Vega'nın şarkı sözlerinin yazıldığı bir binanın sosyal medyada kısa sürede viral olması, sokakta üretilen bir işin kentle ve kolektif hafızayla kurduğu ilişkiyi yeniden görünür kıldı. Bir duvar, bir cümle ve bir şarkı; binlerce insanın durup bakmasına, paylaşmasına ve hatırlamasına neden oldu. O an, sokağın yalnızca bir geçiş alanı değil, yaşayan bir anlatı yüzeyi olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bu görünürlük, aslında uzun süredir sokakla konuşan ve kenti bir anlatı alanı olarak gören Kolektif Molektif’in üretim pratiğini de daha geniş bir hafızanın parçası hâline getirdi.
Bir atölye hayaliyle yola çıktılar; kentin ise onlara sunduğu bambaşka bir ihtimal vardı. Sokak, kapılarını açtı. Elektrik kutuları, metruk binalar, yüzeyi dökülmüş duvarlar, terk edilmiş kapılar… Zamanla birer üretim alanına, birer anlatı yüzeyine dönüştü. Kolektif Molektif için kent, yalnızca üzerinde yaşanan bir mekân değil; konuşulan, dinlenen, iz bırakan ve karşılık veren canlı bir organizma hâline geldi.
Sokakla kurulan bu ilişki, bir sergi fikrinden ya da görünür olma arzusundan çok daha fazlasını içeriyor. Yürürken göz ucuna çarpan bir yazı, bir duvarın köşesinde bekleyen küçük bir müdahale ya da bir elektrik kutusunun üzerindeki çizgi; kentle kurulan sessiz bir diyalog gibi çalışıyor. Kolektif Molektif, tam da bu kısa karşılaşmalarla ilgileniyor. Büyük anlatılar, yüksek sesli iddialar ya da kalıcı olma kaygısı yerine; gündelik hayatın akışı içinde beliren, kısa süreli ama “niyetli” dokunuşlarla kentin hafızasına temas etmeyi seçiyor.

2019 yılında Ekin Kılıç Ezer ve Özbir Erciyas tarafından kurulan kolektif, iki yakın arkadaşın birlikte bakma hâlinden doğdu. Grafik tasarım kökenli Ezer’in sokakla konuşan çizgisi ile tiyatro kökenli Erciyas’ın mekân ve hikâye arasında dolaşan anlatı arayışı, zamanla ortak bir üretim diline dönüştü. Başlangıçta bir atölye kurma hayali olsa da, kent onların yerine karar verdi; sokak, kendi atölyesini açtı.
Bugün Kolektif Molektif’in üretimleri; sokak sanatıyla kamusal müdahale, metinle imge, geçiciyle kalıcı, bireysel olanla kolektif olan arasında dolaşan bir arayüz kuruyor. Ne tamamen galeride ne yalnızca sokakta; ne kurumsal ne bütünüyle bağımsız. Bu “aradalık”, kolektifin nefes aldığı yer. Özbir Erciyas ve Ekin Kılıç Ezer, Kolektif Molektif’in hikâyesini, sokağın üretimdeki belirleyici rolünü ve kentin hafızasıyla kurdukları ilişkiyi 24 Saat’e anlattı.

İki yakın arkadaştan kolektif bir dile
Kolektif Molektif, birlikte vakit geçirmeyi seven iki arkadaşın zamanla ortak bir üretim dilinde buluşmasıyla ortaya çıktı. Grafik tasarım kökenli Ekin Kılıç Ezer’in sokakla konuşan çizgisi ile tiyatro kökenli Özbir Erciyas’ın mekânla hikâye arasında dolaşan anlatı arayışı, kolektifin temelini oluşturdu.
Erciyas bu dönüşümü şöyle anlatıyor:
“Birlikte vakit geçirmeyi seven iki arkadaşken, zamanla birlikte üreten bir ikiliye dönüştük ve o dönüşümün adı Molektif oldu.”
Başlangıçta bir atölye fikriyle yola çıkan ikili için sokak, zamanla doğal bir üretim alanına dönüştü. “Atölye açılmadı ama sokak bize kendi atölyesini açtı” diyen Erciyas, kentin içindeki boşlukları ve atıl alanları birer üretim olasılığı olarak gördüklerini söylüyor.

Molektif için sokak bir özgürlük alanı
Kolektif Molektif’in üretiminde sokak, yaşayan bir organizma olarak tarif ediliyor. Meydanlar, kavşaklar, köşeler; binlerce insanın hiç konuşmadan kısa süreliğine uyumlandığı ortak alanlar. Bu nedenle sokak, ikili için yalnızca bir yüzey değil, doğrudan bir iletişim alanı.
“Sokak yaşayan bir organizma gibi; Kentin sürekli akan damarları gibi düşünebiliriz. Ve bu damarlar bu kentin sakinlerinin ortak yaşam alanı; bir karşılaşma, bazen çatışma ama yine de etkileşme alanı. Aynı ya da benzer düşüncelerle, aynı sevdalara atılan binlerce insanın, hiç konuşmadan birbirine -kısa süreli de olsa- uyumlandığı yerler. Sokaklar, Meydanlar, kavşaklar, köşeler ve bazı banklar. Koca bir şehir, biz Ankaralılar için ortak bir ifade alanı. Bizim için sokak ise bir iletişim ortamı” diyen kolektif, galeri mekânlarının ‘beyaz küp’ düzeninden farklı olarak sokakta daha özgür hissettiklerini vurguluyor.

Yüzey, hafıza ve ‘ben buradayım’ dürtüsü
Bir yüzeyi “çalışılabilir” kılan şey, yalnızca teknik özellikler değil. Graffiti tarihinden gelen ve hâlâ canlılığını koruyan bir varoluş ihtiyacı da bu tercihin temelinde duruyor. Erciyas’a göre bu motivasyon, “unutulan ya da sessizce kaybolan bireyselliklerin, ‘ben buradayım’ deme ihtiyacı"ndan besleniyor.
Metruk binalar ve elektrik kutuları ise onun için özel bir yere sahip. Erciyas, bunu şöyle anlatıyor: “Zaten yıkılacak olan bir yere yazı yazmak bana sokağın geçiciliğini daha da hatırlatıyor ve geçici olarak o an kimin göreceği çok da umrunda olmadan yazma fikri iyi geliyor. Elektrik kutularıysa hassas noktam en sevdiğim alan diyebilirim, başkaları ne yapmış diye heyecanla bakmak da ayrıca hoşuma gidiyor"
Ezer ise şunları ekliyor:
“Sorun çıkartmayacak kamusal alan sayılan her yüzeyi çalışılabilir buluyorum. Buradaki ‘sorun çıkartmayacak’ kısmı mülkiyet ile ilgili elbette. Ve yapılacak çalışmanın etrafındakilerle de ilgili. Görsel olarak diğer çalışmalarla çakışmamasına da dikkat ediyorum. Bir de, yazılı olmayan ve çerçevesi biraz bulanık olan sokak kuralları var. Var olan bir tag’n veya çalışmanın üzerine iş yapmamak gibi. Sokak sanatçıları ve/veya writer’lar arasında bazen sorunlar çıkabiliyor”

"Üretim sürecinde an belirleyici oluyor"
Kolektif Molektif için üretim sürecinde belirleyici olan şey çoğu zaman yazı ya da mekândan önce “an”ın kendisi.
Ezer, üretimin iç sesle kurulan o kısa temasla başladığını söylüyor. Bazense mekân, o anki duyguyla birleşerek yön veriyor.“‘Günaydın’ diyen kedileri yaparken daha çok mekânı önceledim” diyen Ezer, insanlarla göz göze gelebilecek, selamlaşma hissi yaratacak yüzeyleri özellikle seçtiğini anlatıyor. Tunalı Veteriner’in önündeki elektrik kutusuna yaptığı ve konuşma balonunda “Geçmiş olsun canım” yazan kedi çizimi de tam olarak bu motivasyonla ortaya çıkmış. Ezer’e göre mekâna özgü bu tür işler, kısa bir anlığına da olsa insanların yüzünde bir gülümseme yaratmayı amaçlıyor.

Ancak her an üretime dönüşmüyor. Ezer, bazen elinde boya ya da kalemle uzun süre sokakta dolaştığını ama “tek bir çizik bile atmadan” geri döndüğünü söylüyor. Çünkü o an, doğru hissettirmeyebiliyor.
Erciyas da aynı yaklaşımı paylaşıyor ve üretimde anın belirleyiciliğine dikkat çekiyor: “O an her şey değişebiliyor. Sokağa, duyguna göre planladığın gibi olmayıp bambaşka bir şey gelebiliyor insanın içinden; hayatın ta kendisi gibi.”


'Beyaz Küp' ile sokak arasında...
Kolektif Molektif, sokakta yapılan bir iş ile kapalı bir mekânda sergilenen iş arasındaki farkı iki ayrı dünya olarak tanımlıyor. Galeri mekânlarının, sanat piyasasıyla iç içe geçmiş kendi kuralları, sınırları ve sergileme pratikleri olduğunu hatırlatan kolektif, “beyaz küp” ile sokağın zaman zaman bir araya gelse de dinamiklerinin temelde farklı olduğuna işaret ediyor.
Onlara göre yüksek sanat pratikleri, doğası gereği ticari ilişkiler ve küratöryel çerçeveler içinde şekillenirken; sokak, kişisel dışavurumlara daha açık, daha doğrudan ve daha özgür bir alan sunuyor. Sokağın kolaj yapısı, farklı görsel dillerin birbiriyle temas etmesine ve beklenmedik karşılaşmaların ortaya çıkmasına imkân tanıyor.
Kolektif Molektif ise bu iki alanı karşı karşıya koymak yerine, aralarındaki geçişlerle ilgileniyor. Ne yalnızca galeri mekânlarında konumlanıyorlar ne de sokağı tek üretim alanı olarak görüyorlar. Kolektife göre, beyaz küp ile sokağın çakıştığı, birleştiği ve ayrıştığı o teğet hatta duruyor; hem yüksek sanat dünyasına hem de sokağa gidip gelen bir üretim pratiği kuruyorlar:
"Sokak bambaşka bir özgürlük alanı sunup kişisel dışavurumlarla masumiyetini koruyor"

Müzik, sokak ve ortak duygular: "Sanırım insan kendi klibini çekmek istiyor "
Son dönemde bir şarkı sözünün kentte görünür olmasıyla geniş kitlelere ulaşan Kolektif Molektif için müzik ve sokak birbirini tamamlayan iki alan. Tanıdık duygular taşıyan şarkı sözleri, kentte dolaşan insanların iç sesiyle buluşuyor.
Erciyas bu bağı şöyle tarif ediyor:
“Tıpkı müziğini herkes duysun, ezbere söylesin isteyen müzisyenler gibi; ben de sevdiğim şarkıları tanıdık tanımadık herkesle hep bir ağızdan söyleme fikrini seviyorum. Daha iyi bir 'hayatla baş etme yöntemi' bilmiyorum.
Müzik dinlemek, arabayla giderken müzik dinlemek benim için kendimi bildim bileli var. Bir dönem sırf müzik dinleyerek şehri arabayla dolaştığımız bir arkadaş grubum vardı. Sanırım insan kendi klibini çekmek istiyor kafasında, konsere gitmeden geçirdiğim bir ay, dans etmeden geçen hafta sonum yoktu Ankara’da bir dönem, eskisi kadar olmasa da hala öyle. Ve müzik her zaman her alışkanlıktan önde.”
Ezer ise şunları söylüyor:
“Bu sokaklardan çıkan müzikleri yine bu sokaklara devretme fikri de beni heyecanlandırıyor. Hangi duygularla, düşüncelerle özenle seçilmiş kelimeleri paylaşmak… Bir yandan bu duygusal geçişlerin temsili, bir yandan da toplumsal hayatın bir aynası olarak alınabilecek şarkı sözlerinin açtığı yollarda yürümek, anlamak, paylaşmak iyi geliyor. “

Geçicilikten korkmayan bir üretim
Sokakta yapılan işlerin silinmesi ya da yok olması, Kolektif Molektif için bir kayıp değil. Çünkü sokak, doğası gereği her gün değişiyor. Bu nedenle kalıcılıktan çok, üretim anı ve kurulan temas önem kazanıyor.
“Çoğu zaman o işin yarın orada olmayacağını bilerek çalışıyoruz. Çalışmanın varlığına değil, üretim anına ve kurduğu iletişime odaklanıyoruz” diyen kolektif, sokağın bu geçiciliğini üretimin doğal bir parçası olarak görüyor:
“Sokak yaşayan bir yer: bir gün bir şey görürsünüz ertesi gün o gider başka bir şey görürsünüz. Yeni gelenler olur mahalleye, ya da diyecek yeni bir şeyi olanlar. Bu özellik sokakta üretim kararını etkilemez elbette; etkilememelidir. Ama uygulama tercihlerini belirleyebilir. Sokak doğası gereği her gün değişir, hatta gün içinde değişir. Sokakta yürürken gördüğün özgün bir çizim bir sticker, duvarda neon renkleriyle büyük bir graffiti, duygu durum ifadeleri, bir şablon baskı… Hepsi çok değerli, çünkü yarın aynı sokakta aynı yerden geçerken o iş orada olmayabilir. -Komisyonlu işleri ayrı tutarak- hatta daha kötüsü üstüne başka biri başka bir çizim yapmış olabilir. Burası sokak, şehir sakinlerinin ortak yaşam alanı; bu kalıcı olmama özelliğini iyi özümsemek lazım.”

İfade mi, davet mi?
Kolektif Molektif için sokakta yapılan her müdahale tek bir anlamla sınırlı değil. Bazen bir dışavurum, bazen bir haykırış, bazen de küçük bir sevinç hâli. Bu yönüyle sokak, duyguların doğrudan açıldığı kişisel bir alan olarak işliyor. Böyle anlarda müdahale, daha çok bir ifade biçimine dönüşüyor.
Ancak toplumsal bir söylem taşıyan işler, bu sınırı genişletiyor. Günün ruhunu yansıtan, ortak bir duyguyu görünür kılan müdahaleler; yalnızca bir ifade olmakla kalmıyor, aynı zamanda izleyiciye yöneltilmiş sessiz bir çağrıya dönüşüyor. Kolektif, bu noktada sokakta yapılan işlerin bazen bir “hadi” duygusu yarattığını, bakana da katılma alanı açtığını düşünüyor.
Bu yaklaşım, graffiti kültüründen gelen “writer” pratiğinde de kendini gösteriyor. Kendi adını tekrar tekrar şehrin duvarlarına yazmak, bir yandan “buradayım” deme ihtiyacını karşılarken, öte yandan karşıya yöneltilmiş bir daveti de içinde barındırıyor: “Ben buradayım. Ya sen?"

"Kentsel dönüşümün görünmeyen bir yüzünü görünür kılıp bizi düşünmeye itiyor"
Kolektif Molektif için kolektif olmak, bireyselliği silen bir yapı kurmak anlamına gelmiyor. Aksine, iki ayrı bireyin kendi deneyimleriyle yan yana durabildiği esnek bir üretim alanı tarif ediliyor. “İkimiz de birer bireyiz; deneyimlerimiz, korkularımız, sevinçlerimiz, hayallerimiz birbirinden farklı” diyen kolektif, bu farklılıkların ortak bakış açıları ve yaşanmışlıklarla kesiştiği yerde bir araya geldiklerini vurguluyor. Onlar için bu birliktelik, sabit kurallarla tanımlanmış bir sistemden çok, “bir yolculukta beraber yola çıkmak” gibi.
Bu yolculukta net sınırlar yok. Kolektif adına birlikte üretilen işlerin yanı sıra, zaman zaman bireysel çalışmalar da ortaya çıkıyor. “Belirli bir kuralımız yok” diyen ikili, üretim biçimlerinin gelen işe ya da o an çalışmak istedikleri konuya göre şekillendiğini söylüyor. Bazen kolektif adına, bazen bireysel olarak; kararlar konuşarak ve tartışarak alınıyor: “Nasıl içimize siniyorsa o şekilde üretiyoruz”

Son dönemde Özbir Erciyas’ın kentsel dönüşüm alanlarına yönelen çalışmaları, Kolektif Molektif’in en görünür üretimleri arasında yer alıyor. Erciyas, “kentsel dönüşüm mekânlarında arda kalan, tükenmiş hayatlara tanık olduğunu” ve bu tanıklığın duvarlara yansıyan bir ifadeye dönüştüğünü anlatıyor. Özel mülkiyetlere ait ama kamusal alana açılan duvarları zemin olarak kullanan bu işler, yalnızca bir iz bırakmakla kalmıyor; izleyiciyi de düşünmeye çağırıyor. Ezer, bu üretimi şu ifadelerle anlatıyor:
"Özbir’in kentsel dönüşüm mekanlarındaki arda kalan tükenmiş hayatlara tanık olup, içinden gelenleri yine bu tükenmiş duvarlara yansıtması bu aralar en tanınan işlerimizden. Özel mülkiyetlerin genele açılan duvarlarını zemin alan Özbir, ifadesini bırakıyor ve bizi kendi özelimizi ve geleceğimizi düşünmeye itiyor. Bu kentsel dönüşümün bir yüzü, hatta çok da görünmeyen bir yüzüyken Özbir bunları görünür kılmakla kalmayıp, üstüne bizi düşünmeye hatta duygusallaşmaya itiyor."
Bu çalışmalar, kolektifin genel bakış açısıyla örtüştüğü için Kolektif Molektif adı altında üretilmeye devam ediyor ve Ankara Apartmanları üzerinden bir sergileme pratiğiyle belgeleniyor. Öte yandan Ekin Kılıç Ezer, sağlık sorunları nedeniyle sokaktan bir süre uzak kalsa da üretimden kopmuş değil. Sokakta geliştirdiği algıyı ve dili, bu kez evde sürdürdüğü çalışmalarla beyaz küp’e taşımaya hazırlanıyor.

Ankara: Bir yol arkadaşı
Bu üretimin merkezinde ise Ankara var. Kolektif için Ankara, düşünme mesafesi ve dürüstlüğüyle özel bir şehir. “Ankara bize zaman veriyor” diyen Erciyas, bu şehrin işlere daha çıplak ve doğrudan bir ton kazandırdığını söylüyor.

Küçük ama ısrarlı dokunuşlar
Kolektif Molektif, iki kişinin enerjisinden doğmuş olsa da zamanla şehrin kendisiyle büyüyen bir yapıya dönüşüyor. Ama özünde hâlâ aynı yerde duruyor:
“Molektif, büyük iddiaların değil; küçük ve ısrarlı dokunuşların kolektifi.”
Ve bu dokunuşlar şehirde yankı buldukça, üretim de devam ediyor.




