Başar Başarır, Can Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan yeni romanı ‘Beni Bir Temiz Dövseler' ile okuru hem hınzır bir edebi dedektifliğin hem de bugünün Türkiyesi’nde sıkışıp kalmış kırık dökük hayatların trajikomik muhasebesine ortak ediyor. Yazarın başlangıçta "İyi evlilik dediğin sıkıcı olurmuş" cümlesiyle bir karı-koca çekişmesi olarak tasarladığı metin; KHK ile üniversitedeki kürsüsünden edilmiş, işsiz, evinde adeta içgüveysi kalmış tarihçi Feridun’un zihnine girilmesiyle bambaşka bir mecraya evriliyor. Feridun’un yakasını bırakmayan takıntı, edebiyat ve basın tarihimizin en kıymetli ayrıntılarından biri: 1930’ların sonunda Yenlap Neşriyatı tarafından imzasız yayımlanan, Nâzım Hikmet’in kaleme aldığı Yeşil Elmalar romanı ve onun dönemine göre avangart kapak tasarımı.

Ortasında bir puma başı, çevresinde dekupe insan yüzleri ve dumanı tüten bir altıpatların bulunduğu bu kapağın peşine düşen Feridun için araştırma, salt akademik bir merak değil; bugünün boğuntusundan, işsizlikten ve mutsuz evlilikten "şimdi ve burada"yı terk ederek maziye kaçma arzusuna dönüşüyor. Çünkü Feridun, geçmişe sığındıkça zihninde gençleşen, hafifleyen ve şimdiki zamanın ağırlığından kurtulan atomize bir aydın. Boğaz’ın hırçın Şeytan Akıntısı’ndan Aşiyan’ın edebi panteonuna uzanan rota; Sadun Boro’nun efsanevi kotrası Kısmet’in güvertesinde açılan sürreal bir zaman kapısıyla Feridun’u 1960’lar ve 90’lar Roma’sına savuruyor. La Dolce Vita atmosferinin kıyısından geçen bu seyrüseferde Feridun; Tekel afişlerine, ambalajlara ve Nâzım kitaplarına imza atan usta grafiker Ali Süavi Sonar’ın izini sürerken kendisini Soğuk Savaş entrikalarının, MI6 cinayetlerinin ve 1962 Roması’nda Nâzım Hikmet ile Joyce Lussu’nun çeviri masasının yanı başında buluyor. Ancak Beni Bir Temiz Dövseler, geçmişe açılan bu fantezi perdesinin arkasında günümüz Türkiye’sinin can yakıcı yaralarını da sıradan anların içine ustalıkla sızdırıyor. Soma Maden Faciası’ndan, İliç’e ve Çorlu tren kazasına kadar hafızamızda asılı duran toplumsal acıların yanında Feridun ile Elvan’ın tükenen evlilikleri, kayınvalide Hayret Hanım’ın sivri dilli otoritesi, baldız Nesrin’in iyi oluş çabaları, yeğen Pelin’in yapay zekâ ve veganlıkla örülü yalnızlığı ve faydasız bacanak Ayhan’ın ahlaksızlığı bir arada okunuyor. İsmini Melih Cevdet Anday’ın dizelerine yapılan ironik bir sataşmadan alan ‘Beni Bir Temiz Dövseler’; Başar Başarır’ın "içimdeki dinmeyen motor" dediği öfke ve şüpheden beslenen, diliyle parlayan, çağın tanıklığını didaktizme düşmeden sırtlanan çok katmanlı bir anlatı.
Başar Başarır ‘Beni Bir Temiz Dövseler’i 24 Saat’e anlattı.
Feridun’un takıntı derecesinde peşine düştüğü bu kapak ve grafik sanatçısı Ali Süavi Sonar, romanın kurgusuna nasıl dahil oldu? Bu araştırma sürecinin ne kadarı sizin kişisel sahaf ve edebiyat tarihi merakınızdan beslendi?
Bir ilişki romanı yazmak üzere yola çıktım ben. Bilmediğim mevzulara dalacak, karı koca kavgası anlatacaktım. Hatta uzun süre başlangıç cümlem şöyleydi: “İyi evlilik dediğin sıkıcı olurmuş.” Ama Feridun karakterinin kutruna karar verdikten sonra, bu akademiden atılma, KHK’lı, gadre uğramış fantastik tarihçi hayal dünyama intikal edince, yavaş yavaş onun alanına, özellikle de tarihin hurda teferruat denen önemsiz ayrıntılarına doğru savruldum. Kaçınılmaz olarak yazarken insan kendi dünyasından yıldızları kırpıp kırpıp sayfalara serpiyor. Sonuçta, tam da tespit ettiğiniz gibi, benim arayıp bulamadıklarımla epey müzeyyen oldu Feridun.
Feridun KHK’lı, araştırmaya meraklı bir akademisyen. Öteki taraftan üniversiteden atılması sonrası uğraşıları sosyal ve güncel olaylardan çok geçmişle ilgili. Elbette kitap kapağına yönelik merakı ve çabası değerli ancak yapay zekaya mesafeli olan, merak duygusunu güncelden çok geçmiş için kullanan bir akademisyen olduğunu düşünüyorum Feridun’un. Politik bir çevreye de mensup değil. Bu çerçevede akademinin güncel olayları değerlendirme, geçmişle günümüz arasında ilişki kurma ve siyasi ve sosyal olaylara eleştirel bakmasının eksik olduğu günümüzde Feridun bahsettiğim durumun bir eleştirisi olarak mı karşımıza çıkıyor?
Hayır, hiç öyle bir alt metin yok yazdıklarımda. Feridun’un geçmiş merakını bir firar, bir kaçış, şimdi’den ve burada’dan bir kurtulma çabası olarak kurguladım. Memnun değil hayatından. İşi yok, eşiyle arası kötü, evde bir çeşit iç güveysi. Hayalleri yıkılmış, kırık bir insan o. Kendini geçmişte daha iyi görüyor, nasıl söylemeli, mazi takıntısı öyle bir hezeyana dönüşmüş ki, geçmişe gittiğinde gençleşiyor, inceliyor, bronzlaşıyor. Örgütlü bir tip değil evet, daha çok zıpçıktı diyebiliriz. Güncel tartışmaların iki tarafındaki görüşlerin ikisini de benimsemeyen türden, daima üçüncü bir fikir üzerine sabitlenen atomize bir kardeşimiz.
Yakın geçmişteki ve güncel anlamda birçok olay yaşıyoruz, bunların edebiyattaki yansımasının ise zayıf olduğunu görüyorum. Fakat siz Onat Kutlar'ın da hayatını kaybettiği bombalı saldırıdan Soma Maden Kazası’na yaşanan birçok olayı satırların arasında sızdırıyorsunuz. Ve bunu yaparken didaktik bir üsluptan daha güçlü bir şekilde, karakterlerin sıradan anları içerisinde kullanıyorsunuz. Sizce günümüz yazarı yaşadığı ve tanık olduğu zamanı çalışmasında yer verme noktasında ne kadar sorumludur?
Önce şu noktayı açıklığa kavuşturayım: Bana kalırsa günümüzde bir yazarın tek bir sorumluluğu var, o da yazmak. Nasıl olursa olsun, ne tür ve içerikle olursa olsun, üretmek. Çağına tanıklık etmek için bu yeter de artar bile. Fazladan bir çabaya, gayrete gerek yok. Güncelin, memleketin, şu tuhaf zamanların izdüşümleri metinde mutlaka olacaktır, ama bilinçli bir referans takibi şart değil. Bana gelince, ben içimden geldiği şekliyle, dünya ağrısının boynuma astığı yüklerle yazıyorum. Hiçbir görev yahut sorumluluk hissetmiyorum yazarken. Ortaya çıkan yazı unutamadıklarımdan izler taşıyor sadece. Biraz da öfke ve şüpheyle yazdığım için sanırım, şu ülkenin bize yaşattığı tuhaflıklara uğramadan bitmiyor işim.
Karakterlere olan duygusal bağınız hissediliyor. Feridun’u şaşkın bulduğunuzu ama şefkatli yaklaştığınızı düşündüm ve Ayhan’a da şiddetli bir tiksinti. Üçüncü göz bir anlatımdan ziyade karakterleri adeta yakından tanıyormuşsunuz gibi hissettim. Bu anlatımı tercih etmenizin özel bir nedeni var mı?
Çok haklı ve isabetli bir tespit. O karakterlerle üç yıl kadar birlikte yaşadım ben, hâlâ kısmen sürüyor bu macera. İnsanî hatalarıyla düpedüz kötülük diyebileceğimiz yaradılış defolarını zihnimde ayırabiliyorum. İçimde taşıdığım kişilere karşı, her ne kadar hayalî de olsalar, bir tutum oluşuyor. Çocuksu bir şey bu, kabul, ama böyle.
Ayhan günümüzde oldukça artan bir tip adeta. Bu karaktere olan tiksinti ve öfkenizi hissettim. Ve daha birçok şeye… Kitap hakkında verdiğiniz diğer söyleşilerde öfkenin tetikleyici olduğundan bahsetmiştiniz çalışma başlarken. Roman bittiğinde bu öfkeniz azaldı mı?
Az evvel de değindim, öfke ve şüphe benim en önemli iki motivasyon kaynağım. Evet içten yanmalı, kendinden desenli bir motor içimdeki. Yazmak için öfkelenmiyorum, öfkelendiğim için yazıyorum. Elimde değil. Ve hayır, azalmıyor öfke hiç bitmiyor.
Özellikle Nâzım Hikmet ile yemek sahnesi çok canlı. Hikmet’in tasviri yanında hitabı, davranışları yakından hissediliyor. Bu noktada o masada sizin de olduğunuzu ya da olmayı hayal ettiğinizi tahmin ettim. Ne dersiniz?
Ben vardım orada zaten. Sadece o altı kişinin arasında değildim. Biraz ötede, barın kenarında oturuyordum.
Feridun tek gittiğinde de Elvan’la gittiğinde de Roma’da sürekli bir telaş halinde. Hedefine ulaşmaya çalışmanın verdiği telaş ve kısıtlı süre içerisinde içinde bulunduğu zamanın sonsuz nimetlerinin tadını çıkaramıyor. Bu noktada hepimiz Feridun gibi miyiz sizce?
Turist işte budur. Kısıtlı zamanda mümkün olan en büyük deneyimin peşinde koşandır. Bitmesinden korkar ama biteceğini de bilir. Bu yüzden tadını asla çıkaramaz gittiği yerin. Dönüp geldiğinde ise tekrar gitmeyi özler hiç durmadan. Olduğu yerde olmak istemeyen insana turist denir.
Elvan değişen koşullarla mutsuzluğa giden evliliğine, Nesrin ise yaşadığı olumsuzlukları telafi edebilirim düşüncesine tutunmak istiyor. Kadınlar hep tutunmak, olumlu düşünmek için ufak bir neden bulmak ve bu küçük umudun etrafında dolaşmak durumunda kalıyor. Kadınlar böylesine bir fedakarlığı göze almışken erkekler neden bunun kıymetini bilmiyor veya bilemiyor?
Hakikaten ya, neden bilemiyor? Elbette istisnalar vardır ama genel olarak durum böyle, haklısınız. Kaybedene kadar elindekinin kıymetini anlamayan, kendiyle meşgul, önceliklerini hep şahsi gündemiyle saptayan, diğerini düşünemeyen, ilişkiye emek vermeyen genel bir tutum söz konusu erkek cinsinde. Ama neden? Niçin böyle? Çok zor bir soru bu. Ben yanıtı bilmiyorum. Ama zaten naçizane işim bütün yanıtları bilmek değil, sadece soruları sormak.
Romanda farklı nesillerin kullandıkları sözler, davranış ve alışkanlıklar net bir şekide okunuyor. Öteki taraftan Pelin karakteri çok canlı. Yeni kuşağın yalnızlığını da tasvir ediyor. Farklı kuşaklardan da olsalar Feridun Sadun Boro ile çok iyi anlaşırken yeğeni Pelin’e (üstelik aralarında fazla yaş farkı olmadığını da tahmin ettim) çok uzak hem dil hem de düşünce dünyası bakımından. Sizce bu hızlı akış içerisinde yakın gelecekte 4-5 yaşlık bir fark bile iki birey arasındaki farkı derinleştirecek mi?
Feridun elli küsur, yani günümüzün orta yaşlarında. Pelin ise 16. Arada epey fark var sanki... Neyse ne, asıl mesele nüfus kayıtları değil. Aradaki nesil farkı daha çok zihniyetten geliyor. Tamamen başka kafadalar.
4-5 yıl kişiyi fazla değiştirmez belki ama formasyon farkı çok önemli bir iletişimsizliğe dönüşebilir. Örneğin benim deneyimimde okuyanla okumayanın arası gittikçe açılmakta. Eğitim manasında demiyorum, kitap okumaktan bahsediyorum. Başkalarının hâl, duygu ve düşünceleriyle ilgilenen insanın bu görgüye sahip olmayan çağdaşlarıyla bile arasında uçurumlar oluşuyor.

Beni Bir Temiz Dövseler
Başar Başarır
Can Yayınları
336 sayfa
Eylül 2026





