Girne’de kapılarını açılan Art Rooms Galeri, sanatçı Deniz Doğruyol’un çok katmanlı anlatımına ev sahipliği yapıyor. Resim, obje ve mekânsal yerleştirmeleri bir araya getiren “Inner Talks”, çocukluk ile yetişkinlik arasındaki bağı kişisel hafıza üzerinden ele alırken; geçmişin geride bırakılan bir evre değil, bugünün içinde biçim değiştirerek süren canlı bir parça olduğunu hatırlatıyor.
Sergi izleyiciye salt estetik bir izleme deneyimi sunmanın ötesine geçerek büyüme sancılarını, korunma arzusunu ve bireyin zamanla unuttuğu çocuk benliğiyle karşılaşmasını odağına alıyor. Deniz Doğruyol ile serginin kavramsal dünyasını, kırılganlık kavramını ve Kıbrıs sanat ortamını konuştuk.

“Yetişkin benliğimle çocukluğum karşı karşıya gelmiyor; yan yana yürümeye çalışıyor”
Serginin adı doğrudan bir iç hesaplaşmaya ve iç sese işaret ediyor. Bu sergideki iç konuşmalar kimler arasında geçiyor? Bugünden geçmişe bakan yetişkin benlik ile geçmişteki çocuk arasında bir diyalog mu, yoksa hesaplaşma ağırlıklı bir monolog mu izliyoruz?
“Inner Talks”, benim için geçmişteki çocuk benliğimle bugünkü yetişkin benliğim arasında hiç bitmeyen bir diyalog. Ama bu bir hesaplaşmadan çok, birbirini yeniden duyma ve anlama hali. Zaman içinde büyüyoruz, değişiyoruz, hayatın bize öğrettikleriyle başka kimlikler ediniyoruz. Fakat içimizdeki çocuk bir yere gitmiyor. Bazen bir korkuyla, bazen bir cesaretle, bazen de hiç beklemediğimiz bir anda kendini hatırlatıyor. Bu sergide yetişkin benliğimle çocukluğum karşı karşıya gelmiyor; aksine yan yana yürümeye , birbirini duymaya çalışıyor. Çünkü benim için mesele geçmişi sorgulamak değil, geçmişte bıraktığımızı sandığımız parçalarımızla yeniden bağ kurabilmek. Belki de bütün bu iç konuşmaların temelinde tek bir soru var: Büyürken kendimizden ne kadar uzaklaştık ve ne kadarını hâlâ içimizde taşıyoruz?

“Kırılganlığın güçsüzlük olduğuna inanmıyorum”
Sergideki işlerde masumiyet ile tehdit hissi ve kırılganlık yan yana duruyor. Çocukluğun güvenli alanı ile dış dünyanın gerçekliği arasındaki sınır sizce nerede çatallaşıyor?
Bence o sınır, kendimiz olmaktan çekinmeye başladığımız yerde çatallaşıyor. Çocukken dünyaya daha filtresiz, daha meraklı ve cesur bir yerden bakıyoruz. Henüz dış dünyaya karşı tecrübe kazanmış değiliz. Sonra büyüdükçe kurallarla, beklentilerle, korkularla tanışıyoruz. Kabul görmek, sevilmek beğenilmek ya da ait olmak için kendimizden küçük küçük uzaklaşmaya başlıyoruz. İşlerimdeki masumiyet ve tehdit hissinin yan yana durması da tam olarak bu yüzden. Çocukluğun o özgür ve oyunbaz dünyasıyla hayatın dayattığı sınırlar aynı yüzeyde buluşuyor. Büyük gözlü kızlarımın hem kırılgan hem de meydan okuyan bir tarafı var. Çünkü kırılganlığın güçsüzlük olduğuna inanmıyorum. Aksine kırılgan olduğumuzu kabul etmenin bize hayatta en büyük esnekliği kazandırdığını düşünüyorum. Benim için asıl mesele, dış dünyanın gerçekliğinden kaçmak değil; bütün o gerçekliğin içinde çocukluğumuzdan getirdiğimiz özgürlüğü, merakı ve cesareti koruyabilmek. Çocuk benliğinle Yetişkin benliğin hayatın içinde el ele vermiş yoldaşlığı aslında.

“Hayat bizi en kırılgan yerlerimizden büyütüyor”
Sergideki en vurucu mekânsal yerleştirmelerden biri olan The Path eserinde, üzerinde kan kırmızısıyla “FRAGILE” yazılmış vintage bir çocuk/kız elbisesi, kırmızı-beyaz basamaklar ve yerde duran kırmızı pabuçlar dikkat çekiyor. “Kırılganlık” uyarısı burada kime yapılıyor: Büyümekte olan çocuğa mı, yoksa o çocuğa bakan topluma/yetişkine mi?
The Path benim için hayat yolculuğumuzun ve bu yolculukta geçirdiğimiz dönüşümlerin bir yansıması. Hayatın bizi çoğu zaman en kırılgan yerlerimizden büyüttüğüne inanıyorum. Bazen incindiğimiz, kaybolduğumuz ya da yolumuzu bulamadığımız anlar, ayağımıza takılan taşlar kendimize en çok yaklaştığımız anlara dönüşebiliyor. Kırmızı-beyaz çizgiler hayatın önümüze çıkardığı yolları, sınırları, seçimleri ve geçişleri temsil ediyor. Üzerinde “FRAGILE” yazan çocuk elbisesi ise bu yolculuk boyunca içimizde taşıdığımız kırılganlıkların yolumuzun bir parçası olma halini simgeliyor. Çünkü büyümek, kırılganlıklarımızdan kurtulmak değil, onlarla birlikte yürümeyi öğrenmek biraz da. Yolun sonundaki kırmızı çocuk ayakkabıları benim için hem geride bıraktığımız hem de hâlâ içimizde taşıdığımız o çocuğun varlığını hatırlatıyor. Aslında The Path, hayatın bizi bazen tam da en kırılgan olduğumuz yerden büyüttüğünün hikâyesi.

“Karanlığı yok saymadan renkli kalabilmek hayata en güçlü direnişim”
Kullandığınız renk paleti yer yer parlak, pastel ve canlı; ancak anlatılan hikâyede daima alttan alta işleyen melankolik ve tekinsiz bir damar var. Bu zıtlığı bir ifade biçimi olarak seçmenizin arkasındaki düşünce nedir?
Hayatın da tam olarak böyle karşıtlıklardan oluştuğunu düşünüyorum. Neşe ve hüzün, cesaret ve korku, masumiyet ve karanlık çoğu zaman iç içe geçiyor. Ben de işlerimde bu duyguları birbirinden ayırmak yerine yan yana getirmeyi seviyorum. Yıllar içinde oluşturduğum, bana özgü bir renk paletim var. İşlerimin en karakteristik ve özel yanlarından birinin de bu renk dili olduğunu düşünüyorum. Renkler benim için yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda güçlü bir ifade biçimi. Canlı renklerin ardında her zaman neşeli bir hikâye olmak zorunda değil. Bazen en parlak renklerle en derin, hatta en karanlık duyguları anlatabiliyorum. Biraz da hayatla oyun oynamak gibi bu. Her şeyi fazla ciddiye almadan ama hiçbir duyguyu da hafife almadan. Çünkü insanın içinde hem gülen hem ağlayan, hem korkan hem de cesaret eden birçok farklı hâl aynı anda yaşayabiliyor. Sanırım işlerimdeki bu tezat, hayata bakışımla çok ilgili. Karanlığı yok saymadan renkli kalabilmek benim için başlı başına bir özgürlük alanı. Hayata en güçlü direnişim sanırım.

Sergi izleyicide yalnızca bir estetik haz değil, kendi çocukluk yaraları ve kırılganlıklarıyla yüzleşme hissi uyandırıyor. Sizce sanat bu tür iç hesaplaşmalarda kesin bir arınma sağlayabilir mi?
Sanatın iyileştirici bir gücü olduğuna inanıyorum. Ama bu iyileşmenin her zaman bir şeyi tamamen geride bırakmak ya da ondan kurtulmak anlamına geldiğini düşünmüyorum. Bazen sadece bir duyguyu fark etmek, ona başka bir yerden bakabilmek bile dönüşümün başlangıcı olabiliyor. Benim için üretmek, kendimle kurduğum en dürüst iletişim biçimlerinden biri. Bazen kelimelerle ifade edemediğim bir duygu, bir figürde, bir renkte ya da bir objede kendine yer buluyor. Üretim sürecinde ben de kendimle yeniden karşılaşıyorum. İzleyicinin de işlerimle karşılaştığında kendi hikâyesinden bir parçaya dokunabilmesini çok önemsiyorum. Çünkü hepimizin içinde taşıdığı, bazen unuttuğu, bazen de görmezden geldiği duygular var. Sanatın bütün yaraları iyileştirdiğini söyleyemem ama o yaralara başka bir gözle bakabilmemizi sağladığına inanıyorum. Belki de iyileşmek, geçmişi değiştirmek değil, onunla kurduğumuz ilişkiyi dönüştürebilmektir.

Kıbrıs'ta açtığınız bu sergide, adadaki sanat ortamına dair gözlemleriniz neler?
Kıbrıs’ın sanat ortamını İstanbul gibi köklü ve çok katmanlı bir sanat ekosistemiyle karşılaştırmak elbette mümkün değil. Ancak burada sanat adına atılan adımları, gelişme potansiyelini ve özellikle sanata alan açma çabasını çok değerli buluyorum. Beni Kıbrıs’ta temsil eden Art Rooms Gallery’nin sanata yaklaşımı da bu anlamda çok kıymetli. Sanatı yalnızca sergilemekle sınırlı görmeyen, sanatçıyı ve üretimi önemseyen, çağdaş sanatın gelişmesi için emek veren ve bu alana yatırım yapan bir anlayışları var. Bence bir yerde sanat ortamının gelişmesi, yalnızca sanatçıların üretimiyle değil, o üretime inanan ve sürdürülebilir alanlar yaratan insanların varlığıyla mümkün. Art Rooms’un bu anlamda Kıbrıs’ın sanat ortamına önemli katkılar sunduğunu düşünüyorum. Ben de bu oluşumun bir parçası olmaktan mutluluk duyuyorum.





