Orhan Kemal’in aynı isimli eserinden beyaz perdeye uyarlanan 1964 yapımı Gurbet Kuşları filminde Mümtaz Ener’in canlandırdığı Tahir Efendi, Haydarpaşa Garı’ndan indiğinde “Şah olacağız İstanbul’a şah. Hepimizin gönlünde bir ateş yanıyordu. Bu beldeyi fethetmek” dediğinde; kent henüz 2,2 milyon nüfuslu, tepeleri yeşil, dereleri özgürce denize kavuşan bir coğrafyaya sahipti. O gün başlayan ve Yeşilçam’ın en büyük klişesi olan “Yeneceğim seni İstanbul”a dönüşen bu mücadele, aradan geçen yıllarda sessizce yön değiştirdi. Şehri "yenmek", vadileri imara açmak, ormanları otoyollarla geçmek ve doğal su yollarını beton mikserleriyle tıkamaya dönüştü.

Dün sokakları nehre çeviren, bodrum katlarını basan son sağanak bir "doğal afet" değil; 60 yıldır kentin doğasıyla verilen mücadelenin sonucu yaşandı. İstanbul genelinde 14 Ekim günü etkili olan şiddetli sağanak yağış kentin kuzey kesimleri ile Boğaz hattında hayatı felç ederken, meteorolojik verilere göre ölçülen yağış miktarı adeta rekor kırdı. Metrekareye 225 kilogramı aşan yağışla afetin merkez üssü konumuna gelen Beykoz’u, 182 kilogramla Eyüpsultan ve 174 kilogramla Sarıyer izledi. Arnavutköy, Şişli ve Büyükçekmece gibi ilçelerde de metrekareye düşen su miktarı 100 kilogram barajını aşarak megakentin tüm ekim ayı yağış ortalamasının üç katına tek günde ulaştı. Filmin vizyona girişinden günümüze geçen 60 yılı aşkın sürede, İstanbul’un yenilmesi sadece filmlerde değil, betonlaşma ve plansız kentleşme ile yaşandı.

62 yılda nüfus yedi kat arttı

Filmde Kahramanmaraş’tan İstanbul'a göç eden Bakırcıoğlu ailesinin Haydarpaşa Garı’na ayak bastığı 1960’lı yılların ortasında İstanbul, henüz bugünkü ilçe sayısının yarısına yani 19 ilçeye sahipti. 1965 Genel Nüfus Sayımı'na göre kentin toplam nüfusu yalnızca 2 milyon 293 bin kişiden ibaretti. Belediye sınırları içindeki yerleşik şehirli nüfus 1,7 milyon bandında seyrediyordu. Aradan geçen 60 yılda kentin nüfusu resmi kayıtlarda 15,7 milyonu aştı; fiili hareketlilikle birlikte bu sayı gün içinde 18-20 milyona ulaşıyor.

Nüfusun demografik niteliğinde de kırılma yaşandı. 1960'larda şehir nüfusunun üçte ikisi doğrudan İstanbul yerlisi ya da eski göçmenlerden oluşurken, TÜİK Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi verilerine göre bugün kentte ikamet edip kütüğü İstanbul'da bulunanların oranı yaklaşık yüzde 14'e kadar geriledi.

İsimleri "dere" ve "bostan" olan bölgeler gelecek selin de habercisi

Hızlı göç dalgası kente varmadan hemen önce, İstanbul zaten ilk büyük kentsel dönüşümünü geçiriyordu. 1956’da başlayan ve 'Menderes yıkımları' olarak tarihe geçen imar operasyonlarıyla tarihi doku parçalanmış, sahil yolları açılmış ve 1958’de sanayinin şehir çeperine kaydırılması kararlaştırılmışt 1965 bina sayımı ve dönemin imar kayıtlarına göre İstanbul genelinde yaklaşık 200 bin ila 250 bin adet yapı bulunuyordu. Kentin ana yerleşim omurgasını oluşturan Tarihi Yarımada, Kadıköy, Beyoğlu ve Boğaz köyleri haricinde kalan alanlar; bostanlar, meralar ve geniş su havzalarından oluşuyordu.

Bugün İBB Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Dairesi Başkanlığı verilerine göre İstanbul'da 1 milyon 166 bin 433 adet bina yer alıyor. 60 yılda kentin zeminine eklenen yaklaşık 950 bin bina, toprağın yağmur suyunu emme kabiliyetini azalttı. Bu durumun göstergelerinden biri ise semt ve sokakların isminde saklı.Bugün sel sularının bastığı Mecidiyeköy Dereboyu, Ihlamurdere (Beşiktaş), Kasımpaşa Deresi, Kâğıthane Vadi hattı ve Ayamama çevresi (Basın Ekspres Yolu) doğrudan dere taşkın kollarıydı. İsimlerinde "dere", "bostan", "çayır", "havuz" geçen onlarca cadde ve mahalle, suyun doğal drenaj rotasını gösteriyor. Yağmur yağdığında suyun aktığı güzergâh, bu tabelaların izini sürüyor. 1980’lerden itibaren hızlanan denetimsiz kentleşme sürecinde, vadilerin içinden akan dereler ıslah adı altında dar beton büzlere, kutu menfezlere ve yeraltı tünellerine sıkıştırıldı; açılan yatakların üzeri ise "kupon arsa" olarak imara açıldı. 50 veya 100 yıllık debi hesaplarına göre tasarlanan bu dar beton menfezler, kentin yüzeyindeki su geçirimsizliğinin yüzde 80’leri aşmasıyla birlikte kapasitesini dakikalar içinde dolduruyor. Yeraltındaki borular tıkandığı veya geri teptiği anda, yüzeydeki su yerçekimi kanunları gereği en düşük kottaki eski yatağına akıyor. Sokak sakinlerinin "Dere taştı" dediği an, aslında derenin dışarıdan gelmesi değil; insanların derenin asıl evine diktiği binaların ortasında suyun kendi yolunu geri istemesi anlamına geliyor.

Kentsel ısı adası kendi fırtınasını üretiyor

Uzmanlara göre İstanbul’un dere yataklarına teslim oluşu yalnızca yüzeydeki suyun tahliye edilememesiyle sınırlı değil; kentin üzerindeki hava katmanı da bu betonlaşmanın doğrudan bir parçası. 60 yılda vadi tabanlarını, bostanları ve kıyı şeritlerini kaplayan devasa asfalt ve beton kütlesi, megakentin mikroiklimini değiştirdi. Uydu tabanlı termal kızılötesi ölçümler, Belgrad Ormanları ve Şile gibi kentin doğal örtüye sahip kuzey kuşağı ile Esenyurt, Bağcılar, Levent ve Ümraniye gibi yoğun yapılaşmış akslar arasında yüzey sıcaklığı farkının yaz ve geçiş aylarında 4°C ila 8°C’ye kadar çıktığını belgeliyor. Gündüz boyunca beton bloklar, taş duvarlar ve asfalt tarafından emilen güneş radyasyonu, gece açık kırsal alanlardaki gibi hızla gökyüzüne salınamıyor. Gece sıcaklıklarının düşmemesi, şehri sürekli ısı üreten devasa bir açık hava fırınına dönüştürüyor. Aşırı ısınan kentsel yüzeyler, üzerlerindeki havayı hızla ısıtarak kuvvetli bir "baca etkisi" yaratıyor. Isınan hava kütlesi aniden dikey olarak yükselirken, Karadeniz ve Marmara’dan gelen nemli hava kütlelerini içine çekiyor. Bu termodinamik mekanizma, geniş bir alana yayılacak mutedil sonbahar yağmurları yerine; tek bir ilçenin, hatta bir vadi koridorunun üzerine dakikalar içinde onlarca kilogram yağış bırakan "süper hücre" ve yerel konvektif fırtınaları tetikliyor.Images (5)-10

1970 ve 2018 yıllarında aynı noktadan çekilen fotoğraflar kentteki değişimi gösteriyor

62 yılda yeşil alan ve tarlaların yüzde 50’si yitirildi

Metropolleşme sürecinin yarattığı çevresel açık, iki temel noktada somutlaşıyor. Uydu analizleri ve çevre araştırmaları, 1960'lardan bu yana kentin çeperindeki tarım alanları ile orman arazilerinin yaklaşık yüzde 40 ila yüzde 50'sinin yapılaşma, maden ocakları ve ulaşım koridorları sebebiyle kaybedildiğini ortaya koyuyor. Şehir merkezindeki aktif yeşil alan miktarı kişi başına 6-7 metrekareye sıkışarak dünya standardı olan en az 10-15 metrekarenin çok gerisinde kaldı.

İstanbul’da dere yataklarının, vadi tabanlarının ve su havzalarının yapılaşmaya açılması sadece kontrolsüz göçün ve bireysel işgallerin eseri değil. 1964’ten bu yana çıkarılan imar affı yasaları, kaçak ve denetimsiz yapılaşmayı dönemsel olarak meşrulaştırarak kentsel riski kurumsallaştıran en temel idari mekanizma oldu.

Sutluce 1960Lar1960'larda Sütlüce

Kaçak yapılara verilen izinler kontrolsüz kentleşmeye yol açtı

Gurbet Kuşları’nın vizyona girmesinden iki yıl sonra çıkarılan 775 Sayılı Gecekondu Kanunu, gecekondulaşmayı tamamen yıkıp engellemek yerine "ıslah ve tasfiye" yaklaşımını benimsedi. Hazine arazisi üzerindeki gecekondulara belirli şartlarla altyapı ve tapu tahsis süreçleri tanımlandı; barakalar kalıcı yerleşimlere dönüşmeye başladı.

1984 tarihli 2981 Sayılı İmar Affı ile yalnızca tek katlı barakaları affedilmekle kalınmadı; hisseli tapuların önü açıldı ve gecekonduların üzerine 4-5 katlı kargir/betonarme apartmanların dikilmesine imar ıslah planlarıyla yasal zemin hazırladı. Dere tabanlarındaki gecekondu mahalleleri birer beton kanyonuna dönüştü. 2004 tarihli 5216 Sayılı Yasa ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetki alanı il mülki sınırlarına (yaklaşık 1.830 km²'den 5.400 km²'ye) genişletildi. Çeperlerdeki orman köyleri, tarım alanları ve su havzası sınırları metropolün doğrudan imar ve rant baskısı altına girdi; kuzey koridoruna doğru yapılaşma ivme kazandı. 2018 tarihli 7143 Sayılı 'İmar Barışı' ise Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı yapı kayıt düzenlemesi yürürlüğe girdi. İstanbul genelinde yüz binlerce ruhsatsız, iskânsız, dere yatağında veya taşkın riski altındaki binaya maliklerin beyanıyla "Yapı Kayıt Belgesi" verildi. Mühendislik denetimi ve zemin uygunluğu aranmaksızın su yollarındaki binalar hukuki koruma kazandı

1965'te kentin yıllık içme ve kullanma suyu ihtiyacı yaklaşık 110 milyon metreküp seviyesindeyken, günümüzde bu talep 1,1 milyar metreküpü geride bıraktı. Ayamama, Alibeyköy ve Ömerli gibi havzaların etrafının betonla kuşatılması sonucu yerel su kaynakları baskı altına girdi; megakent su ihtiyacını Düzce Melen ve Kırklareli Yeşilçay gibi kilometrelerce uzaktaki havzalardan pompalamak zorunda kaldı.

Sahilyolu Calismalari 1960LarKocamustafapaşa'da sahil yolu çalışmaları

Suyun tahliyesi yerine “sünger şehir” çözümü

İstanbul'un kronikleşen su taşkınlarını yalnızca daha geniş beton büzler döşeyerek ya da dere yataklarına daha yüksek istinat duvarları dikerek çözmek artık teknik olarak mümkün değil. Geleneksel mühendisliğin "suyu mümkün olan en kısa sürede borularla denize deşarj etme" refleksi; geçirimsiz yüzey oranının yüzde 80'i aştığı bir megakentte işe yaramıyor. Uzmanlara göre dünyada benzer kentsel krizleri aşan metropollerin uyguladığı ve İstanbul için de acil eylem planı niteliği taşıyan çözüm odaklı modeller üç temel ayakta toplanıyor:

Çin'in Vuhan ve Şanghay gibi sellerle boğuşan kentlerinde başlattığı, Avrupa'da ise Berlin ve Kopenhag'ın benimsediği bu model; suyu bir "düşman" veya "tahliye edilmesi gereken atık" olarak değil, kentin içinde emilip depolanacak doğal bir kaynak olarak görüyor. Asfalt kenarlarına ve refüjlere eğimli, suyu filtreleyen bitkili çukurlar inşa ediliyor. Yüzey akışına geçen su, kanalizasyona ulaşmadan bu alanlarda toprağa sızdırılıyor. Otoparklar, yaya yolları ve meydanlar; suyu tabana geçiren gözenekli beton ve kilit taşlarıyla yenilenerek zemin mühürlenmesi kırılıyor.

Yabancı yatırımcılar geçen hafta hangi hisseleri ve tahvilleri aldı?
Yabancı yatırımcılar geçen hafta hangi hisseleri ve tahvilleri aldı?
İçeriği Görüntüle

Yeni ve dönüşüme giren binalarda bitkilendirilmiş çatılar zorunlu hale getirilerek yağmur suyunun en az yüzde 40'ının daha çatıdayken tutulması ve buharlaşmayla sisteme geri dönmesi sağlanıyor.

Topkapi Cevizlibag 1960Lar

Bugün metrobüs ve E5'in bulunduğu Cevizlibağ, İstanbul'un ana ulaşım arterine dönüştü

Derelerin gün ışığına çıkarılması taşkın riskini düşürüyor

Kutu menfezlere ve yeraltı tünellerine hapsedilen derelerin üzerindeki beton kılıfların kırılarak doğal morfolojisine kavuşturulması, uzmanlara göre taşkın riskini kalıcı olarak düşüren en etkili yöntem. Güney Kore'nin başkenti Seul, 1970'lerde üzeri otoyolla kapatılan tarihi nehir yatağını 2000'li yıllarda yıkarak 6 kilometrelik kesintisiz bir taşkın parkına dönüştürdü. Proje sadece sel riskini ortadan kaldırmakla kalmadı; bölgedeki kentsel ısı adası etkisini 3 ila 5°C düşürdü.

İstanbul’da Cendere, Kurbağalıdere, Ayamama ve Çırpıcı gibi ana taşkın akslarında dereler beton kanallardan çıkarılmalı; vadi tabanları yapılaşmaya tamamen kapatılarak geniş taşkın teraslarına dönüştürülmeli.

Uzmanlar su taşkınlarının en büyük yıkımı, suyun aynı anda ve devasa bir debiyle alçak kotlara hücum etmesinden kaynaklandığına işaret ediyor. Çözüm ise suyun akış hızını kırmak. Rotterdam'da olduğu gibi, kuru havalarda basketbol sahası, amfitiyatro veya çocuk parkı olarak kullanılan kamusal çukurlar; şiddetli yağış anında kontrollü su göletlerine dönüşerek milyonlarca metreküp suyu geçici olarak hapsedebiliyor. Dere yataklarındaki en riskli ilk 50 metrelik koridorda yer alan binalar kentsel dönüşümde öncelikli olarak tahliye edilip yıkılmalı; bu parseller imara kapatılarak doğrudan kentin nefes alacağı sulak rekreasyon alanlarına dönüştürülmeli.

Muhabir: Ahmet Çağatay Bayraktar