Gazeteci ve edebiyat eleştirmeni Erdinç Akkoyunlu, Vedat Türkali Roman Armağanı finalisti olan ilk romanı 'Babamın Cinayeti Defteri’nin ardından yeni romanı 'Boğaz’ın Kıyameti' ile okur karşısına çıktı. Everest Yayınları etiketiyle yayımlanan eser, 1979 yılının kasım ayında; karaborsanın, siyasi suikastların ve sokak çatışmalarının kenti kuşattığı, 12 Eylül öncesinin en gerilimli günlerinde geçiyor.

IndeInde 1

Romanın önemli motiflerinden Independenta tanker patlamasının dönemdeki yansımaları

Romanın odağında, geçmişte işlediği cinayetin bedelini uzun yıllar cezaevinde ödeyerek tahliye olmuş, Karaköy’de derme çatma bir çatı odasında kancabaş sandalıyla hayata tutunmaya çalışan siyahi balıkçı Arap Şakir yer alıyor. Şakir’in terasına sığınan yaralı bir dağ kartalıyla kurduğu sıra dışı bağ ve onu doyurmak için fırtınalı bir günde Boğaz’a açılmasıyla başlayan olaylar zinciri; ağlarına kurşunlanmış genç bir öğrencinin cesedinin takılmasıyla bir yandan polisiye bir yana da evriliyor. Şakir’in Sansaryan Han’ın karanlık koridorlarındaki sorgularla ve faili meçhul suçlamalarıyla yüzleştiği süreç içinde, 15 Kasım 1979 sabaha karşı Haydarpaşa açıklarında 94 bin ton ham petrol yüklü Rumen tankeri Independenta’nın devasa bir patlamayla alev almasıyla bambaşka bir boyuta taşınıyor.

Metin; Şakir’in tek dostu olan çatı kilisesinin Rus Ortodoks Papazı Andreas, çıkarcı miras avukatı Vecdi, Karaköy yeraltı dünyasının karaborsa simsarı Şişman Halil ve 80 darbesine giden süreçte devlet mekanizmasının ideolojik kamplara bölünmüş aktörleri eşliğinde, toplumsal bir cinnet halini derinlikli bir insan panoramasıyla resmediyor. Tüm bu açılardan roman, sadece bir dönem hikayesi değil, İstanbul'u adeta bir karakter olarak ortaya koymasıyla kentsel hafızaya dair bir okuma da sunuyor. Kitabın başındaki detaylı İstanbul anlatımı, değişen metropole dair belgesel niteliğinde bir seyir sunmasının yanında bunu romanın bağlamından kopmadan gerçekleştiriyor. Karakterlerin farklı halleri, geçmişten roman zamanına yaşadıkları değişim; canlı kişilikler olarak karşımıza çıkmalarını sağlıyor. Yaratacağı zarar çok daha sonraki zamanlarda anlaşılacak Independenta kazasının yarası ve 1980 darbesi öncesi günlük yaşama kadar sızmış gerilim İstanbul insanlarının farklı yönlerden yaşam mücadelesi eksenininde okunuyor.

Eleştirilerinde sıkça vurguladığı "metin iklimi" ve "sadeliğin ihtişamı" kavramlarını bu kez kendi kurgusunda somutlaştıran Erdinç Akkoyunlu ile 'Boğaz’ın Kıyameti’nin konuştuk.

Boğaz’ın Kıyameti, 1979 Kasım’ının çalkantılı atmosferinde, karaborsa kuyrukları, sağ-sol çatışmaları ve Independenta tanker felaketinin gölgesinde açılıyor. Çalışmalarınıza atıfla literatürde yer bulan "metin iklimi" kavramı ışığında; bu yoğun tarihsel ve siyasal fonu kurgunun bir arka planı olmaktan çıkarıp anlatının canlı bir karakterine dönüştürme sürecinizi nasıl kurguladınız?

"1979’un çok yorgun, kirli, kanlı cinneti içinde oluşan bir başka cinneti yazmak istedim. Dönemi de alıp bir karaktere dönüştürüyorsunuz. Birgün romanlarım yabancı dillere çevrilirse, sanırım edebiyat fakültelerinde metin iklimi yaratan Türk yazar diye ders konusu olacak bir teknik bu. Dönemi iyi bilerek yapılıyor, romanın ilk ve son cümlesi arasında Tanrı yazarı oynamadan, okuru yönlendirmeden ama ipleri de elden bırakmadan uygulanıyor. Zor iştir. Gerek var mıydı? Yapabildiğim için yaptım."

Şakir gibi toplumun en alt basamağında yer alan, marjinal ve "öteki" bir karakterin iç sesini aktarırken arabesk bir acıma duygusuna ya da ajitasyona düşmemek için üslubunuzda nasıl bir denge gözettiniz?

"Boğaz’ın Kıyameti gibi metinler sembolizmi de barındırır. Okurken 1979’u görürsünüz, anlarken ise günümüzü düşünürsünüz. 1919 doğumlu Şakir. Ülkenin kurtuluş mücadelesinin başladığı yıl. Yaşar Kemal’in İnce Memed’i neden büyüktür mesela? Memed, cumhuriyetin ilanı sonrası feodalizmin değişmediği Adana kırsalının kuludur ama düzene isyan eder. Şakir de üretimden paylaşıma, siyasetten bürokrasiye bozuk düzenin en çok ezdiği kesimin temsilcisi. O yüzden siyah ile beyazın ortasında bulunuyor. Şeyh Galip diyor ki ‘Her renge boyan da renk verme.’ Arap Şakir, bizim aynamız ve bize dönmüş. Ama göreceğimiz çirkinlikleri bildiğimizden utancımızdan bakamıyoruz."

Kibirli miras avukatı Vecdi ile sokak kabadayısı Şişman Halil arasında yöntem farkı olsa da her ikisi de Şakir’in zayıflığından faydalanma peşinde. Kanun insanı ile mafyanın çıkarlarının aynı noktada buluşuyor. Biri kanun adamı biri suçlu olsa da çıkarlarda buluşmasını dönemin adaletsiz yapısını pekiştirmesi olarak okudum. Siz ne dersiniz?

"Ortada bir maddi çıkar varsa, uğruna insan katledilen ideolojiler kenara bırakılır, gücü yasal ya da yasa dışı olsun fark etmez, muktedirler pastanın peşine düşer. Romanın geçtiği dönemde devlet otoritesi ciddi şekilde sarsılmıştı. Çünkü siyaset ikiye bölünmüş, ülke çatırdamıştı. Devlet ile yasa dışı odakların çıkar ortaklıkları daha aleni ve Şakir gibi garibanlara yönelik resmi sopa göstererek daha fazla yapılıyordu. Herkes darbe olana kadar ne götürürsem diye düşünüyordu. Tam olarak selden kütük kapma yarışını anlattım."

Metin boyunca 1960 yılındaki Peter Zoranic ve World Harmony tanker kazası ile 1979’daki Independenta kazası arasında tarihsel köprüler kuruluyor. İki felaket arasındaki 20 yıllık sürede İstanbul’un yitirdiği masumiyeti ve toplumsal çürümeyi bu kronolojik kıyaslama üzerinden nasıl okudunuz? Şakir de sürekli geçmişi yad ederek bu değişimi işaret ediyor.

"İstanbul Boğaz’ı estetik olarak çok güzel ama bu bir su yolu ve Karadeniz’i dünyaya bağlıyor. Boru hatlarının olmadığı dönemde de taşımacılık yükü tamamen tankerlerin üzerinde. Boğaz’ın alt, üst, ters akıntıları var. Seyretmesi güzel ama içine girince bambaşka tanımadığınız bir aleme dönüşen bir yer. Tarih boyunca da iki korkunç kaza olmuş. Ama hafızamızdan silmişiz. Sen bu coğrafyada yaşayan yazarsan, ülkenin tarihini bilmek zorundasın ve yazmalısın da. Hugo, Notre Dame’in Kamburu’nu kilisenin eskiyip yıkılması kararı çıktığında durdurmak için yazıyor. Ne yapıyor, Paris’in hafızasını muhteşem bir hikaye ile canlandırıyor. Ben de Boğaz’ın felaketlerini ve kaderi etrafında dönen zavallı Şakir’i yazdım. Sait Faik 20 yıl daha yaşasa, belki o benden önce yazacaktı. Bir yazar yaşadığı şehirle bütünleşmiyorsa ve yazmıyorsa hem edebiyatına hem şehrine ayıp ediyor demektir."

Şakir’in 70leri yaşasa da 50’li yılları özlüyor. Günümüzde ise birçok kişi 70leri ve 80’leri özlüyor ve yad ediyor. Genel olarak bir geçmişe özlem ve yad etme söz konusu. İnsan içinde bulunduğu çağdan neden memnun olmak yerine geçmişi özler sizce?

"İki nedeni var; herkesin ikinci vatanı çocukluğudur. Herkes çocuk olduğu zamanki dünyanın güzel olduğunu düşünür. 50 yıl sonra da bizim berbat dediğimiz bu günler özlenecek. İkinci neden de gerçekten 1945 sonrası dünya savaşmayı kestiğinde insanlar yaşamaya odaklandı. Zorluklar olsa da insanı odağına alan yıllar vardı. Bizim yoksul ülkemiz de köyden kente göç daha başlamamışken hayli bakir, güzel ve samimi idi. Özleyenler çok haklı."

Romanda adeta 15 Kasım 1979 İstanbul’unun "olay yeri incelemesini" yapıyorsunuz. Yangın söndürme kosterlerinin yetersizliğinden acil servis koridorlarına, telsiz anonslarından yıldırım baskı yapan gazete manşetlerine kadar dönem haberlerine yönelik detaylar var. Bu noktada roman yazarı ve gazeteci yönünüzü nasıl dengelediniz?

"Haber yazım tekniğini roman tekniğini uygulamak edebiyatta pek görülmüş şey değil. Hayli riskli. Fazla betimleme gerekir. Bu da okurun hayal etme gücünü çalar. Okur bunu sevmez. Eğer yanlış yaparsanız. Ama okur bunu sevdi. Çünkü başarılı olmuş bir iki kalıpla yazılmış yerli romanlardan yıldı. Yenilik istiyor. Cesaret iyidir. Fakat bana yayınlanmak için 15 yıl kaybettirdi. Yeterince bedel öderseniz bu dünyada her şeyi yapabilirsiniz. Roman yazarken yapmak için ise daha fazla bedel ödemeniz gerekir. Yayıncılar ve edebiyat çetesi tarafından o çok aforoz edildim ki, sağlığını korumak isteyenlere iyi düşünün demek istiyorum. Çekeceklerinize değmeyebilir."

Romanınız, edebiyat eleştirilerinde de vurgulanan biçimiyle İstanbul’un yalnızca insanlarını değil; Boğaz’ın akıntılarını, kirlenen suyunu, kaybolan martılarını ve sokaklarını da birer roman kahramanına dönüştürüyor. İstanbul'u bir karakter olarak da okuyoruz. Bu durum romanın dokusu için ne kadar önemli?

"St. Petersburg’un Dostoyevski’si var; Paris’in Hugo’su, Venedik’in Calvino’su, New York’un Auster’i, Kahire’nin Mahfuz’u. İstanbul neden Orhan Pamuk’un tekelinde olsun? İstanbul tek yazara ait olabilecek kadar küçük mü? Burası şair olan ve akrabalık bağımın bulunduğu Avni mahlaslı Fatih’in Nazım Hikmet’in, Sait Faik’in, Tanpınar’ın, Ahmet Haşim’in, Ayşe Kulin’in, Ayfer Tunç’un, Yusuf Atılgan’ın, Yaşar Kemal’in de şehri. Şehirde doğdum büyüdüm. Zaten köyü, kırsalı anlatamam. Yaparsam yavan ve eksik olur. Boğaz’ın suları, İstanbul’un kuşları da mühim çünkü 1 milyar km öteden soluk mavi bir nokta olarak görülen dünyaya izimizi bırakarak geçiyoruz. İz de böyle yazarak bırakılıyor ancak."

Edebiyat eleştirilerinizde sıkça altını çizdiğiniz "sadeliğin ihtişamı" kavramı bu romanda nasıl bir dil işçiliğine dönüştü? Bir yanda açlık, yanık kokusu ve sokak terörü gibi son derece sert ve çiğ temalar varken; diğer yanda bu trajediyi lirik, duru ve gösterişten uzak bir dille anlatmayı nasıl başardınız?

"Edebiyat yaşayan bir varlık. Bugün oturup Shakespeare döneminin anlatı ifadesi yani dil ve cümle kurma biçimi ile yazamazsınız. Çünkü 16’ncı yüzyılda insanların kavrama ve düşünme biçimine uygun bir üretim vardı. Günümüzde her şey çok hızlıyken, sosyal medya ve teknoloji bu kadar hayatı kontrol ederken Tolstoyvari betimlemelerle yazamazsınız. Okuru hayal etmeye teşvik edecek ama işine karışmayacak şekilde ona bilgiler sunacak bir ton tutturmanız lazım. Bu fırtınalı havada gözünüz kapalıyken iki gökdelen arasına gerilmiş ipte tek ayak yürümeye benzer, sırtınızda da bir fil varken. Dönemin şartları zor, dön arkana bak. Dünya kadar yazılmış metin var. Okur seni neden okusun? Anlatacak yeni bir hikayen ve üslubun yoksa yaptığın ağaç katliamı olur sadece."

Kitap ilk bakışta faili meçhul bir öğrenci cinayeti ve soruşturmasıyla klasik bir siyasi polisiye omurgasına sahip gibi duruyor. Ancak sayfalar ilerledikçe vaka çözme merakı yerini Şakir’in vicdan azabına, açlığına ve kartalla kurduğu varoluşsal hesaplaşmaya bırakıyor. Boğaz’ın Kıyameti’ni salt bir dönem polisiyesi olarak mı, yoksa polisiye kabuk içine gizlenmiş bir varoluşsal trajedi olarak mı tanımlarsınız?

"Ben polisiyeci değilim. Polisiye yazarı katil kim sorusuna yanıt arar. Bizde katil belli. Hatta Kırmızı Pazartesi gibi cinayetin işleneceği de gün gibi ortada, kimin işleyeceği de. Ama polisiye iyi kullanıldığında metne tadını veren en lezzetli baharat gibidir. Onu yapmaya çalıştım. Türk edebiyatında bir hayvanın karakter olduğu metin çok azdır. Dünyada da azdır. Edgar A. Poe bir gorile cinayet işletti. Yazılmış en iyi hikayelerden biridir. Bizdeki kartal da İstanbul’a yapılanları insanların birbirine ettiklerini görünce cinnet geçiriyor. Şakir ile kartalın arasındaki bağ bence üzerine tez yazılacak türden derin."

İlk romanınız Babamın Cinayeti Defteri 1990’ların karanlığına ve Uğur Mumcu suikastına uzanıyordu; bu kez ise 1979’un sonbaharında, 12 Eylül’ün hemen arifesindesiniz. Türkiye’nin kırılma noktası olan bu dönemleri seçmeniz, ülkenin kolektif hafızasındaki faili meçhullerle ve adalet arayışıyla nasıl bir hesaplaşmayı temsil ediyor?

"Bir müzik kasetinin A ile B yüzü gibi oldular. Modern yazarlar kendilerine alan seçip orada üretim yapıyorlar. Son 30 yılın edebiyat trendi bu yönde. Açıkçısı Türkçeye, ülkemizin hikayelerine uluslararası ödüller de kazandırabilir miyiz diye düşünmüyorum desem yalan olur. Dünya edebiyatını izleyince, yönünüzü ülkemizde az bilinse ve zor bir iş olsa da politik-psikolojik-polisiye türü metinlere yöneltebiliyorsunuz. İddia ediyorum, eğer edebiyat ajanları keşfeder de çevrilmemi sağlarsa yayınlandığı ülkelerde ödül alacak metinler olacak. Çünkü 12 Eylül öncesi sonrası ile hayli romansı zamanlardı. Ülkemizin kollektif hafızasına da edebi olarak katkı sunsun istedim. Şimdilik sesimi duyan yok ama bakalım gelecek ne getirecek."

Şakir ile Papaz Andreas’ın sohbetlerinde, 6-7 Eylül olayları öncesindeki o eski, kozmopolit, çok dilli ve birbirinin hakkını gözeten İstanbul’a dair derin bir nostalji ve hüzün hissediliyor. Şehrin hafızasından Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin çekilmesiyle geride kalan boşluk, bugünün İstanbul’undaki nezaketsizlik ve hoyratlıkla nasıl bir bağ kuruyor?

"Ortaköy’de doğdum büyüdüm, gerçi Kadıköy’e taşındık ama komşularımızın çoğu Ermeni, Rum, Yahudi idi. İstanbullu, çok gün görmüş ailelerdi. Çocukluğumun tesiri olabilir. Romanda Andreas olmazsa olmazdı. Aslında o hikâyenin alt metninde ülkenin büyük sanayi kuruluşlarından Ülker’i de görebilirsiniz. Kurucuları Kırım Türk’ü ve ilk gelip İstanbul’da bilinmeyen bisküvi pişirdiklerinde piyasada kabul görmüyorlar. Dönüyorlar ve denemek için bir daha geliyorlar. Sonuç, dünyaya bisküvi yediren bir dev oldular. Anderas’ın ailesi de Karaköy’de bisküvi üreten Tatlıcıoğlu pastanesinin sahipleri. Ama fark var onlar Rus Ortodoks ailesi 6-7 Eylül oluyor ve gitmek zorunda bırakılıyorlar. Anderas, Karaköy çocuğu ve yurduna dönüyor. Şakir de Andreas da öteki. İki öteki, o günlerin genelevlerinin, erzak depolarının, ulaşımın, paranın merkezi Karaköy’de buluşuyor. İstanbul rüzgarları kaderlerinin yelkenini şişirip onları buluşturmuş desek daha doğru."

Boğaz

Boğaz'ın Kıyameti

Kırsalın geleceği masaya yatırılıyor: Rural Futures sempozyumu 15-16 Ekim'de İstanbul'da
Kırsalın geleceği masaya yatırılıyor: Rural Futures sempozyumu 15-16 Ekim'de İstanbul'da
İçeriği Görüntüle

Erdinç Akkoyunlu

Everest Yayınları

304 sayfa

2026

Muhabir: Ahmet Çağatay Bayraktar