Bilim dünyası anksiyete ve depresyon tedavisinde çığır açabilecek yeni bir molekülü konuşurken, uzmanlar bu tür gelişmelerin klinik uygulama öncesinde dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Japonya’daki Osaka, Toyama, Hiroşima ve Kagoşima üniversitelerinden araştırmacıların ortak yürüttüğü çalışmada, PA-915 adı verilen deneysel bir molekülün fareler üzerinde etkileyici sonuçlar verdiği saptandı. Tek doz uygulanan bu molekülün, kronik stres altındaki deneklerde anksiyete ve depresyon benzeri davranışları hızla azalttığı ve bu etkinin yaklaşık sekiz hafta sürdüğü rapor edildi. Mevcut tedavilerin aksine bağımlılık ya da bilişsel işlev bozukluğu gibi yan etkilere yol açmadığı belirtilen molekül, stres aksını düzenleyen bir mekanizma üzerinden çalışıyor. Ancak araştırmacılar, henüz yolun başında olunduğuna ve insan deneylerinin sonuçlanmasının uzun bir süreç gerektirdiğine dikkat çekiyor.

“'Anksiyete aşısı bulundu' haberleri bilimsel gerçekliği yansıtmıyor”
Anksiyete ve depresyonun yalnızca biyolojik bir mekanizma bozukluğu olmadığını ifade eden Uzman Psikolog Delil Yıldırım, toplumda yanlış beklentiler oluşturulmaması gerektiğini belirtti.
Bugün için kaygı ya da anksiyete bozukluklarını önleyen veya doğrudan tedavi eden, klinik kullanım için onaylanmış bir aşının bulunmadığını kaydeden Uzman Psikolog Delil Yıldırım, kamuoyunda yer alan bu tür haberlerin bilimsel gerçekliği yansıtmaktan uzak olduğunu söyledi. Yıldırım, araştırmaların stres yanıtı ve bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiyi anlamaya yönelik olduğunu ancak bu bilginin bir aşı sonucu çıkarmak için yetersiz olduğunu belirterek, “Kaygı bozuklukları; genetik yatkınlık, nörobiyolojik süreçler, erken yaşam deneyimleri, öğrenilmiş düşünce kalıpları, travmatik yaşantılar, stres yükü ve çevresel koşulların etkisiyle şekillenir. Bu nedenle tek bir laboratuvar bulgusunu, sanki kısa sürede uygulanabilecek kesin bir tedaviye dönüşmüş gibi sunmak hem bilimsel açıdan sorunludur hem de toplumda yanlış beklenti oluşturur” dedi.

“Biyolojik müdahale kaygı üreten düşünceleri doğrudan silmez”
Olası bir biyolojik müdahalenin ancak vücudun stres yanıtını dengeleyebileceğini dile getiren Yıldırım, bunun psikolojik süreçleri tek başına değiştiremeyeceğine işaret etti.
Teorik olarak bir müdahalenin beynin tehdit algısı ile stres yanıtı arasındaki duyarlılığı düzenlemesi gerektiğini aktaran Yıldırım, böyle bir yöntemin amacının kaygı üreten düşünceleri silmek değil, biyolojik aşırı uyarılmışlık düzeyini düşürmek olacağını ifade etti. Kaygı bozukluklarının tek bir mikroba ya da proteine dayanmadığını vurgulayan Yıldırım, “Kaygının merkezinde tehdit beklentisi, felaketleştirme eğilimi, bedensel duyumları yanlış yorumlama, kaçınma davranışları ve öğrenilmiş korku tepkileri gibi karmaşık psikolojik süreçler de vardır. Bu nedenle varsayımsal bir ‘kaygı aşısı’ geliştirilse bile, onun etki alanı büyük olasılıkla yalnızca biyolojik hassasiyet boyutuyla sınırlı kalırdı; kişinin yaşam öyküsünü, ilişkisel yaralarını, travmalarını ya da kaygıyı sürdüren düşünce örüntülerini tek başına değiştirmesi beklenmez” şeklinde konuştu.

“Tek başına kesin çözüm değil ancak destekleyici bir araç olur”
Tedavide en güçlü kanıtların hala psikoterapi ve ilaç desteğinde olduğunu hatırlatan Delil Yıldırım, yeni yöntemlerin ancak yardımcı bir unsur olabileceğini söyledi.
Bilimsel açıdan en gerçekçi değerlendirmenin bu yöntemin bir gün geliştirilse dahi tek başına kesin çözüm olmayacağı yönünde olduğunu belirten Yıldırım, bunun ancak tedaviyi destekleyici biyolojik bir araç olabileceğini söyledi. Günümüzde özellikle bilişsel davranışçı terapinin en etkili yaklaşım olduğunu kaydeden Yıldırım, “Biyolojik bir müdahale kişi için bedensel alarm düzeyini azaltabilir; ancak kaygıyı besleyen ‘ya kötü bir şey olursa’ şeklindeki felaketleştirici düşünceleri dönüştürmez. Mevcut klinik rehberler de anksiyete bozukluklarının tedavisinde psikoterapiyi, ilaç tedavisini ya da ikisinin uygun biçimde birlikte kullanımını temel yaklaşım olarak tanımlamaktadır; ‘aşı’ bu çerçevenin parçası değildir” ifadelerini kullandı.

“'Mucize çözüm' söylemi tedaviye uyumu bozabilir”
Bilimsel verilerin mucizevi kurtuluş gibi sunulmasının hastalar üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini belirten Uzman Psikolog Delil Yıldırım, bu durumun mevcut tedavilere olan güveni sarsabileceğine dikkat çekti.
Haberlerin gerçekçi olmayan beklentiler üzerine kurulduğunda kırılgan bir umut yarattığını ifade eden Yıldırım, beklenen hızlı çözüm gerçekleşmediğinde kişilerin tedavi fikrine karşı hayal kırıklığı geliştirebileceğini söyledi. Bu tür söylemlerin mevcut tedaviye uyumu bozabileceğini vurgulayan Yıldırım, “Kişi, ‘nasıl olsa yakında daha kolay bir yöntem çıkacak’ düşüncesiyle düzenli seans takibini, maruz bırakma egzersizlerini veya ilaç kullanım disiplinini zayıflatabilir. Oysa anksiyete tedavisinde kalıcı iyileşme sabırlı ve adım adım ilerleyen bir süreçtir. Mucize çözüm söylemi, bireyin kendi iyileşme kapasitesine duyduğu güveni olumsuz etkileyebilir ve kişiyi aktif bir özne olmak yerine edilgen bir bekleyişe sürükleyebilir” ifadelerini kullandı.
“Bilimsel gelişmeler, umut verici ama temkinli bir dille aktarılmalı”
Ruh sağlığı alanındaki çarpıtılmış haberlerin toplumsal düzeyde de bir etkisi olduğunu dile getiren Yıldırım, aşı bulunduğu ve sorunun çözüldüğü yönündeki söylemlerin kaygı bozukluklarının karmaşık doğasını görünmez kıldığını vurgulayarak bu durumun toplumda tedavi süreci devam eden bireyleri olumsuz etkileyebileceğini söyledi.
En sağlıklı yaklaşımın temkinli bir dil kullanmak olduğunu kaydeden Yıldırım, “Psikolojik açıdan en sağlıklı yaklaşım, bilimsel gelişmeleri umut verici ama temkinli bir dille aktarmak; henüz araştırma düzeyindeki bulguları klinik gerçeklik haline gelmiş gibi sunmamaktır” dedi.


