Kadın aileden sorumlu bakan demişti bir tarikat yurdunda tecavüz edilen küçük çocuklarla ilgili olarak: “Bir defa olmuş.” Bir başkası da demişti ki “Küçüklerin de rızası varmış.” İşte böyle başlar yozlaşma, çürüme, iğrençleşme. Elbette “bir defadan” çok şey olur, bizatihi dedikleri gibi de tacize uğrayanlar küçük zaten, izin vermeleri nasıl mümkün olur? Bu sakatlığa bir dur demek gerekmez mi?

Yusuf Kanlı

Ah Özal, ah…
Rahmetli Turgut Özal acul bir adamdı. Sabırsızdı. Bazen meclis çoğunluğu olmasına rağmen kısa yoldan meseleleri halletmeyi tercih ederdi. Onundu o meşhur “Anayasayı bir defa ihlal etsek bir şey olmaz” sözü. Bakmayın bu günlerde Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının anayasa yokmuş gibi uygulamalarına, Anayasa Mahkemesinin kararlarının bırakın siyaseti, alt mahkemeleri bile bağlayamayacağı abesliğine, TBMM’nin bizatihi AYM kararını yok saymasına, anayasanın rahat bir şekilde ihlal edilebileceğini, hatta tümden ilga edilip yürürlükten kaldırılabileceğini Özal’ın öncülü 1980 darbecileri ve ondan önceki darbeciler hep yapmışlardı da sivil yönetimler çok şikâyetçi olsalar da, hep anayasaya uymaya mecbur hissederlerdi kendilerini.


Anayasa ihlali iddiaları durumunda da yakın zamana kadarki uygulama Anayasa Mahkemesine götürülen uygunsuzluk dosyalarıyla ilgili kararları, sıklıkla eleştiri konusu yapılsa da siyasilerce ve özellikle iktidarlarca, anayasada vurgulandığı gibi herkes için bağlayıcı olmuştu. 

Anayasa sosyal sözleşme metnidir
Anayasa bir ülkedeki en temel hukuk belgesidir. Bir ülkenin halkının en temel sosyal sözleşmesidir, bütün kanunlar onunla uyum içerisinde olmalıdır. Uymadığı durumlarda uyumu gözetmekle görevli AYM’ye usulünce başvurulması halinde, yine kurallar çerçevesinde denetim yapılır ve hüküm verilir. O hüküm beğenilse de beğenilmese de tüm TC vatandaşları, kurumları, kuruluşları için istisnasız geçerlidir, amirdir. 


Anayasanın yazılı bir metin şeklinde olmadığı İngiltere örneği de var, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gibi oldukça kısa veya Türkiye’deki gibi her alanda düzenlemeler içeren çok uzun bir doküman da olabilir. Hani “Bir şehrin medeniyet seviyesiyle kaldırımlarının yüksekliği ters orantılıdır” derler ya anayasaların kısalığı veya uzunluğu pek fazla bir şey ifade etmez. Önemli olan işlevidir. Amerika’nın kısa anayasası yeterli ve işlevsel açıdan mükemmele yakınken, yazılı anayasası olmayan İngiltere sadece geleneksel yazılı olmayan kurallarla gayet rahat yönetilebilmektedir. Bizdeki gibi bazı ülkelerde ise onlarca kez değişikliğe rağmen kendilerini kurallarla sınırladıklarından dolayı herhalde genelde anayasa metinleri siyasileri hiç memnun etmez, hep yeni anayasa arayışlarıyla, kendilerine özgü anayasa, seçim yasası, siyasi partiler yasası isterler dururlar. Sahi hiç merak ettiniz mi seçim yasası Türkiye’de 1982’den bu yana kaç kez değiştirildi? 20? 30? Bir sayın bakalım.

Mesele Atalay değil
Efendim mesele Yargıtay ile AYM arasındaki çekişme imiş. Niye? AYM Yargıtay, Sayıştay üyelerinin özlük haklarını AYM ile eşitleyen uygulamayı reddetmiş. Olamaz. İnanmak istemiyorum. Bütün bu yaşadığımız anayasa darbesinin sebebi üç beş yüksek yargı mensubunun daha fazla maaş almaları basitliğine indirgenmemeli. Bu kadar büyük bir ayıp olamaz, yakıştıramam.


Peki mesele ne? Anayasa gayet açık bir şekilde AYM kararlarının herkes için bağlayıcı olduğunu belirtmesine rağmen Yargıtay nasıl olur da böyle büyük bir abesliğe girer AYM kararlarını (iki kez) siyasi iktidarın beklentileriyle uyumlu bir şekilde ezer geçer? Nasıl olur da kendisi hakkında ciddi siyasi polemikler olan bir siyasi kişilik vekaleten yaptığı görev sırasında TBMM başkanının yapmak istemediği bir şeyi yapıp Yargıtay kararını okuyup bir milletvekilinin üyeliğini sona erdirir? Elbette, niye Yargıtay kararı? Alt mahkeme kararı okunmalıydı, o ayrı konu. Ayrıca, Eğer Can Atalay Hatay milletvekili seçilmiş ise, anayasa uyarınca dokunulmazlığı yok muydu? Eğer seçilmediyse, niye üyeliğini düşürme işlemi yapıldı?

Mesele ilkelerdir
Ne açıdan ele alınırsa alınsın, işlem bir anayasal darbe. TBMM kendinin nesep ettiği, varlığını borçlu olduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel sosyal sözleşmesinin yok hükmünde olduğu adımını nasıl atabilir? Cumhuriyet Halk Partisi de bu işte suçlu ve sorumludur. Anayasaya aykırı olduğunu bildiği halde “bir defadan bir şey olmaz. Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” mantığıyla milletvekilliklerinin düşürülmesine yönelik uygulamaya evet derken atılan adımın vahametini iyi hesaplamalıydı Kemal Kılıçdaroğlu. Hep deriz ya, iktidar her rejimde olur ama işlevsel muhalefet sadece demokrasilerde olur. Maalesef kala kala üç milletvekillik işlevsel bir muhalefet partimiz var bugün, ana muhalefet hep izinde.


Mesele ilkeler ve savunulabilmesi olayıdır. Halkı sokağa düşürmemek adına muhalefet yapmayı sosyal medya mesajlarına sıkıştıran bir anlayış Türkiye’nin geldiği noktada siyasi İslamcı dayatma kadar sorumludur. Değişim sadece lider değişikliğiyle olamıyor maalesef, mantalite değişmeli, aksiyon ön plana alınmalıdır. Şehitlerimiz sebebiyle iptal edilen anayasaya saygı mitinginin tekrar gündeme alınmaması üzücü değil mi?

İstanbul’da seçmene şantaj
Mesela, hatırlamak gerekmez mi deprem felaketinin yıl dönümünü yaşadığımız bu günlerde son bir defa diyerek imar affı adı altında yapılan seçim rüşveti sonucunda 11 ilimizde yaşadığımız büyük acıyı? Sormak gerekmez mi siyasetin açgözlülüğüne imar planlarını, bütün hassas hesaplamaları, değerlendirmeleri ve dahası fizik kurallarına göre oluşturulan sistemi üç beş oy fazla alma zübüklüğü uğruna ne sonuç alındığını ne zaman düşüneceğiz? O affın figüranlarından birisi şimdi İstanbul’a iktidar cephesi adayı. İmardan sorumlu bakan iken yaptıkları ortadayken, İstanbul’u emanet edebilir mi Türkiye bu arkadaşa? Tabii, o zaman bahçeye kaçak eve, ilave kata, meskeni kanunsuz genişletmeye oy uğruna evet diyen zihniyet, şimdi de eğer arkadaşı seçerse İstanbullu, iktidar nimetlerinden yararlanacağını söyleyebiliyor. Bu seçmene şantaj değil de ne?