Bazı sesler, toplumun büyük bölümü için günlük hayatın sıradan bir parçası olurken kimi kişilerde yoğun ve kontrol edilmesi güç tepkiler oluşturabiliyor.
Özellikle çiğneme, yutkunma, burun çekme ve nefes alma gibi seslere karşı ortaya çıkan öfke, tiksinti ve kaçınma davranışları, mizofoni olarak adlandırılan durumla ilişkilendiriliyor. Bu tepkilerin yalnızca anlık bir rahatsızlıkla sınırlı kalmadığı, kişinin çevresiyle ilişkilerinden günlük rutinlerine kadar farklı alanlarda güçlük yaşamasına neden olabildiği belirtiliyor.
Durumun diğer ses hassasiyetlerinden ayrılması, belirtilerin doğru değerlendirilmesi ve kişinin yaşamını etkileyen boyutlarının ele alınması önem taşıyor. Psikiyatrist & Psikoterapist Dr. Ali Ercan Altınöz, 24 Saat Gazetesi’ne yaptığı açıklamada mizofoninin nedenleri, belirtileri, günlük yaşama etkileri, tanı ve tedavi süreci ile toplumdaki yanlış inanışlara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mizofoni sesin şiddetinden bağımsız tepkiye yol açıyor
Her ses hassasiyetinin mizofoni anlamına gelmediğini vurgulayan Altınöz, hiperakuzi ve fonofobinin de sese karşı toleransın azaldığı durumlar olduğunu ancak mizofoniden farklı özellikler taşıdığını söyledi.
Mizofoniyi hiperakuziden, yani yüksek seslere karşı genel bir fiziksel rahatsızlık ya da ağrı duyulması durumundan ve fonofobiden, yani belirli bir sesin zarar vereceğine dair korkudan ayıran en önemli özelliğin tepkinin sesin şiddetiyle ilgili olmaması olduğunu belirten Altınöz, "Kişi belli bir sese, o sesin kaynağına ve kendisi için taşıdığı anlama bağlı olarak tepki verir. Mizofonide yaşanan şey fiziksel bir ağrı değil, öfke, tiksinti ve kaçınma gibi duygusal ve davranışsal bir tepkidir" ifadelerini kullandı.
Mizofoninin neden ortaya çıktığına ilişkin kesin bir yanıt bulunmadığını belirten Dr. Ercan Altınöz, beyin görüntüleme çalışmalarının önemli ipuçları sunduğunu söyledi. Altınöz, "Tetikleyici bir ses duyulduğunda, beynin işitme ve 'bu önemli, dikkat et' sinyalini üreten bölgelerinde normalden fazla bir aktivasyon görülüyor. Bu da kişinin o sese karşı adeta sürekli tetikte olduğu bir durumu işaret ediyor" diye konuştu.
Günümüzde mizofoninin hala bir psikiyatrik bozukluk olarak sınıflandırılmadığını belirten Dr. Ercan Altınöz, bununla birlikte mizofoninin başka psikiyatrik bozukluklarla ilişkili göründüğünü ifade etti.
Altınöz, Hacettepe Üniversitesi'nden araştırmacılar Kılıç, Öz, Avanoğlu ve Aksoy tarafından Ankara'da gerçekleştirilen geniş çaplı bir araştırmada, mizofoninin obsesif-kompulsif bozukluk ve fobilerle ortak özellikler taşıdığının ortaya konulduğunu aktardı.

Araştırmada, mizofoniye verilen tepkinin sesin gerçek özelliklerinden bağımsız olduğu, tetikleyiciyle kıyaslandığında aşırı ve orantısız bir nitelik taşıdığı ve kişiyi belirgin bir kaçınma davranışına sürüklediği belirtildi.
Altınöz, Esin Engin, Duru Tulumtaş ve Sude Kök ile sürdürdüğü çalışmaya ilişkin ise, “Benim Esin Engin, Duru Tulumtaş ve Sude Kök ile sürdürdüğüm bir çalışma da mizofoninin yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk ve otizm spektrumu bozukluğuyla kimi benzer özellikler taşıdığı yönünde” dedi.
Altınöz, bu bulguların mizofoninin belirli bir ses ile olumsuz bir duygu arasında nörobiyolojik olarak atanmış ve sonradan zamanla pekişmiş, öğrenilmiş bir bağ olabileceğini düşündürdüğünü belirtti.
Türkiye'deki araştırma mizofoninin yaygınlığını ortaya koyuyor
Mizofoninin görülme sıklığının, kullanılan tanım ve değerlendirme yöntemine göre değişebildiğini belirten Dr. Ercan Altınöz, Türkiye'de yapılan bir araştırmanın bu konuda yol gösterici nitelikte olduğunu söyledi. Altınöz, sözlerine şöyle devam etti:
“Hacettepe Üniversitesi'nden Kılıç, Öz, Avanoğlu ve Aksoy, Ankara'da rastgele seçilmiş 541 kişiyle evlerinde yüz yüze görüşerek dünyada bu konuda yapılan ilk temsili toplum araştırmasını gerçekleştirdi. Sonuçlara göre her 8 kişiden yaklaşık biri, yani yüzde 13'ü, klinik anlamda mizofoni tanı ölçütlerini karşılıyor; katılımcıların yaklaşık dörtte üçü ise en az bir sesten belirgin rahatsızlık duyduğunu söylüyor.
Aynı araştırmaya göre mizofoni daha çok genç yaşlarda görülüyor ve yaş ilerledikçe sıklığı azalıyor. Vakaların büyük çoğunluğunda belirtiler çocukluk veya ergenlik döneminde başlıyor. Farklı ülkelerde üniversite öğrencileriyle yapılan çalışmalarda ise yaygınlık oranları yüzde 6 ile yüzde 20 arasında, bazı çalışmalarda daha da yüksek çıkıyor; bu farklar, tekrar hatırlatmalıyım, bu sonuçlar örneklemin kimlerden oluştuğuna ve kullanılan ölçüm yöntemine bağlı.”
Psikiyatrist & Psikoterapist Dr. Ercan Altınöz, mizofoninin şu an için resmi sınıflandırma kılavuzlarında ayrı bir ruhsal bozukluk olarak yer almadığını ancak bu durumu psikiyatrik bir durum olarak ele almayı destekleyen kanıtların giderek arttığını belirtti.
Altınöz, mizofoninin diğer psikiyatrik bozukluklarla ilişkisine yönelik bulguların da bulunduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Engin, Tulumtaş ve Kök ile sürdürdüğümüz araştırmaya benzer şekilde Kılıç ve ekibinin araştırmasında, mizofonisi olan kişilerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, bipolar bozukluk, madde kullanım bozukluğu gibi tanıların geçmişte görülme sıklığının belirgin şekilde daha yüksek olduğu bulunmuştu. Psikiyatri alanında mizofoninin bir psikiyatrik hastalık olup olmadığı tartışıladursun, ilginç biçimde, Kılıç ve ekibinin çalışmasındaki katılımcıların çoğu kendi durumunu bir ‘hastalık’ olarak bile görmüyor. Bu da farkındalık eksikliğine işaret ediyor.”
Mizofoni işitme sistemiyle bağlantılı olabiliyor
Mizofoninin işitme sistemiyle bağlantısına dair bulguların da bulunduğunu belirten Altınöz, tinnitus ve hiperakuzi ile birlikte görülebileceğini, işitme merkezleriyle ilgili beyin bölgelerinde farklı aktivasyon örüntülerinin saptandığını söyledi. Altınöz, "Mizofoni bugün hem psikiyatrik hem de işitmeyle ilgili boyutları olan, farklı uzmanlık alanlarının birlikte değerlendirmesini gerektiren bir durum olarak ele alınıyor" ifadelerini kullandı.
Dr. Ercan Altınöz, mizofoninin kişinin günlük yaşamını ve sosyal ilişkilerini de etkileyebildiğini belirtti. Özellikle aile içinde ve sosyal ortamlarda, birlikte yemek yeme gibi paylaşılan anlarda gerginlik ve belirgin sıkıntı yaşanabildiğini ifade eden Altınöz, kişilerin kendilerini rahatsız eden seslerin bulunduğu kişilerden, ortamlardan veya etkinliklerden uzak durmaya başlayabildiğini söyledi.
Mizofoninin okul ve iş hayatında da dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon güçlüğü nedeniyle performans düşüklüğüne yol açabildiğini aktaran Altınöz, bazı kişilerde öfke patlamaları veya kontrolü kaybetme hissinin görülebildiğini, bunun ardından suçluluk ve utanç duygularının ortaya çıkabildiğini belirtti. Altınöz, tüm bu durumların sosyal izolasyon ve yalnızlığa neden olabildiğini, ilişkilerde ise gerginlik ve yanlış anlaşılmaların yaşanabileceğini kaydetti.

Yapılan çalışmaların mizofonisi olan bireylerin kendi ruh sağlıklarını fiziksel sağlıklarından belirgin şekilde daha kötü değerlendirdiğini gösterdiğini aktaran Altınöz, "Mizofoni yalnızca can sıkıcı bir durum değil, kişinin kendini genel olarak kötü hissetmesine de sebep olan bir yük" değerlendirmesinde bulundu.
Mizofoni için henüz herkesin üzerinde uzlaştığı standart bir tanı kriteri bulunmadığını belirten Dr. Ercan Altınöz, ancak Gökhan Öz'ün geliştirdiği ve Kılıç ile ekibinin araştırmasında kullanılan yapılandırılmış görüşme yönteminin Türkiye'de bu alanda önemli bir katkı sağladığını söyledi.
Bu yöntemde elli farklı sesin tek tek sorulduğunu ve kişinin bu seslere verdiği tepkinin değerlendirildiğini belirten Altınöz, araştırma grubunun önerdiği tanı ölçütlerinin kişinin bir veya daha fazla sese karşı belirgin sıkıntı duymasını, bu seslere öfke, tiksinti veya sıkıntı şeklinde yoğun duygusal tepki vermesini, sesten kaçınmak için belirgin çaba göstermesini ve bu durumun günlük yaşamını, ilişkilerini ya da işini etkilemesini içerdiğini aktardı.
Tanı ve tedavi sürecinde psikiyatri, klinik psikoloji ve odyolojinin (işitme uzmanlığı) birlikte çalıştığını ifade eden Altınöz, özellikle tinnitus ve hiperakuzi gibi durumların ayırt edilmesinde odyolojinin önemli rol oynadığını belirtti.
Altınöz, "Mizofoninin tek bir uzmanlık alanının değil, bu alanların birlikte çalışmasının konusu olduğunu söyleyebilirim" dedi.
Bilişsel davranışçı terapi mizofoni belirtilerini azaltabiliyor
Psikiyatrist & Psikoterapist Dr. Ercan Altınöz, mizofoni için şu an herkesin üzerinde uzlaştığı standart bir tedavi yönteminin bulunmadığını belirtti. Ancak son yıllarda bilişsel davranışçı terapinin (BDT) belirtileri azaltmada etkili olduğuna dair güçlü bulguların biriktiğini ifade etti.
Altınöz, Hollanda'da yapılan bir çalışmada grup halinde uygulanan bilişsel davranışçı terapinin mizofoni belirtilerini hem kısa vadede hem de bir yıl sonrasında anlamlı ölçüde azalttığının görüldüğünü, başka bir çalışmada ise hastaların yaklaşık yarısında belirgin bir rahatlama sağlandığını aktardı.
Bu alanda Türkiye'den de önemli çalışmalar yapıldığını belirten Altınöz, Kezban Burcu Avanoğlu ve ekibinin kişinin kendi kendine uyguladığı maruz bırakma yöntemi ile ses terapisini karşılaştıran bir çalışma yürüttüğünü söyledi.
Altınöz, rahatsızlık veren sese kademeli olarak alışmayı amaçlayan maruz bırakma yönteminde hafif bir iyileşme eğilimi görülse de genel olarak yanıt oranının düşük kaldığını ve bunun alanın daha etkili yöntemlere ihtiyaç duyduğunu gösterdiğini ifade etti.
Aynı ekibin bir vaka sunumunda ise psikoeğitim ile bilişsel davranışçı terapinin birlikte uygulanmasının bir hastada belirti şiddetini belirgin biçimde azalttığının bildirildiğini aktardı.
Kendi klinik deneyiminden de örnek veren Dr. Altınöz, Klinik Psikiyatri dergisinde yayımlanan bir olgu sunumunda 18 yaşındaki bir tıp fakültesi öğrencisinin ele alındığını söyledi. Altınöz, yurda taşındıktan sonra klima sesi ve yanındaki kişilerin içecek yudumlama sesleri gibi tetikleyiciler nedeniyle ders çalışamaz hale gelen hastanın akademik performansının ciddi şekilde etkilendiğini belirtti.
Bu hastaya ihtiyacına yönelik bilişsel davranışçı terapi programı uygulandığını ifade eden Altınöz, süreçte mizofoni hakkında bilgilendirme yapıldığını, düşünce-duygu-davranış döngüsünün incelendiğini, otonom sinir sistemi ve sakinleşme tepkisi üzerine çalışıldığını, kademeli davranışsal denemeler yapıldığını ve öğrenilenlerin pekiştirildiğini aktardı.
Tedavi sonunda hastanın daha önce çalışamadığı ortamlarda rahatça ders çalışabilir hale geldiğini ve şikayetlerinin büyük ölçüde gerilediğini belirten Altınöz, bu olgunun mizofoninin henüz resmi bir tanı olarak kabul edilmese de bilişsel davranışçı terapiyle iyileşebilecek bir durum olduğunu gösteren örneklerden biri olduğunu söyledi.

Mizofoni tedavisinde yeni yöntemlere ilişkin kanıtlar sınırlı kalıyor
İlaç tedavisi (bazı antidepresanlar, beta-blokerler) ve beyin uyarımına dayalı bazı yeni yöntemlerin de yurt dışında denendiğini belirten Altınöz, ancak bu yöntemlere ilişkin kanıtların henüz çok sınırlı olduğunu ifade etti. Altınöz, mizofoni tedavisinde daha büyük çaplı, psikiyatri ve odyolojinin birlikte yürüttüğü çalışmalara ve mizofoniye uyarlanmış bilişsel davranışçı terapi protokollerine ihtiyaç olduğunu vurguladı.
Dr. Ercan Altınöz, mizofoni hakkında farkındalığın düşük olmasının, bu yakınmaları yaşayan bireylerin toplumda damgalanmasına neden olabildiğini belirtti.
Mizofonisi olan kişilere yargılayıcı yaklaşılmaması gerekiyor
Altınöz, destek olmak için şu önerileri sıraladı:
Dr. Ercan Altınöz, mizofonisi olan kişilere yaklaşımda yargılayıcı bir tutumdan kaçınılması gerektiğini belirtti. Tepkilerin “huysuzluk” ya da “kasıtlı abartı” olarak değerlendirilmemesi, kişinin gerçekten yoğun bir sıkıntı yaşayabileceğinin kabul edilmesi gerektiğini ifade etti.
Ortak alanlarda, örneğin yemek masası veya açık ofis gibi ortamlarda oturma düzeninde değişiklik yapılması ya da uygun durumlarda kulaklık kullanımına izin verilmesi gibi makul düzenlemelerin kişinin yaşadığı sıkıntıyı azaltabileceğini aktardı.
Kişiye “fazla tepki veriyorsun” gibi ifadelerle yaklaşılmaması gerektiğini vurgulayan Altınöz, suçlayıcı söylemlerin utanç ve içe kapanma duygularını artırabileceğini söyledi.
Kulaklık, beyaz gürültü ve kısa aralar gibi baş etme yöntemlerine de anlayış gösterilmesi gerektiğini belirten Altınöz, mizofoni konusunda farkındalık kazanılmasının önemine dikkat çekti. Altınöz, ihtiyaç duyulması halinde kişinin psikiyatri, psikoloji veya gerekli durumlarda odyoloji alanında profesyonel destek alması için yönlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Mizofoni hakkındaki yanlış inanışlar kişilerin yaşadığı sorunları artırıyor
Mizofoniyle ilgili toplumda birçok yanlış inanış bulunduğunu belirten Dr. Ercan Altınöz, bu yanlış değerlendirmelerin kişilerin yaşadığı zorlukların anlaşılmasını zorlaştırdığını söyledi.
Dr. Ercan Altınöz, mizofoniyle ilgili toplumda çeşitli yanlış inanışların bulunduğunu belirterek, bu durumun yalnızca “huysuzluk” veya “şımarıklık” olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Mizofoninin gerçek bir sıkıntıya ve günlük yaşamda işlevsellik kaybına yol açabildiğini ifade eden Altınöz, kişilerin verdikleri tepkilerin büyük ölçüde istem dışı ortaya çıktığını ve bu tepkileri kontrol etmenin kısmen mümkün olsa da yorucu olabildiğini aktardı.
Mizofoninin yalnızca sesin yüksekliğiyle ilgili olmadığını vurgulayan Altınöz, belirleyici olanın sesin şiddetinden ziyade kaynağı ve kişi açısından taşıdığı anlam olduğunu belirtti. Bu özelliğin mizofoniyi hiperakuziden ayıran temel farklardan biri olduğunu ifade etti.

Mizofoninin çok nadir görülen bir durum olduğu yönündeki düşüncenin de doğru olmadığını belirten Altınöz, araştırmalarda toplumda her sekiz kişiden birinin mizofoni tanı ölçütlerini karşıladığının gösterildiğini söyledi. Farkındalığın tek başına yeterli olmadığını da kaydeden Altınöz, mizofonisi olan kişilerin çok azının bu belirtiler nedeniyle profesyonel destek aldığını, çoğunun ise yaşadığı durumu bir “hastalık” olarak bile görmediğini ifade etti.
Bu yanlış inanışların giderilmesinde damgalayıcı olmayan ve anlaşılır bir dille toplumu bilgilendirmenin önemine dikkat çeken Altınöz, mizofoninin gerçek bir durum olduğunun ve gerektiğinde tedaviyle iyileşebileceğinin vurgulanması gerektiğini aktardı. Altınöz, "Mizofonisi olan bireylerin yaşadıkları zorluğu bilmek ve anlamak için bu konudaki farkındalığı arttırmalı ve mümkün olduğunca toplumumuzun ruh sağlığı okuryazarlığını arttırmalıyız" ifadelerini kullanarak bu tür yakınmaları olan kişilerin bilişsel davranışçı psikoterapistlere yönlendirilmesi gerektiğini belirtti.





