gayretiyle gerçekleşeceğini vurguluyor. Savunma alanında kendini kanıtlamış nitelikli genç insan kaynağını, tarım teknolojileri ve akıllı üretim alanına çekmek için nasıl bir teşvik modeli kurulmalı?

Türkiye, TÜBİTAK, TEKNOFEST, savunma sanayii ve üniversiteler üzerinden otonomi, yazılım ve sistem becerilerine sahip bir insan kaynağına sahip. Asıl soru, bu yeteneğin nereye aktığı. Yetenek üç şeyi izler: Prestij, problemin anlamı ve karşılık. Tarım çoğu zaman “düşük teknoloji” diye okunuyor; savunma ve teknoloji ise “yüksek teknoloji”. Bu algı kırılmadan yeteneğin tarıma akması zor.

Önerim, tarım teknolojisini çiftçilik olarak değil, otonomi, yapay zekâ, biyoteknoloji, su teknolojisi gibi hususların da dahil olduğu stratejik derin teknoloji olarak yeniden çerçevelemek. Pratik kaldıraçlar bellidir: Rekabetçi ücret, TÜBİTAK gibi kurumlar üzerinden ayrılmış araştırma-geliştirme fonları, tarım teknolojisine özel kuluçka ve girişim ekosistemi, üniversite-sanayi programları ve gıda ile su güvenliğini “bir mühendisin kariyerini adamaya değer bir problem” olarak sunmak. Burada da çift kullanımlı teknolojinin avantajı işliyor: Aynı genç yeteneğin hem savunmaya hem tarıma değer üretebileceği bir ekosistem, ikisini birden güçlendirir. Kısacası yeteneği çeken şey slogan değil; anlamlı problem, ciddi bütçe ve gerçek bir kariyer yolu.

"TÜRKİYE'NİN KONUMU UMUT VERİCİ"

Gelecekte otonom araçların, İHA’ların ve yapay zekanın yönetimde olduğu bir tarım ekosistemi öngörülüyor. Önümüzdeki 20–30 yıllık süreç dikkate alındığında, tarımdaki bu dijital dönüşüm ‘dünyadaki güç dengelerini ve ülkelerin kendi kendine yetebilme vizyonunu’ nasıl şekillendirecek?

Gıda üretimi giderek bir teknoloji alanına dönüşüyor. İklim değişikliği ekilebilir alanı ve suyu daralttıkça, az suyla ve az girdiyle daha çok üretebilmek stratejik bir güç haline gelecek. Gıda; enerji ve veri gibi, jeopolitik bir kaldıraca dönüşüyor. Tarım teknolojisi alanına özellikle otonomi, yapay zekâ, tohum ve genetik, su yönetimi, veri gibi hususlarda hâkim olan ülkeler dayanıklılık ve etki kazanacak, başkasının platformuna bağımlı kalanlar ise yeni bağımlılıklar devralacak.

Türkiye’nin konumu umut verici. Coğrafi ve iklimsel avantaj ile kanıtlanmış savunma-teknoloji tabanı bir araya geldiğinde, bölgesel bir tarım teknolojisi gücü olma potansiyeli var. Ama bir koşulla: Gıda ve gübredeki eski bağımlılığı; ithal platform, yabancı yapay zekâ ve bulut, dışa bağımlı tohum ve genetik gibi yeni bağımlılıklara taşımamak. Bunun anahtarı da sivil ile askerî teknolojiyi birbirine bağlayan çift kullanımlı akışı kendi ekosistemimiz içinde tutabilmek. Kapanışta şunu söylemek isterim: Geleceğin kendine yeterliliği yalnızca rekolteyle ya da tonajla değil, o üretimin arkasındaki teknolojiyi kimin kontrol ettiğiyle ölçülecek. Tarım teknolojisi kümesini elinde tutan, gıda özerkliğini de elinde tutacak. Asıl sınır çizgisi burada.

Emekli Tümgeneral Ateş Mehmet İrez kimdir?

Emekli Tümgeneral Ateş Mehmet İrez, Türk Hava Kuvvetleri ve sivil havacılıkta edinilmiş kırk yılı aşkın operasyonel ve yönetsel deneyime sahip bir havacılık profesyoneli. Kariyeri boyunca uçuş harekâtı, hava sahası yönetimi, planlama, eğitim ve liderlik alanlarında görev yapan İrez, askerî ve sivil havacılık ekosisteminin farklı seviyelerinde sorumluluk üstlendi. Hâlen insansız hava sistemleri ve tarım teknolojileri alanında faaliyet gösteren bir teknoloji girişiminin yöneticisi olarak çalışmalarını sürdüren İrez; İHA entegrasyonu, hava trafik yönetimi, savunma teknolojileri, açık mimari sistemler ve çok alanlı harekât konseptleri üzerine analiz ve araştırmalar yapıyor.

Muhabir: Esin Özdemir