İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “hayasızca hareketler” ve “teşhircilik” suçlamalarıyla haklarında soruşturma başlatılan kadın müzik grubu Manifest’in hukuki süreci Eylül ayı boyunca pek çok kanattan tepkilere neden yol açtı. Grubun, 18 yaş sınırı taşıyan ilk konseri sonrası sahnede giydiği kıyafetleri ve dans performansları “teşhircilik” suçlamasıyla yargılanmalarına neden olurken aynı zamanda pek çok videoları da “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle erişime engellendi. Soruşturma kapsamında gözaltına alınan grup üyeleri adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Söz konusu soruşturma sanat ve ifade özgürlüğü eksininde ayrıca kadınların özgürlüklerine yönelik müdahale olarak değerlendirilip hukuk çevrelerinde tepkiyle karşılandı. Ankara Barosu, MÜZİK-SEN ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı temsilcileri söz konusu sürecin hukuki temelden yoksun olduğunu, kadın sanatçıların kıyafet ve bedenleri üzerinden açılan davaların sanat özgürlüğüne ağır bir darbe niteliği taşıdığını ve sanatçılara yönelik caydırıcı bir baskı ikliminin yaratıldığını belirtti.

Üç kurumun ortak söylemi, Manifest grubuna açılan davanın yalnızca bir hukuk tartışması değil, sanatın özgürlüğü ve kadınların ifade hakkı açısından kritik bir tehdit olduğu yönünde birleşiyor. Baro, sendika ve insan hakları örgütleri, bu tür davaların topluma yayılan bir caydırıcı etki yarattığını, sanatçıları otosansüre zorladığını ve özellikle kadınların özgürlük alanlarını hedef aldığını belirtti.

Mustafa Köroğlu Ankara Barosu Başkanı

“Soruşturma bireylerin özel hayatına orantısız bir müdahaledir”

Ankara Barosu Başkanı Mustafa Köroğlu, TCK’daki suç tanımının açık olduğunu hatırlatarak Manifest davasının hukuki bir dayanağı olmadığını vurguladı. Köroğlu, “Teşhircilik, bir kişinin cinsel organını yahut vücudunun benzer cinsel kısımlarını aleni olarak sergilemesidir. Üzerinde kıyafet olan ve cinsel bölgeleri açık olmayan bir insan bu suçu işleyemez. Nitekim videolarda da kişilerin giyinik olduğu görülüyor. Ceza hukukunun sınırları ve fiilin suç teşkil etmediği oldukça açık. Yapılan soruşturma bireylerin özel hayatına orantısız bir müdahaledir” dedi.

“Bireylere ahlaki biçimi dayatmak bir hukuk devletinde olacak iş değildir”

Köroğlu, ifade ve sanat özgürlüğünün ceza hukuku yoluyla kısıtlanmasının hukuk devletine aykırı olduğunu belirterek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarına da atıfta bulunduğu değerlendirmesinde şu ifadelere yer verdi:

“Sanat olarak önümüze her sunulanı beğenmeyebiliriz, beğenenler izlerler beğenmeyenler yokmuş gibi devam ederler. Ceza hukuku yoluyla bireylere ahlaki biçimi dayatmak bir hukuk devletinde olacak iş değildir. Sanat, toplumu rahatsız edebilir; ama bu, ifade özgürlüğünün özüdür. Hem Anayasa hem AİHM içtihadı bu tür davalarda sanatın lehine güçlü bir koruma alanı çizer. Sanatçılara yönelik soruşturmalar, doğrudan bir ‘sansür iklimi’ yaratır. Sanatın özgürlüğünü daraltmak, demokrasinin nefes borusunu daraltmaktır.”

“Soruşturma doğrudan kadının özgürlüğüne de yönelmiş bir saldırıdır”

Söz konusu sürecin yalnızca sanatı değil, kadınların özgürlüğünü de hedef aldığını vurgulayan Köroğlu, “Bu tür soruşturmalar, sahneye değil; toplumun vicdanına açılmıştır. Bu soruşturma, sadece sanat özgürlüğüne değil, doğrudan kadının özgürlüğüne de yönelmiş bir saldırıdır. Kadınların kıyafeti, dansı, şarkısı hedef alınırken; çocuk gelinler, iş cinayetinde yaşamını yitiren genç kızlar, faili karanlıkta bırakılan yüzlerce kadın cinayeti görmezden geliniyor. Bu çifte standart, hukukun değil, toplumsal ikiyüzlülüğün göstergesidir. Hukuk; çocukların, kadınların, emekçilerin yaşam hakkını güvence altına almak için vardır, sahneye çıkan genç kadınların varlığını baskılamak için değil. Kadın şarkı söyler, dans eder, istediğini giyer ve sahnede özgürce var olur. Bu özgürlüğü hedef alan her girişim, aslında toplumun tümüne yönelmiş bir tehdittir” sözlerine yer verdi.

Fatih Özakoğlu Müziksen

“Bu dava açık bir saldırı ve tehdittir”

MÜZİK-SEN Genel Başkanı Fatih Özakoğlu, Manifest grubuna açılan davanın yalnızca bir müzik grubunu değil, tüm kültür-sanat alanını baskı altına aldığını belirtti. Özakoğlu, Anayasa’nın 27. ve 64. maddelerinin sanatı ve sanatçıyı koruma yükümlülüğünü devlete verdiğini hatırlatarak, “Manifest’e giydiği kıyafetler ve sahne performansları üzerinden, hiç kabul edemeyeceğimiz bir yasa maddesinden dava açılması, müzik ve sahne emekçilerinin ve giderek ülkedeki tüm kültür sanat emekçilerinin sanatsal ifade özgürlüğüne açık bir saldırı ve tehdittir. Çoğu müzisyenin ya da müzik grubunun konserlerinde kulaklara hitap etmenin yanında görselliği de ön plana çıkaran sahne performansları yaptıkları bir gerçek. Manifest’e yönelen baskıyı bundan sonra konser verecek, sahneye çıkacak müzisyenlerin hissetmemesi mümkün değil. Dolayısıyla bu bütün sanatçıların sahne performanslarını etkileyecek bir oto-sansüre neden olabilir. Devletin görevi sanatın ve sanatçıların sanatsal ifade özgürlüğünü korumak ve sanatsal ifadenin gelişmesi için uygun koşulların yaratılmasını sağlamaktır” dedi.

CerModern’de SOLO dans zamanı
CerModern’de SOLO dans zamanı
İçeriği Görüntüle

“En temel eylem biçiminin hızla örgütlenmek olduğunu düşünüyoruz”

Devletin festival yasakları ve sanatçıların giyim kuşamı üzerinden yarattığı baskıyı eleştiren Özakoğlu, asıl amacın “itaat eden bir toplum yaratmak” olduğunu söyledi. Özakoğlu, çözümü “örgütlenme ve dayanışma”da gördüklerini vurgulayarak şunları söyledi:

“Türkiye’de sahneye çıkan sanatçılar için merkezi bir kıyafet yönetmeliğinin bulunmamasına rağmen sanatçılara açılan soruşturmalar ve edilen hakaretler, devletin toplumsal yaşamı ve bireysel özgürlükleri koruma görevinin yerine bireylerin ve toplumun ahlakını belirleme iddiası ve ısrarından kaynaklanıyor. Sadece sahne performansları ve sanatçıların giyim kuşamı konusunda değil, türlü bahanelerle yasaklanan birçok festival konusunda da biz bu iddianın izlerini görüyoruz. Oysa bu devletin görevi olamaz. Kadınlara kalkan olan İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede çıkan, 6284 sayılı yasayı uygulamamakta direnen, kadınları ve çocukları şiddetten ve istismardan koruyamayan devlet, sıra ahlakı belirlemeye geldiğinde sanatçılara sopa göstermekte hiç vakit kaybetmiyor. Burada esas derdin kendi dünya görüşleri ve yaşam biçimleriyle uyumlu, itaat eden, çatlak ses ve sorun çıkarmayan bir tebaa yaratmak olduğunu düşünüyoruz. Müzik-Sen olarak hem çalışma yaşamımızdan kaynaklanan güvencesizlik gibi çok büyük ve kapsayıcı bir sorun açısından hem de her türlü tehdit ve baskı karşısında sanatsal ifade özgürlüğümüzü korumamız açısından en temel eylem biçiminin hızla örgütlenmek olduğunu düşünüyoruz.”

Metin Bakkalcı Ti̇hv Genel Sekreteri

“Türkiye’de insan haklarını referans alan bir rejim fikrinin terk edildiğinin göstergesi”

TİHV Genel Sekreteri Metin Bakkalcı ise sürecin insan hakları bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Bakkalcı davada, hak temelli bir yaklaşımın terk edildiğini, muğlak kavramlarla (haya, edep, ahlak) insanların suçlulaştırıldığını ifade ederek, “Bu, insan hakları ve kadına yönelik yaklaşım açısından ele alınması gerekilen bir konu. Genel olarak da bu mesele insan hakları açısından ne aşamaya geldiğimizin göstergesidir. 18 yaş üstü insanların rızasıyla katıldığı bir konser. Beğenip beğenmemek, eleştirmek herkesin hakkı ama burada hayasızca hareketler kapsamında teşhircilik maddesine atıf yapılıyor. İnsan haklarına yönelik bir referans yok, doğrudan muğlak kavramlar (haya, edep, ahlak) referans ediliyor. Bu da Türkiye’de esasen insan haklarını referans alan bir rejim fikrinin terk edildiğinin bunun yerine hakları sistematik olarak ihlal eden devlet pratiğin egemen olduğunun bir göstergesidir. Bu mesele doğrudan sanatsal ifade özgürlüğü kapsamında ele alınır, bu da sanatsal ifade özgürlüğü ihlalidir. Kendilerince ideolojik diye nitelendirilebilecek bir yaklaşımın gündelik hayata yansımasıdır” dedi.

“Adli kontrol tedbiri uygulamaları Türkiye’de 500 binlere dayanmış durumda”

Adli kontrol tedbirlerinin yaygın kullanımını da eleştiren Bakkalcı, bunun “olağanüstü büyük bir hak ihlali” olduğunu söyledi. Bakkalcı, “Olumlu bir habermiş gibi karşılanan aslında olağanüstü büyük bir ihlal olan adli kontrol kararları meselesi de oldukça önemli. Adli kontrol dediğimiz şey tutuklama sebeplerinin varlığı halinde tutuklama yerine uygulanan düzenlemedir. Ancak bu da tutuklama sebeplerinin varlığında konuşulacak bir konudur. Adli kontrol, kuvvetli kaçma şüphesi, delil karartma, iki yılın üstünde istenen cezalar için gündeme gelebilir. Bu kişilere isnat edilen “tırnak içi olmaması gereken” suçlama, üst sınırı bile bir yıl. Adli kontrol tedbiri uygulamaları da Türkiye’de 500 binlere dayanmış durumda” değerlendirmesinde bulundu.

“Her türlü konu güvenlik sorunu haline getirilebiliyor”

Grubun bazı videolarının mahkeme yoluyla “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle engellenmesini de değerlendiren Bakkalcı, “Güvenlik konusu olmayan her türlü konu ülkenin bekası, milli menfaatler vb. gibi kavramlar altında güvenlik sorunu haline getirilebiliyor. Hem kişiye hem topluma yönelik işlem yapılmış oluyor. Aslında iktidar temsilcilerinin kendisine daha yakın olanlar dahil olmak üzere topluma da bir mesaj veriyor” diye konuştu.

“Kadın kendi bedeni üzerinde tam özerklik sahibidir”

Kadınların kıyafetlerinin “teşhircilik” suçlamasıyla ilişkilendirilmesinin kabul edilemez olduğunu vurgulayan Bakkalcı, “Doğrudan kadınlar hedef alınıyor. Kamu görevlisi sıfatı taşıyan çeşitli kademelerdeki insanlar doğrudan kadını ve bedenini hedef alan bir yaklaşım-söylem içinde. Bir kadının giyim kuşamıyla ilgili teşhircilik suçlaması yapılıyor, bu olamaz. Kadın kendi bedeni üzerinde tam özerklik sahibidir, bedenine dair karar yetkisi yalnızca kadına aittir. Dolayısıyla kadınların bedensel özgürlükleri giyim veya çıplaklığı sanatsal veya politik ifadelerle teşhircilik meselesi içinde tartışılamaz, bir suça dönüştürülemez” dedi.

Bakkalcı son olarak bu tür yaklaşımların kanıksanmasına karşı çıkarak, insan haklarının yeniden kurucu unsur olarak merkeze alınması gerektiğini vurguladı.

Muhabir: Naz Akman