Her nesnenin hikayesi bir gün sonlanır. Bir evden çıkarılır, bir köşeye bırakılır, bir kıyıya vurur, bir başkasının hayatının kıyısından geçer. Sonra birinin karşısına çıkar, yeniden anlam ve hikaye kazanır. Sanat dünyasında Moni lakabıyla tanınan Salim Özgilik'in Adrift / Askıda sergisi tam da bu yeniden karşılaşmaların, çözülmelerin ve birbirine eklemlenen hikâyelerin peşinden gidiyor.
Belm’art Space’in beyaz galeri duvarları, sanatçının müdahalesiyle bildiğimiz sergileme mekânından uzaklaşarak karanlık, yön duygusunun silindiği, kimi zaman bir sualtı dünyasını andıran başka bir ekosisteme dönüşüyor. Tavandan sarkan işler, birbirine bağlanan nesneler, dallar, kumaşlar ve ışıklar arasında izleyici yalnızca eserlerin karşısında duran bir göz olmaktan çıkıyor, serginin kurduğu dünyanın içine giriyor.
Moni için bu dönüşüm aslında serginin ilk meselesiyle, mekânla başlıyor.

Moni: “Beyaz kutu dönüşmeliydi”
Belm’art Space için ilk duyduğunda burayı “bir apartmanın 2. katında, girintili çıkıntılı, labirent gibi beyaz bir kutu” olarak tarif edilen bir galeri olarak düşündüğünü anlatan Moni, alışılmışın dışındaki mekânlarda üretmeye ve sergilemeye alışkın olduğu için başlangıçta bu alandan emin olmadığını söylüyor. Bir yandan da atölyesinde su altında sergilemeyi düşündüğü işler üzerinde çalışan sanatçı, mekânın kendi özelliklerini başka bir dünyanın başlangıç noktasına dönüştürüyor:
“Mekândaki gergi tavan, labirent vari girinti çıkıntılar, kemerler ve boşluklardan kendine özgü bir gizemi taşıyan bir öte dünya çıkarabilir miyim diye düşündüm ve su altını galeriye taşımaya karar verdim. Beyaz kutu dönüşmeliydi.”
Moni’ye göre her mekânın kendine ait bir ışığı ve dili bulunuyor. Önemli olan ise o dilin nasıl kullanılacağı. Adrift / Askıda da biraz buradan hareket ediyor: Sanatçının deyimiyle:
“Bana göre yanlış bir yere başka yanlışlar eklemek gibi.”

Bitmiş hikâyeler yeniden sarılıyor
Moni’nin üretim pratiğinde 1990’lardan bu yana önemli bir yere sahip olan sarma ve çözme eylemi, Adrift / Askıda’da da serginin temel hareketlerinden birine dönüşüyor. Sanatçı için bu eylem sabit bir yöntem değil, yaşamla birlikte değişen, yeni karşılaşmalarla dönüşen bir anlatı biçimi. Moni, sarma ve çözme eylemlerinin belki de tamamen bir tesadüf ya da kendi tesadüflere verdiği tepkinin ürünü olduğunu söylüyor:
“Yaşamın kendisi gibi sanatsal anlatı, biriktirdikleriniz, deneyimledikleriniz ve gördükleriniz ile evriliyor”

Yıllar önce terk edilmiş bir evde bulduğu eski elbise ve kumaş parçalarının, yeniden kullanılmak üzere hazırlanmış yumakların ve taşıdıkları hafızanın daha sonra İMÇ’deki kolektif üretim ve paylaşım ortamıyla buluştuğunu anlatan sanatçı, bu sürecin Moni’25 sergisinin odağına dönüştüğünü belirtiyor. O sergide hazırladığı renkli yumakları bu kez çözmeye ve başka şeyleri onlarla sarmaya, birleştirmeye başladığını aktarıyor:
“Bitmiş gibi görünen hikâyeden yeni hikâyeler yaratmak istedim. Daha önce kullandığım malzeme ve anlatım dili başka nesnelerle buluştu. Bir anlamda kendini tüketerek yenilenen, zamanın doğrusallığıyla biraz alay eden, onu kurcalayan başka anlatılar, yeni işler ortaya çıktı ve başka uzamlara hükmetmeye başladılar. Ben çözerek ve sararak buna aracı oldum.”
Çöpe bırakılan nesneden ortak hafızaya
Adrift / Askıda’nın dünyasını oluşturan nesnelerin önemli bir bölümü sanatçının çevresinde karşılaştığı, kullanılmış, terk edilmiş ya da bir kenara bırakılmış gündelik eşyalardan oluşuyor. Moni için bu nesnelerin değerini belirleyen şey yalnızca biçimleri değil, taşıdıkları geçmiş.
Sanatçı, işlevini tamamladığı için atılan ya da bir başkasının işine yarayabileceği düşüncesiyle kenara konulan nesnelerin taşıdığı hafızanın, onları bulan kişiye geçtiğini söylüyor:
“İşini bitirdiği, işlevini tamamladığı için atılmış veya belki başkalarının bir işine yarar diye bir kenara konulmuş nesnelerin taşıdığı hafıza, onu bulan ve şu ya da bu şekilde yeniden kullanmayı düşünen kişiye taşınıyor. Bu gayri ihtiyari seçki, o nesneyi beğenme, ilginç bulma ve yeniden kullanma dürtüsü aslında ortak hafızanın ta kendisi.
Yani bazı şeyler kendiliğinden oluyor ve siz buna sadece yön veriyorsunuz. Anlatmak istediğiniz şeyin bir parçası veya kendisi olmasına öncülük ediyorsunuz. O nesnelerde kendinizden bir şeyler gördüğünüz için topluyor ve kendi dünyanızla kurduğu ilişkiyi başkalarına aktarmak, paylaşma üzere onarıyor, yorumluyor ve dönüştürüyorsunuz. "

Burada sanatçının rolü de nesneyi tamamen kontrol etmekten çok ona yön vermek. Moni, bazı şeylerin kendiliğinden olduğunu, sanatçının ise yalnızca onların yönünü değiştirdiğini anlatıyor. Nesnelerde kendinden bir şey gördüğü için onları topladığını ve kendi dünyasıyla kurdukları ilişkiyi başkalarına aktarmak, paylaşmak üzere onardığını, yorumladığını ve dönüştürdüğünü söylüyor.
Sergideki manken başları da bu karşılaşmalardan birinin ürünü. Moni, ilk kez bir arkadaşının evinde gördüğü bu manken başlarına “hemen gözlerinin parladığını” söylüyor. Yan tarafta yaşayan Rus komşusunun bunları kuaförlük eğitiminde kullandığını, kurs sonunda saçları kötü kesilmiş manken başlarını çöpe bıraktığını öğreniyor. Arkadaşı Efe Ünsal da bu başları sanatçı için topluyor.
Sonrasında manken başları atölyede bir süre “yaşıyor”. Atölyede bir süre yaşadılar ve biriktirdiğim, bulduğum, topladığım başka şeylerle bir araya geldiler. Ben orkestra ettim, yön verdim, buluşturdum, birbirine bağladım. Başka şeylere dönüşmelerine öncülük ettim.

"Los Angeles’ın Kaş’a, denizin Ankara’ya, dağın suya taşındığı gibi"
Sergide pıynar ağacı ve zeytin dalları gibi yaşanılan coğrafyaya ait unsurların buluntu nesnelerle birleşmesi, Adrift / Askıda’nın yalnızca bir galeri mekânında kurulmuş bir dünya olmadığını gösteriyor. Sanatçının farklı coğrafyalarda yaşama deneyimi de işlerin hafızasına karışıyor.
Moni’ye göre yaşanılan yer, karşılaşılan nesneler ve deneyimlenen anlar insanı kaçınılmaz olarak şekillendiriyor:
“Ben bir şeyleri toplarken nereye gideceğini ve nasıl kullanacağımı her zaman bilmiyorum ama biriktiriyorum. Atölyede bir köşede diğerlerinin yanında bekliyorlar, bir projenin kendisi veya parçası olmak üzere. Çok sık yer değiştirmenin, çok farklı şeylere maruz kalmanın ek bir özgürlük alanı açtığını düşünüyorum. Her an başka bir yerde olabilmeye, her gün başka bir gerçekliğe uyanmaya çok alıştım zaman içinde.
Belki bu yüzden dağda bulduğum kuru çalılar, kıyıya vurmuş nesneler, terk edilmiş palet ve maskeler ile beyaz bir galeri mekânında ne işim var demedim. Mekân ile yeni bir ilişki kurmalarına, mekânı dönüştürmelerine ve dönüşerek kendi hikâyelerini oluşturmalarına sebep oldum.”
Bu dönüşüm yalnızca nesnelerle sınırlı kalmıyor. Galerinin kendisi de serginin malzemesine dönüşüyor. Duvarlar ve tavan boyanıyor, yeni duvarlar örülüyor, zemin koyulaştırılıyor, perdeler yaptırılıyor. Yönetmen Başar Kalıpçı ve sergi tasarımcısı Rifat Kino’nun desteğiyle projeksiyon ve ışıklar ekleniyor.
İşlerin bir bölümü duvarlara asılmak yerine tavandan sallandırılıyor. Antrede açılan iki yuvarlak konkav pencereden içerisi dışarıdan izlenebiliyor:
“İçeriyi dışarıya, dışarıyı içeriye taşıdık. Los Angeles’ın Kaş’a, denizin Ankara’ya, dağın suya taşındığı gibi. Nereden geldiğiniz veya nereye geldiğiniz önemini yitirmeli ve nerede olduğunuza, ne hissettiğinize bakabilmeliydiniz.”

“Sarmak bazen saklamak anlamına da gelebiliyor"
Sarmak, bir şeyi görünür kılmak kadar saklamak anlamına da gelebiliyor. Moni’nin işlerinde bu saklama hâli, çözülme başladığında yeni bir anlatının kapısını açıyor:
“Sarmak bazen saklamak anlamına da gelebiliyor. Çözerken saklananın ipuçları beliriyor ve buluştuğu, birleştiği yeni nesnelerle yeni gizemler, başka anlatılar ortaya çıkarıyor. Bazen aynı hikâyeyi başka bir şekilde anlatmanın önünü açıyor. Başka şeyleri içinde saklıyor.”

Sanatçı için üretim de zaten tek bir soruya verilmiş son cevaptan ibaret değil. Bir sorunsaldan yola çıkılırken başka sorular ortaya çıkıyor, hikâyenin yönü değişiyor, biçimler dönüşüyor.
Moni, bu dönüşümün kendisini ise sanatın önemli bir parçası olarak görüyor:
“Süreç içinde yola çıktığınız sorunsal başka soruların ortaya çıkmasına, hikâyenin yön değiştirmesine, yeni biçimlere bürünmesine sebep oluyor. Bu yolculuğun kendisi güzel. Yaratıcı olmanın, üretmenin, paylaşmanın ve birlikte deneyimlemenin dayanılmaz hafifliği. Sanatın ta kendisi.”
"Zamanın doğrusallığı ortadan kalkıyor"
Adrift / Askıda’da insan bedeni doğrudan karşımıza çıkmasa da bedenlerin, yaşanmışlıkların ve geride kalan izlerin hissi mekânın tamamına yayılıyor. Yas, zamansızlık ve cinsiyetsizlik gibi kavramlar da bu atmosferin içinde birbirine karışıyor.
Moni, insanın toplu yaşamaya güdümlü bir tür olarak belirli aralıklarla aynı yerde buluşma ihtiyacının ve arayışının yaptığımız her şeyde belirleyici olduğunu söylüyor:
“Toplu yaşamaya güdümlü bir tür olarak insan için, aralıklarla aynı yerde buluşma ihtiyacı ve arayışı, yaptığımız her şeyde çok belirleyici. Tarif ederken zorlandığımız bir haz, bir arınma hali.
Beklenmedik şeylere duyulan ilgi, unutulmuş veya gözden kaybolmuş şeylerle karşılaşmaya duyulan merak aslında zamanın doğrusallığını ortadan kaldırıyor. Kimlik, cinsiyet, tür, mekân ve tercih tanımlamaları birbirine giriyor ve yeni formlarla karşımıza çıkıyor.”

İzleyici de bu dünyanın parçası
Moni, Adrift / Askıda’yı yalnızca karşıdan bakılacak bir yerleştirme olarak kurmuyor. Serginin oluşum süreci de bunun göstergesi. Yerleştirme üzerinde çalışmadan önce mekânı iki kez ziyaret eden sanatçı, yerleşme planlarını, üç boyutlu çizimleri ve videoları masaüstüne koyarak neredeyse altı ay boyunca mekânın içinde zihinsel olarak yaşamış:
“Yerleştirmeyi oluşturan işler, asıldıkları yer, baktıkları yön, renk ve ışık ilişkileri son halini mekânda aldı. İzleyicinin kendini yabancı hissetmeyeceği, kırılgan ve nazlı olmayan, dokunma ve arasında dolaşma isteği, merakı yaratabilen, izleyicinin hareketleriyle kıpırdayan, ışığı değişen ve her noktasında başka bir yönü keşfedilmeye açık olan bir mekân yerleştirmesi ortaya koymaya çalıştım.”

Moni’nin yaratıkları bu yüzden hem yabancı hem tanıdık olmalı. İzleyiciyi ürkütmekten çok meraklandırmalı:
“Hem çok yabancı hem de o kadar tanıdık gelmeliydi yaratıklarım. Merak uyandırırken düşündürmeli, yaşadığım ve paylaşıma açtığım deneyimleri, denizin altını, dağın üstünü, içerideki ile dışarıdakini birlikte yaşatmak, paylaşmak ve hissettirmek istedim.
Karamsar ve ürperti uyandıran değil, izleyici ile konuşan, davetkâr ve sevimli bir öte dünya yaratmayı hedefledim. Her yönünden bakılabilen, mekân içinde bir işlevselliği olan, arasına girilebilen, dokunulabilen ve izleyiciye kendi sessizliğini, kendi anını, kendi imgelemini kurgulama ve yaşama fırsatı veren bir deneyim.”

"Her şeyin kalıcı olması gerekmediğini, yok etmenin yapmak kadar önemli olduğunu düşünüyorum"
Moni’nin 1980’lerin ikinci yarısından bugüne uzanan üretim pratiğine bakıldığında Adrift / Askıda, yalnızca yeni bir sergi değil, sanatçının yıllardır peşinden gittiği meselelerin başka bir biçimde yeniden ortaya çıkışı olarak okunuyor.
Performans ve happeninglerden buluntu nesnelere, sarma eyleminden yerleştirmeye uzanan bu hatta değişmeyen şey ise sanatın kesin, kalıcı ve değişmez olmak zorunda olmadığı düşüncesi.

Moni, sanatın herkes tarafından ve her yerde yapılabilecek bir oyun ve deneyim olduğunu düşünüyor. Sanatın toplanan, biriktirilen, takas edilen ve speküle edilen bir meta olmanın ötesine geçmesi gerektiğini söylüyor. Her şeyin kalıcı olmak zorunda olmadığını, her zaman beğenilmek ya da iyi malzeme kullanmak gerekmediğini, yok etmenin de yapmak kadar önemli olduğunu vurguluyor ve belki de Adrift / Askıda’nın bütün dünyasını tek bir hareket dizisinde topluyor:
“Sanatın bir oyun olduğunu, herkes tarafından ve her yerde yapılabileceğini; toplanan, biriktirilen ve takas edilen, speküle edilen bir meta olmaktan öte bir deneyim olması gerektiğini; her şeyin kalıcı olması gerekmediğini, hep beğenilmek, iyi malzeme kullanmak zorunda olmadığımızı, yok etmenin yapmak kadar önemli olduğunu düşünüyorum.
Bozmak ve yapmak, çözmek ve sarmak, kendini yenilemek, yeniden keşfetmek, başkasına aktarmak ve ortaya atmanın rahatlığından söz ediyorum. Sadece ve en önemli nokta, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmak.”




