Ankara’nın gece kültürünün en tartışmalı, en çok konuşulan ama en az bakılan mekânlarından biri, bu kez bir sahne değil bir sergi salonunda karşımıza çıkıyor. “Burada Yalan Masaya Dahil” başlıklı fotoğraf sergisi, pavyonu bir eğlence alanı olmaktan çıkarıp toplumsal rollerin yeniden üretildiği bir sahne olarak ele alıyor. Nuriye Ulusoy’un yıllara yayılan gözlemleriyle şekillenen proje, neon ışıklarının davetkâr parıltısıyla kulisin sessiz karanlığını aynı karede buluşturuyor. Ulusoy, pavyonlarda kurulan ilişkilerin, verilen sözlerin ve sahnelenen duyguların büyük ölçüde bilinçli bir yanılsama üzerine kurulduğunu fark ettiği andan itibaren bu dünyanın ardındaki daha büyük hikâyeyi takip etmiş. Ona göre pavyon, herkesin rolünü ezbere bildiği, kimsenin gerçeği sorgulamadığı ve yalanın masada ortak dil hâline geldiği bir toplumsal tiyatro.
Sergi, izleyiciyi hem bu tiyatronun sahnesine hem de kulisine bakmaya davet ediyor. Kadınların aynalar karşısında kurduğu zırhlar, jilet izlerine rağmen sürülen kırmızı rujlar, takma kirpiklerin ardındaki yorgun bakışlar; sahnede birkaç dakika ışıldayan bedenlerin aslında ne kadar ağır bir dönüşümün içinden geçtiğini gösteriyor. Erkekler ise bu sahte dünyanın hem seyircisi hem aktörü olarak oyunu sürdürürken, para, arzu ve yalnızlık birbirine karışarak post-truth çağın küçük bir modelini oluşturuyor.
Ulusoy, fotoğrafı bir “ifşa” değil “tanıklık” olarak ele alarak parıltının nasıl üretildiğini, gerçeğin neden kuliste bırakıldığını ve yalanın nasıl bir geçim biçimine dönüştüğünü görünür kılıyor. “Burada Yalan Masaya Dahil”, izleyiciyi kendi bakma biçimiyle yüzleştiren, pavyonun bilinen hikâyelerini yeniden düşünmeye davet eden güçlü bir anlatı sunuyor.
Nuriye Ulusoy: “Herkes oyunun farkındaydı ama kimse rahatsız değildi”
Projenin çıkış noktasını 24 Saat'e anlatan Ulusoy, pavyonlarda geçirdiği uzun zamanların kendisine başka bir hikâyeyi gösterdiğini söylüyor:
“Zaman içinde pavyondaki ilişkilerin, verilen sözlerin ve sahnelenen duyguların büyük ölçüde bir yanılgı üzerine kurulduğunu fark ettim. Herkes bu oyunun farkındaydı ama kimse bundan rahatsız değildi; bu karşılıklı kabulleniş, düzenin devamını sağlayan görünmez bir sözleşmeydi.”

"Bir toplumsal tiyatro"
Ulusoy’a göre pavyonu yalnızca bir eğlence mekânı olarak görmek yüzeysel kalıyor:
“Orada sahnenin parıltısından çok daha büyük bir hikâye vardı: herkesin kendi rolünü ezberlediği ama kimsenin gerçeği sorgulamadığı bir toplumsal tiyatro.”
Sahne ile kulis arasındaki uçurum: “Sahnedeki parıltı ile kulisteki kırılganlık aynı nefesin içindeydi"
Sergideki en çarpıcı hat, sahnenin büyüsüyle kulisin sessizliği arasındaki keskin ayrım. Ulusoy bu geçişi şöyle anlatıyor:
“Sahnedeki parıltı ile kulisteki kırılganlık neredeyse aynı nefesin içindeydi. Kadınların bir anda ışıldayıp birkaç dakika sonra aynanın karşısında yorgun bir sessizliğe bürünmesi, bu geçişin ne kadar keskin olduğunu gösteriyordu.”
“Fotoğraf bir ifşa değil, bir tanıklıktır”
Kulislerdeki dönüşümü fotoğraflamak, Ulusoy için yalnızca bir belge üretmek değil, bir sorumluluk anlamına gelmiş. Sanatçı, kendi sürecini şöyle anlatıyor:
“Bu süreci belgelemek, sadece bir anı dondurmak değil; o anın ağırlığını da taşıma sorumluluğuydu. Kırılganlıkları bir estetik malzemeye dönüştürmemek için çok dikkat ettim. Fotoğrafın bir ‘ifşa’ değil, bir ‘tanıklık’ olması gerektiğini kendime sürekli hatırlattım.”
"Yaratılan sahtelik içinde erkeklik, aynı anda hem seyirci hem de aktör konumunda"
Ulusoy, pavyondaki erkeklik performansını da çarpıcı bir şekilde tarif ediyor:
“Pavyonun yarattığı sahtelik içinde erkeklik, aynı anda hem seyirci hem de aktör konumunda. Ekonomik gücü arzunun dili hâline getiren, duygusal yakınlığın yerine koyan bir performans biçimi bu.”

“Pavyon post-truth çağın minyatür sahnesi”
Sanatçı, pavyonu “post-truth çağın sahnesi” olarak tanımlayarak şöyle konuşuyor:
“Post-truth dönemde hakikat, duyguların ve kişisel çıkarların gölgesinde bulanıklaşır; pavyonda da herkes gerçeğin farkındadır ama inanmayı seçtiği hikâyeyi oynamaya devam eder.”
Bu nedenle pavyon ona göre toplumun yoğunlaştırılmış bir modeli: “Yalan bilinçli bir tercihe, gerçek ise kuliste bırakılan bir gölgeye dönüşür.”

"Ancak güven olunca bir fotoğraf gerçek bir tanıklığa dönüşebiliyor"
Çekim süreci ilerledikçe Ulusoy kendisini kulisin görünmez akışının bir parçası hâlinde bulduğunu anlatıyor:
“Başta yalnızca bir gözlemciydim; fakat zamanla görünmeyenin içine dahil oldum. Kulislerdeki sohbetler, paylaşılan yorgunluk… İlişkimiz güven üzerine kuruldu çünkü ancak güven olunca bir fotoğraf gerçek bir tanıklığa dönüşebiliyor.”

“Hiçkimseyi temsil etmediği bir kalıba sıkıştırmamam gerekiyordu"
Ulusoy için etik, projenin temel taşı olmuş:
“Hiçbir kişiyi temsil etmediği bir kalıba sıkıştırmamam gerekiyordu. Kırılganlıkları sansasyonel bir görselliğe dönüştürmemek, her fotoğrafın rızaya dayanmasına dikkat etmek bu çizginin merkezindeydi.”
Yalan–gerçek geriliminin fotoğrafa yaklaşımını belirlediğini söyleyen sanatçı, şunları kaydetti:
“Parıltıyı göstermek yerine parıltının nasıl üretildiğini; yalanı ifşa etmek yerine yalanın neden gerekli görüldüğünü anlatmaya çalıştım.”
İzleyici neyle yüzleşiyor? "Sahne toplumun görmek istediği yüzse, kulis görmekten kaçındığımız hakikat"
Ulusoy, serginin izleyiciyi iki farklı aynanın karşısına bırakmak istediğini aktararak şöyle konuştu:
“İzleyici hem kendi bakma biçimiyle hem kendi iç dünyasıyla yüzleşiyor. Sahne toplumun görmek istediği yüzse, kulis görmekten kaçındığımız hakikat.”
“Gerçekliğin ne kadar kırılgan olduğunu gördüm”
Bu proje, sanatçının kendi gerçeklik algısını da dönüştürmüş. Ulusoy bu dönüşümü şöyle anlatıyor:
“Gerçeklik” kavramının ne kadar kırılgan, pazarlığa açık ve rol odaklı olduğunu daha net gözlemledim. Ayrıca şunu söylemeden de geçemeyeceğim bu projeyi hazırlama aşamasında hayata dair kendi rolümü kendi kadınlığımı ve bakış açımı da sorguladım. Bu gerçekten ruhsal açıdan yıpratıcı ve yorucu bir süreçti. Devamında ise bu dünyadan çıkıp daha farklı bir toplumsal çerçeveye bakma fikri beni özellikle düşündürdü"




