Ülkemiz resim sanatının figüratif alandaki en önemli temsilcilerinden altı usta ismi, Neş’e Erdok, Hüsnü Koldaş, Kemal İskender, Nedret Sekban, Resul Aytemür ve Ahmet Umur Deniz, Brieflyart Galeri’de sanatseverlerle buluştu. Şair Rainer Maria Rilke’nin “Ağaçların arasında yalnız hissetmez insan; onlar hep birlikte ayakta durur” dizelerinden ilham alan “Ağaçlar Gibi Konuşmak” başlıklı grup sergisini Aslı Bora 24 Saat'e anlattı.

Küratörlüğünü sanat tarihçisi Aslı Bora’nın üstlendiği sergi, farklı kuşaklardan gelen bu altı sanatçının eserleri arasında kurulan “sessiz diyalogları” merkeze alıyor. Bora’nın küratöryel seçiminde temel amaç, biçimsel bir denge arayışından ziyade, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin köklü geleneği ve özellikle Neşet Günal Atölyesi’nin figür anlayışı üzerinden temsilin tarihsel sürekliliğini görünür kılma çabası. Küratörün ifadesiyle, sergi bir dizi görüntüden çok, “bakışın devindiği bir alana” dönüşüyor ve eserlerin birbirine karışmadan nefes alabildiği, sessizlikle örülmüş bir “düşünme zemini” yaratılıyor.
Sergi, sanat yapıtını Vernon Hyde Minor’ın tanımladığı gibi bir “görsel düşünme eylemi” olarak konumlandırıyor. Aslı Bora, bu tarihsel sürekliliğin anlatıcısı olarak, izleyicinin edilgen bir gözlemci olmaktan çıkıp, sanatçıların kuşaklar boyunca aynı estetik soruların peşinde koşuşunu algıladığı bir “epistemolojik katılım” biçimi sunmayı hedefliyor.

Figüratif resmin derinlikli katmanları, sergide farklı kutuplarda gibi görünen sanatsal tavırların bir araya gelişiyle ortaya konuyor. Neş'e Erdok’un insan ruhunun kırılganlığını yoğun bir gerçekçilikle yansıtan figürleri, Hüsnü Koldaş’ın disiplinli ama deneysel biçimsel arayışlarıyla yan yana gelerek, atölye geleneğinin farklı ritimlerini sergiliyor. Kemal İskender’in biçimi zihinsel bir düzen arayışının alanı olarak gören kavramsal yoğunluğu, Nedret Sekban’ın figürü varoluşun ağırlığını taşıyan dramatik figüratif diliyle buluşuyor. Bu iki yaklaşım, karşıtlık değil, birbirini açıklayan iki görme biçimi olarak sunuluyor. Resul Aytemür’ün sokaklar, duvarlar ve tabelalar üzerinden toplumsal belleğin yüzeyini işleyen kentsel duyarlığı, Ahmet Umur Deniz’in hafızayı insan bedenindeki yorgunluk ve kırılganlık üzerinden sorgulayan çağdaş yorumuyla birleşiyor. İki sanatçı, biri dış dünyanın birikimini, diğeri iç dünyanın sürekliliğini araştırarak aynı duyarlığın iki farklı yönünü temsil ediyor. Sergiyi küratör ve sanat tarihçisi Aslı Bora ile konuştuk.

Serginin başlığı ve ana ilham kaynağı, Rainer Maria Rilke'nin "Ağaçların arasında yalnız hissetmez insan; onlar hep birlikte ayakta durur," dizeleri. Bu dizelerdeki "birliktelik" ve "yalnızlık" diyalektiği, serginin tematik omurgasını nasıl oluşturuyor? Eserlerin mekân içinde birbirine "yer açması" ya da "yankılanması" metaforu, bir küratör olarak sergileme tasarımınıza nasıl yansıdı?
Rilke’nin dizesi, sergimizin düşünsel eksenini belirledi. Şiir ve resim birbirine içkin alanlar. Sanatçılar, kendi iç ritimleriyle resme yaklaşırken, aslında bu ortak titreşime kulak veriyorlar; Rilke’nin şiirinde sözcük nasıl bir soluk taşıyorsa, resimdeki biçim de aynı soluğun başka bir yansıması olarak hayat buluyor. Şiir ile resim arasındaki bu gizil dil mekan kurgusuna yön verdi diyebiliriz.
Eserlerin birbirine temas etmeksizin var olabildiği bu düzen, sessizlikle örülmüş bir düşünme zemini yarattı. Her iş, diğerine karışmadan nefes alıyor. Bu da sergiyi bir dizi görüntüden çok, bakışın devindiği bir alana dönüştürüyor. Rilke’nin dizelerinde sezilen o ince dayanışma duygusu bu meyanda maddeselleşiyor ve anlam kazanıyor. Birlikte olmanın aynı rüzgârda salınmayı olanaklı hale getirdiğini hissettiriyor. Dolayısıyla sergi tasarımı da tamamen bu birbirini önceleyen tavırla meydana geldi.
Kemal İskender-Çellonun Büyüsü
Serginin ana teması, farklı kuşaklardan gelen bu altı sanatçının eserleri arasındaki "sessiz diyaloglar." Bu diyalogları hangi estetik, teknik ya da tematik kesişim noktalarında belirlediniz? İzleyicinin bu sessizliği "duyabilmesi" için özel olarak kurguladığınız bir izleyici deneyimi var mı?
Bu seçkide her sanatçı, Neşet Günal Atölyesi’nin figür anlayışını bir görsel bilinç pratiği olarak yeniden kuruyor. Vernon Hyde Minor’ın söylediği gibi, sanat yapıtı “görsel bir düşünme eylemidir” yani düşünce, biçim aracılığıyla görünür olur. Bu sergi, o düşünme eyleminin kuşaklar boyunca nasıl farklı ritimlerde sürdüğünü izleyicinin pratiğine dahil ediyor. İzleyici, bir resmi “okumak” yerine, onun kavramsal gerilimini görsel bir süreç olarak algılıyor.
Böylece izleme eylemi, burada edilgen bir gözlem değil, bir epistemolojik katılım biçimi olarak konumlanıyor. Her iş, kendi tarihsel bağlamını çağırırken, izleyicinin de kendi görsel alışkanlıklarını yeniden kurmasını talep ediyor. Mekân bu anlamda bir sergi alanı değil, görsel düşünmenin yeniden icra edildiği bir sahne. İzleyici, bir resimden diğerine geçerken zamanın değil, düşüncenin hareketine eklemleniyor. Böylece “Ağaçlar Gibi Konuşmak”, bir hatırlama değil, bir anlamda yeniden görme pratiği hâline geliyor biçimin tarihle, düşüncenin bakışla yeniden kesiştiği bir alana dönüşüyor.

Neş'e Erdok-Küçük Ekmekler
Sergide yer alan Neş'e Erdok'un "yoğun gerçekçiliği" ile Hüsnü Koldaş'ın "deneysel disiplini" gibi belirgin üslup farklılıkları, aynı mekânda nasıl bir "sessiz diyalog" oluşturuyor? Küratöryel seçimlerinizde, bu kuşak farklarının çatışmasından ziyade, hangi sanatsal sürekliliği öne çıkarmayı amaçladınız?
Bu sergide farklı kuşaklardan altı sanatçının bir araya gelişi, biçimlerin karşı karşıya getirilmesinden çok, temsilin tarihsel sürekliliğini görünür kılma çabası olarak görülebilir.
Küratöryel tercih dışında burada bir sanat tarihçi olarak hareket ettim. Bu da biçimsel bir denge arayışına değil, düşüncenin zaman içindeki direncine odaklanmama sebep oldu. Akademi geleneğinden geçen bu sanatçılar, farklı dönemlerde aynı soruların peşinde oldular. Yanıtlar her seferinde başka bir yüzey, başka bir ışık, başka bir bakış açısı olarak belirdi. Ağaçlar Gibi Konuşmak da bir kuşağın diğerini izlediği çizgisel bir tarih değil, aynı düşünsel damar boyunca güçlü biçimde salınan görsel bilinç olarak görülebilir. Bu açıdan bahsi geçen süreklilik, her çalışmada kendi zamanına gönderme yaparken, özgün bir tavır içinde olmayı da içinde barındırıyor.

Hüsnü Koldaş-Geceye Uğradım
Kemal İskender’in düşünsel omurgası ve Nedret Sekban’ın dramatik figürleri arasındaki geçişi nasıl ele aldınız? Bu iki sanatçının eserlerinde yer alan felsefi ve dramatik unsurlar sergiye nasıl bir katman ekliyor?
Kemal İskender’in kavramsal yoğunluğu ile Nedret Sekban’ın figüratif dramatizmine bir düalite olarak bakmamak gerekir. Her iki sanatçı da aynı resimsel bilincin farklı yönlerini temsil ediyor. Sekban’ın kompozisyonlarında figür, insanın dünyadaki yerini ahlaki bir sorguya dönüştürürken; her hareket, bir varoluşun ağırlığını taşıyor. İskender ise, biçimi ve yüzeyi zihinsel bir düzen arayışının alanı olarak ele alıyor. Bu iki yaklaşım, sergide birbirine karşıt değil, birbirini açıklayan iki görme biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Böylece sergi, figürün duygusal derinliğiyle düşüncenin yapısal disiplini arasında resim sanatının kalıcı geriliminin bir hatırlatıcısı olarak konumlanıyor. Burada izleyicinin, biçimsel ayrımlardan çok, resmin kendi varlık alanını kurma biçimlerine tanık olması bekleniyor. Çünkü seçkideki farklı anlatımlar, tek bir estetik nabzın farklı yoğunluklarına işaret ediyor.

Resul Aytemür-Balo Sokak'ta Leyla
Resul Aytemür’ün kentsel belleği ve Ahmet Umur Deniz’in çağdaş hafıza yorumları birbirini tamamlayan bir şekilde mi ilerliyor? Bu iki sanatçının işlerini yan yana koyduğunuzda izleyiciye sundukları ortak ve farklı bakış açıları neler?
Resul Aytemür’ün kente bakan gözü ile Ahmet Umur Deniz’in insana yönelen dikkati, zamanın resimde nasıl varlık kazandığını farklı biçimlerde düşünmeye çağırıyor. Aytemür, şehir dokusunu toplumsal belleğin yüzeyi olarak işleyen bir sanatçı. Onun çalışmalarında sokaklar, duvarlar , işportacılar, sokak hayvanları ve tabelalar geçmişin biçimlenmiş izleri halindedir. Deniz’in resimlerinde ise hafıza, insan bedeninin taşıdığı deneyimde varlık bulur. Deniz’in rsimlerinde yüzlerdeki yorgunluk ve jestlerdeki kırılganlık hatırlamanın insani ağırlığı ile bizi yüzleştirir. Bu iki yaklaşımı bir zıtlık üzerinden okumak yanlış olur. Çünkü her iki sanatçı da aynı duyarlığın iki farklı yönünü temsil eder. Aytemür dış dünyanın birikimini görünür kılarken, Deniz iç dünyanın sürekliliğini araştırır; biri kentin belleğini biçimlendiren yapısal sessizliği, diğeri hatırlamanın duygusal derinliğini resmin yüzeyine taşır. Bu da izleyiciyi tarihsel bir süreklilikte tutacak bir davettir.
Ahmet Umur Deniz-Yalnız
Sergiyi küratör olarak hazırlarken, kişisel bir sanat tarihi perspektifinizin sergiye yansıdığı yerler oldu mu? Sanatçılarla çalışırken, onlardan öğrendiğiniz ve sizi etkileyen bir şey var mı?
Bu sergiye hazırlanmak, yalnızca bir küratöryel süreç değil, aynı zamanda kendi köklerime dönmek gibiydi. Akademi’nin yetiştirdiği, aynı atölyenin farklı dönemlerinden gelen sanatçılarla çalışmak, Türk resminin belleğinde dolaşmak anlamına geliyordu. Ben de aynı okulun koridorlarında yetişmiş bir sanat tarihçi olarak, bu zincirin bir parçası olduğumu fark ettim. O yüzden kendimi yalnızca bir küratör gibi değil, aynı zamanda bu tarihsel sürekliliğin anlatıcısı olarak konumladım. Sergi boyunca, kişisel tanıklık ile tarihsel doğruluk arasında bir denge kurmaya çalıştım. Her bir sanatçıyla kurduğum diyalog, geçmişle, akademiyle ve o geleneğin mirasıyla yapılan bir konuşmaya dönüştü. Bu nedenle “Ağaçlar Gibi Konuşmak” benim için yalnızca bir sergi değil; ait olduğum belleğe içeriden bakma, o belleği yeniden tarif etme çabasıydı.
Bu isimler önemli, çünkü her biri Akademi geleneğinin farklı bir evresine tanıklık etmiş ve o evrenin biçimsel arayışlarını, ideolojik kırılmalarını ve estetik tartışmalarını kendi pratiğine taşımış sanatçılar. Dolayısıyla bu sergide sanat tarihçi olmanın konforunu ve sorumluluğunu fazlasıyla hissettim. Dikkatimi çeken en önemli unsur ise sanatla ilgili birçok konuda bu isimlerle benzer bir bakış açısına sahip olduğumdu. Bu da beni çok rahat hissettirdi. Sanat herkesin üzerinde konuştuğu fakat pek az kişinin kayda değer sözler sarf ettiği bir alan. Bir sanat tarihçi için böyle bir ekiple çalışmak her cümlenin, her dakikanın anlamlı olmasını sağlıyor.
Nedret Sekban-Gölgede Herkesin Kendi Yeri Vardır
Sergi, izleyiciyi "sessiz diyaloglara tanıklık etmeye davet ediyor." İzleyicilerin bu altı farklı sanatçı arasında kendi zihinlerinde kurmalarını beklediğiniz temel bağlantı nedir? Sergiyi gezerken hangi düşünsel veya duygusal katmanları keşfetmelerini umuyorsunuz?
Bu sergide izleyicinin kendi deneyimini merkeze alıyorum. Neşet Günal Atölyesi’nden gelen bu altı sanatçının işleri, belli bir doğrultuda okunmak için değil, izleyicinin kendi görsel sezgisiyle yeniden tamamlanmak için bir araya getirildi. Her biri insanın dünyayla kurduğu ilişkiye farklı bir biçimde yaklaşırken, izleyici bu farklılıklar arasında kendi içsel bağlarını kuruyor. Kimisi Sekban’ın figürlerinde bir yüzleşme, kimisi Aytemür’ün kent dokusunda bir yön bulabilir. Ama her durumda resim, kendi kişisel tarihini çağırır. Benim için önemli olan, izleyicinin sergiden tek bir anlatıyla değil, kendi varoluşsal sorularına dokunan küçük çağrışımlarla çıkmasıdır. Çünkü bu sanatçılar, bir geleneği temsil ettikleri kadar, o geleneğin izleyicide yeniden anlam kazanma potansiyelini de taşıyorlar.
Kemal İskender-Kadın Akordiyonist
Gelecek sergi projelerinizde hangi temalar veya sanatçıların işlerini ele almayı planlıyorsunuz?
Yakın dönemde farklı disiplinleri buluşturan birkaç proje üzerinde çalışıyorum. Bunlardan biri, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından hareketle edebiyat ile görsel sanatlar arasındaki geçirgenliği araştıran bir sergi; diğeri ise ustalarla genç sanatçıları aynı çerçevede bir araya getirerek belleğin farklı biçimlerde nasıl görünür kılındığını inceleyen bir seçki olacak. Ayrıca şiir ve resim arasındaki ortak duyarlılıklar üzerine kurguladığım daha deneysel bir proje de gündemde. Tüm bu çalışmaların ortak yönü, sanatın tarihsel sürekliliğinden çok düşünsel geçişlerine ve farklı kuşakların aynı estetik sorular etrafında yeniden buluşma ihtimaline odaklanması.

Neş'e Erdok-Savaşın Acıları



