33. Adana Altın Koza Film Festivali Uzun Metraj Senaryo Yarışması'nda Jüri Özel Ödülü, Eylem Ata ve Eyüp Tan’ın birlikte kaleme aldığı “Kaçak Elektrik” senaryosuna verildi. Eylem Ata’nın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Uzak Değil” kitabında yer alan aynı adlı öyküsünden sinemaya uyarlanan “Kaçak Elektrik”, yalnızca bir elektrik hattının peşinden giden bir hikâye değil; bir ailenin, bir mahallenin ve bir dönemin hafızasına uzanan bir anlatı olarak karşımıza çıkıyor. Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinin yoksul mahallelerinde, doğal gazın henüz hayatın bir parçası olmadığı 1990’lı yıllarda geçen öykü, gündelik hayatın içine sızan yoksulluk, korku, bekleyiş ve şiddeti bir ailenin hikâyesi üzerinden görünür kılıyor.

Bir evin ışığının yanıp yanmamasıyla başlayan mesele, zamanla o evin içindeki insanların hayatına, büyüme biçimlerine ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere dokunuyor. Kaçak elektrik kullanmanın yalnızca bireysel değil, toplumsal bir cezaya dönüştüğü bu dünyada, gündelik hayatın en sıradan ihtiyaçları bile politik atmosferin ağırlığından bağımsız kalamıyor. Eylem Ata’nın ifadesiyle “kişisel hafızasının toplumsal hafızaya dolandığı bir kazı alanı” olan “Kaçak Elektrik”, şimdi aynı hafızayı sinemanın ışığına ve karanlığına taşıyan bir senaryoya dönüşüyor.
Ata, öykünün dünyasını ve bu dünyanın gündelik hayatla kurduğu ilişkiyi korumaya çalışırken, Eyüp Tan ise metnin sinematografik damarının peşine düşüyor. Tan’ın zihninde öykü daha senaryonun ilk aşamasında aydınlık ve karanlığın kırılgan kesitleriyle, gidip gelen ampul ışıklarıyla, lambaları yanan ve yanmayan evlerle karşılık buluyor. Böylece “Kaçak Elektrik”, bir edebiyat metninden sinema senaryosuna geçerken yalnızca biçim değiştirmiyor, öykünün taşıdığı hafızayı, atmosferi ve insan hikâyesini başka bir anlatım dilinde yeniden kurmaya çalışıyor.
33. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne uzanan bu yolculuğu, öykünün yazarı Eylem Ata ve senaryonun ortak yazarı Eyüp Tan ile konuştuk.

Bir öyküden toplumsal hafızaya
Eylem Ata’nın “Uzak Değil” kitabındaki öykülerde şiddet, çatışma ve gerilim çoğu zaman gündelik hayatın içine sızıyor. “Kaçak Elektrik”te de gündelik hayatın politik atmosfer tarafından nasıl sekteye uğratıldığı, bireysel bir hikâye üzerinden anlatılıyor. Ata, sanat ve edebiyatın böyle bir atmosferde kendiliğinden politik bir boyut kazandığını belirterek şöyle diyor:
“Gündelik hayatın ülkenin her yerinde politik atmosferle gerildiği söylenemez. Ama gündelik hayatın politik atmosferin ürettiği bekleyiş, korku ve şiddetle sekteye uğradığı yerler var. Gündelik hayatın sekteye uğradığı bu yerlerde sanat ve edebiyat verimleri kendiliğinden politik atmosfere içkindir. Böylelikle sanat ve edebiyat istemsizce hem politik bir boyut kazanıyor hem hayatın içine yerleşmiş oluyor. Sıradan bir market alışverişi için evden çıkan bir adamın öyküsünü yazdığınızda evden çıkan adamın geçtiği yollardaki yıkımı betimlememek için bir elinizin öbür elinizi durdurması gerekir. Durdurmuyorsanız, kendiliğinden politik edebiyat/sanat yapmış oluyorsunuz.”
“Kişisel hafızamın toplumsal hafızaya dolandığı bir kazı alanı”
Ata’ya göre “Kaçak Elektrik”, yalnızca bir kaçak elektrik meselesinin etrafında şekillenen bir öykü değil. Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinin yoksul mahallelerinde, doğal gazın henüz olmadığı 1990’lı yıllarda geçen hikâye, aynı zamanda bir ailenin ve çocukların büyüme hikâyesine dönüşüyor:
“Kaçak Elektrik, kişisel hafızamın toplumsal hafızaya dolandığı, gömülü olduğu bir kazı alanı gibidir. Diyarbakır’ın yoksul mahallelerinden biri olan Bağlar’da geçiyor. Doğal gaz henüz yoktur, mavi-gri tüplerin doldurulup kullanıldığı doksanlı yıllar. İnsanlar yemek pişirmek ve çocuklarını yıkamak için sıcak suya ihtiyaç duyarlar. Bu dünyanın her yerinde böyledir. Ancak yemek yapmak veya su ısıtmak için tüp dolduramadığınızda ne olur? İnsanlar gözünü karartıp evine kaçak elektrik hattı çeker. Kaçak elektrik kullanmanın cezası vardır. Ve mahalleye ceza kesildiğinde kaçak elektrik kullanan da kullanmayan da cezalandırılır. Bu öykünün olay örgüsüdür ama öykü bundan fazlasını içeriyor; Kaçak Elektrik devrimci bir baba ile dindar bir annenin çocuklarının büyüme hikayesi olarak da okunabilir.”
Eyüp Tan: “Öykü elimizden kayıyor gibi hissettim”
Bir öykünün senaryoya dönüşmesinin düşündüğünden daha zor olduğunu söyleyen Ata, senaryonun ilk versiyonunda öykünün imge ve metaforlarından uzaklaştıklarını fark ettiğini anlatıyor. Bu noktada Eyüp Tan’ın yaklaşımının ikinci versiyonun yeniden öyküye yaklaşmasını sağladığını belirtiyor:
“Açıkçası senaryo yazmaya başlamadan önce bu denli zor olacağını tahmin etmemiştim. Sonuçta elimizde hazır bir öykü vardı. Ve sanki tek yapmamız gereken sahnelere ayırmaktı. Ancak işin içine girince öykü elimizden kayıyor gibi hissettim. İlk versiyonda imge ve metaforların izleğinden epey uzaklaşmıştık. Sonra senaryo ortağım Eyüp Tan kaygılarımı görünce, ikinci versiyon öyküye daha yakın oldu. Eyüp’ün anlattığımız ailenin sosyal ve ekonomik yönüne yani kurmaca dışındaki gerçek atmosfere hâkim olması ve karakterlerin ruhsal durumunu içerden görebilmesi birlikte çalışmamızı kolaylaştırdı. Yine de sahneler üzerinde çalışırken birbirimizi epey yorduk ama yıpratmadık.”
“Kamera bazı şeyleri çekemiyor”
Eyüp Tan içinse “Kaçak Elektrik”i sinemaya taşıyan en güçlü damarlardan biri, doğrudan öykünün kendisinin sinematografik potansiyeli. Tan, özellikle ışık ve karanlık üzerinden kurduğu atmosferin senaryoyu yazma kararında etkili olduğunu söylüyor:
“Kaçak Elektrik zor bir döneme, zor bir kente ve zor bir konuya dair öykü olmasının yanı sıra kaçak elektrik meselesinin kendisi, bu meselenin sunduğu sinematografik anlatım potansiyeli beni bu öyküyü senaryolaştırmaya ikna etti. Işığın kullanımını öne çıkaracak bir atmosfer canlandırdı zihnimde bu öykü: Aydınlık ve karanlığın kırılgan kesitleri, her an karanlıkta kalma tedirginliği, tekrar aydınlığa çıkma çabaları, ampuldeki ışığın gidip gelmesi, lambaları yanan evler ve yanmayan evler…”
Tan’a göre öykünün sinemaya aktarılması aynı zamanda iki farklı anlatım aracının sınırlarında buluşmayı gerektiriyor. “Ben kısıtlı bir alfabe ile, yani kamerayla bakıyorum malzemeye ve kamera bazı şeyleri çekemiyor. Eylem Ata'nın kullandığı araç, kelimeler, çok daha geniş bir alan sağlıyor yazara” diyen Tan, öyküden uzun metraj senaryoya geçerken ortaya çıkan geniş yaratım alanının da yeni sorumluluklar getirdiğini vurguluyor.
“1,5-2 saatlik bir filme uyarlanan eser bir roman değil de öykü olunca ayrı bir zorluk daha gündeme geliyor. 1,5-2 saatlik bir film yaklaşık 100-120 sayfalık senaryo metni demek. Diyelim 10 sayfalık bir öyküden 100 sayfalık bir senaryo metnine geçerken o 90 boş sayfa için yapılan tercihler ve eklenen yeni öğeler noktasında dikkatli olmak gerekiyor.”
“Birbirimizi yorduk ama yıpratmadık”
Ata ve Tan’ın ortak yazarlığı, öykü ile senaryo arasındaki sınırın sürekli yeniden çizildiği bir yaratım sürecine dönüşüyor. Tan, birlikte çalışmanın yalnızca fikir üretmekten ibaret olmadığını, aynı zamanda uzlaşmayı ve gerektiğinde diğerinin bakışını kabul edebilmeyi gerektirdiğini söylüyor.
“Eylem Ata gibi başarılı bir yazar ile beraber çalışmak benim için hem büyük bir keyif, hem de zenginleştirici bir süreç. Öte yandan beraber sanatsal bir metin yazmak kolay iş değil. Kavga-gürültüye hazır olmak ve bunu yönetebilmek, uzlaşı alanlarında buluşabilmek, kendi fikirlerimiz ile ortağımızın yaklaşımları arasında denge kurabilmek çok önemli.”
Tan, iki farklı anlatım aracının arasında kurulan ilişkiyi ise şöyle tarif ediyor:
“Ben öyküden hareketle sahneleri yazdıkça Eylem’in bu sahnelerin sınırlarını netleştirmesi, ben Eylem’i kolundan tutup biraz öyküden uzak yerlere bakındıkça Eylem’in koluma girip fazla uzaklaştık diyerek tekrar merkeze yönlendirmesi gibi karşılıklı besleyici ve keyif veren kesişme noktalarımız oldu.”
“İmgelerin korunması önemliydi”
Ata açısından senaryoya geçişte korunması gereken en önemli unsurlardan biri ise öykünün imgesel dünyası. Olay örgüsünün aktarılabileceğini ancak imgelerin sinemaya taşınmasının çok daha çetrefilli bir süreç olduğunu belirten Ata, “Senaryoya geçerken imgelerin korunması/kaybolmaması önemliydi. Olay örgüsü her şekilde aktarılıyor ancak imgesel geçişi sağlamak güç bir iş. Çetrefilli bir süreç. Sanırım senaryo sahneye aktarılıncaya kadar bu yönü için defalarca çalışmak gerekecek” diyor.
Tan da bu dönüşümün senaryonun yazılmasıyla tamamlanmadığına dikkat çekiyor. Edebi dünyanın görüntü, ses ve atmosfere ne ölçüde aktarılabildiğinin ancak filmin çekim ve kurgu süreçlerinde anlaşılabileceğini belirtiyor.
“Edebi dünyayı görüntü, ses ve atmosfere yansıtabilip yansıtamadığımızı senaryoyu filme aktarmadan anlamak zor. Uyarlamanın ortaya çıkaracağı atmosfer, öyküdeki semboller ve soyutlamaların görüntüdeki karşılığı senaryodan çekimlere, oradan kurguya geçilirken değişimlere uğrayabiliyor.”
“Daha çok çalışmamız gerektiğini düşündüm”
“Kaçak Elektrik”in 33. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülmesi ise proje ekibi için bir varıştan çok yeni bir çalışma alanı açmış. Ata, ödülü aldığında hissettiği ilk duygunun mutluluk kadar endişe olduğunu söylüyor:
“Endişelendim, insan yoldayken kısmen rahat olabilir ama menzile yaklaşınca bende hep endişe baş gösterir. Aklımdan ilk geçen daha çok çalışmamız gerektiği oldu. Senaryonun 33. Adana Altın Koza Film Festivali’nde ödüllendirilmesi bir kez daha çalışmak hatta boş bir sayfa açarak yeni baştan yazmak için motivasyon yarattı.”
“Seyirci yanına ihtimaller alsın istiyoruz”
Eyüp Tan ise “Kaçak Elektrik”in seyircide bırakmasını istedikleri duyguyu tek bir cümlede topluyor: “Seyirci salondan çıkarken yanına ihtimaller alsın istiyoruz. Karanlıkta verilen mücadele ihtimalleri.”
Tan, bu ihtimallerin zor şartların insanlara yüklediği rollerden aile olmaya, uzlaşma alanları yaratmaktan birlikte yaşamayı öğrenmeye kadar uzandığını belirtiyor:
“Zor şartların insana yüklediği roller ve bunun yol açtığı erken büyümeler, aile olmak ve uzlaşma alanları açabilmek, birlikte yaşamayı öğrenmek... Kaçak Elektrik öyküsüyle Eylem okura bu duyguları hissettirebildi. Şimdi senaryoda aynı duyguları inşa etmeye çalışıyoruz. Bu öykünün okurda bırakabildiği duyguları, aynaladığı gündelik yaşamı ve o aile manzarasını ben de bir sinemacı olarak filmi çektikten sonra seyirciye bırakabilirsem iyi bir film oldu diyebileceğim.”






