Ağustos ayının başından bu yana Balıkesir’de meydana gelen depremler sırasında iletişimde ciddi aksamalar yaşandı. Sındırgı Belediye Başkanı, GSM hatlarının çekmemesi nedeniyle köylere ulaşmakta zorluk çekildiğini açıkladı. 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli depremlerin üzerinden iki yılı aşkın süre geçmesine rağmen afet sonrası iletişim sorunlarının yeniden ortaya çıkması, GSM operatörlerinin afetlere karşı hazırlık düzeyini bir kez daha gündeme taşıdı.
Telekomünikasyon ve haberleşme sistemleri üzerine çalışmalar yürüten Ankara Medipol Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü'nden Prof. Dr. Orhan Gazi, GSM operatörlerinin kapasite planlamasını günlük kullanım alışkanlıklarına göre yaptığını, ancak deprem gibi olağanüstü durumlarda çok sayıda kişinin aynı anda iletişim kurmaya çalışmasının şebekelerde aşırı yüke neden olduğunu ifade etti. Bu nedenle baz istasyonlarının ve çekirdek ağların kapasite sınırını aştığını vurguladı. Gazi, özellikle enerji kesintilerinin ve baz istasyonlarının hasar görmesinin de iletişimi aksatan faktörler arasında olduğunu söyledi.

6 Şubat depremlerinde yaşanan iletişim sorunlarının ardından GSM operatörlerinin altyapı yatırımlarını artıracağı ve afetlere özel acil iletişim sistemleri kuracağı yönünde açıklamalar yapılmıştı. Ancak Balıkesir depreminde benzer sorunların tekrar yaşanması, alınan önlemlerin yeterliliğini tartışmaya açtı.
Uzmanlara göre, afet sonrası iletişim ihtiyacını karşılamak için sadece mevcut şebekelerin güçlendirilmesi yeterli değil. Uydu telefonları, mobil baz istasyonları, acil durum frekansları gibi alternatif iletişim yöntemlerinin yaygınlaştırılması da kritik önemde.
Afet anlarında telefon şebekelerinin çökmesinin temel nedenlerini, GSM altyapısının çalışma prensiplerini ve olası çözüm yollarını Prof. Dr. Orhan Gazi değerlendirdi.
Balıkesir depreminde de görüldüğü gibi, GSM şebekeleri afet anlarında ilk çöken sistemlerden biri oluyor. Teknik açıdan bakıldığında, bir GSM şebekesi neden bu kadar kırılgan? Bunun temel nedeni kapasite yetersizliği mi, yoksa altyapısal bir tasarım eksikliği mi?
Türkiye'de kullanılan GSM cihazlarının büyük çoğunluğu, deprem sorunu olan bir ülke olmayan Avrupa ülkelerinden geliyor. Yani üretilen cihazlar deprem gibi afetler göz önüne alınarak tasarlanmıyor.
GSM şebekelerinde kullanılan baz istasyonlarının ve mobil anahtarlama merkezlerinin belirli sayıda kullanıcıyı destekleyen bir kapasitesi var. Deprem anında herkes telefonlarına sarılınca bu kapasite çok çabuk tükeniyor. Ayrıca, baz istasyonlarının bir kısmı binaların duvarlarına veya çatılarına monte edildiği için depremde zarar gören binalarla birlikte bu istasyonlar da zarar görebiliyor.

“GSM şirketlerinin denetlenmesi gerekiyor”
Hücre planlamaları ve baz istasyonlarının yerleştirme yerleri deprem durumları göz önüne alınarak yapılmalı. Bu konuda GSM şirketlerinin denetlenmesi gerekiyor. GSM altyapısının çökmesini doğrudan kapasite yetersizliğine bağlamak doğru değil.
Deprem her zaman olan bir afet olmadığı için çok fazla baz istasyonu kullanmak maliyeti gereksiz yere artırarak şirketleri finansal olarak zarara uğratır. Ancak, altyapının kurulumu esnasında deprem gerçeği göz önüne alınmalı ve baz istasyonları deprem durumları göz önüne alınarak tasarlanmalı. Diğer bir önemli nokta da deprem bölgelerine hızla sevk edilecek mobil baz istasyonlarının olmasıdır.
6 Şubat depremlerinden bu yana yaklaşık iki buçuk yıl geçti. O dönem yaşanan iletişim kesintilerinin hayati sonuçlarını gördük. Buna rağmen benzer sorunların hâlâ yaşanıyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Operatörler gerçekten bir şey değiştirmedi mi?
Bir şehirde GSM şebekesi kurmak oldukça maliyetli olduğu için bu pahalı altyapının bir anda değiştirilmesi mümkün olamayabilir. Ancak zamana yayılarak bu tür güncellemeler yapılabilir. Bunun için de devletin operatörleri sürekli olarak denetleyen bir mekanizmasının olması gerekir.
Ticari işletmeler bir kontrol mekanizması olmadığı sürece genelde kendi gelirlerini artırmaktan başka bir şey düşünmezler. Hatta zaman zaman yasaların dışına bile çıkabilirler. Devlet denetlemediği ve izlemediği sürece GSM operatörleri kendilerine ek maliyet getirebilecek deprem tedbirlerini çoğunlukla almazlar.

Türkiye’de afet anında iletişimi kesintisiz kılmak için hangi teknolojik çözümler uygulanabilir? Devlet kurumları ve GSM operatörleri bu sorunları tekrar yaşamamak için neler yapabilir?
Deprem olan bir bölgede en kritik gün birinci gündür. İlk günde yapılacak çalışmalar birçok hayatın kurtulmasını sağlayabilir. Deprem olan yerde iletişim sorunlarını çözmek için kullanılacak yöntemlerden biri de mobil baz istasyonlarıdır.
Mobil baz istasyonlarının deprem bölgelerine sevk edilmeleri ve bu bölgelerin hangi noktalarına yerleştirilmeleri gerektiği konusunda önceden çalışmalar ve hatta tatbikatlar yapılmalı. İHA’lar (İnsansız Hava Araçları) tarafından deprem bölgelerine götürülecek olan baz istasyonlarının otomatik olarak şişen balonlarla belirli koordinatlara bırakılması konusunda çalışmalar yapılmalı. Ancak, bu konuda etkin bir AR-GE çalışmasının yapıldığını gösteren bir habere rastlamış değiliz.
“İletişim sistemlerinin çökmesi, olası İstanbul depremi için bir kabus senaryosu olur"
İstanbul’da beklenen büyük depremde milyonlarca insan aynı anda iletişim kurmaya çalışacak. Bugünkü GSM altyapısı böyle bir senaryoya hazır mı? İletişim sistemlerinin çökmesi, kurtarma ve koordinasyon süreçlerinde nasıl bir felakete yol açabilir?
Türkiye'deki hiçbir ilde GSM altyapısı bir deprem senaryosuna hazır değil. İstanbul gibi mega bir kentte iletişim sistemlerinin çökmesi, yüz binlerce insana zamanında ulaşılamaması anlamına gelir ki bu, aslında korkulması gereken bir kâbus senaryosudur. Koordinatlarını bildiğiniz yere yardım malzemeleri gönderebilir veya helikopterle acil müdahale personeli gönderirsiniz. Ama karşı taraftan size bir bilgi gelmiyorsa, bu durumda hiçbir şey yapamazsınız…

“Deprem çantasında uydu telefon bulundurulmalı”
GSM çöktüğünde vatandaşların başvurabileceği alternatif iletişim modelleri neler olabilir? Radyo dalgaları, yerel ağlar veya başka pratik çözümler gündeme gelebilir mi?
Uydu telefonları direkt olarak uydularla haberleştiğinden baz istasyonlarını kullanmazlar. Bu durumda uydu telefonları deprem olan yerlerde iletişim için kullanılabilir. Aslında İstanbul'daki her evde bir deprem çantası olmalı ve bu çantanın içinde düdük, fener gibi aletlerin yanında bir de uydu telefonu bulundurulmalı.
Depremlerde bu telefon adeta bir can simidi görevi görebilir. Bunun dışında, özellikle kısa mesafelerde iletişim için telsizler de kullanılabilir. Diğer yandan, telsizlerin her iki kişi tarafından kullanılması gerekir. Bu konuda olası senaryolar göz önüne alınarak devletin alternatif iletişim araçlarının belirli bir plan dahilinde dağıtımına yönelik çalışmaları olmalıdır.
![]()
“Türkiyenin fiber altyapısı gelişmiş ülkelere kıyasla yaklaşık 200 kat daha az"
Türkiye’nin ağ teknolojileri ve altyapısı, dünyaya kıyasla hangi seviyede?
Türkiye, özellikle 5G teknolojisinde yavaş hareket etmesinden dolayı biraz dünyanın gerisinde kaldı. Bunun nedeni 5G sistemlerinde kullanılacak olan aletlerin yerli olarak üretilmesinin hedeflenmesidir. Hâlâ Türkiye’de 5G GSM baz istasyonları kullanılmıyor ve tahmini 2026 yılında 5G’ye geçişler başlayacaktır. Türkiye’nin ağ teknolojileri ve altyapısı, dünya genelinde orta seviyede bir konumda bulunuyor ancak bazı alanlarda gelişmiş ülkelerin gerisinde kalıyor.
5G’nin etkinliği, Türkiye’nin zayıf fiber altyapısı nedeniyle sınırlı olabilir. Türkiye’de 2025 yılında sabit geniş bant hızı ortalama 54,57 Mbps, bu da Türkiye’yi dünya sıralamasında 102. sıraya yerleştiriyor. Fiber altyapı uzunluğu 2019’da 355.028 km idi ancak kişi başına düşen fiber uzunluğu İstanbul’da 3,1 m, Ankara’da 4,3 m, İzmir’de 4 m gibi düşük seviyelerde.
Stockholm’de bu oran 770 m, yani Türkiye’nin fiber altyapısı gelişmiş ülkelere kıyasla yaklaşık 200 kat daha az. Fiber altyapı eksikliği, yüksek hızlı internetin yaygınlaşmasını sınırlıyor ve 5G gibi teknolojilerin etkinliğini azaltıyor. Güney Kore, Japonya ve Singapur gibi ülkeler 200-500 Mbps ortalama hızlarla lider. Avrupa’da İsveç ve Danimarka’da fiber penetrasyonu yüzde 80’in üzerinde, Türkiye’de ise yüzde 20-25 civarında.




