Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un, dünyaca ünlü İtalyan küratör Luca Molinari ile Haydarpaşa ve Sirkeci Garlarının "kültür-sanat odağına" dönüşümü üzerine yaptığı görüşme, resmi kanallarda bir vizyon projesi olarak sunulsa da madalyonun öteki yüzü derin tartışmaları beraberinde getiriyor. İstanbul’un belleği sayılan bu iki devasa ulaşım merkezinin, ray seslerinden arındırılıp steril birer müze kompleksine dönüştürülmesi, "soylulaştırma" ve "kamusal ulaşım hakkı" ekseninde eleştiri oklarının hedefinde.
Gar mı, "kültür AVM"si mi?
Proje kapsamında Haydarpaşa’nın su altı arkeolojisine, Sirkeci’nin ise göç hikâyelerine ayrılması kağıt üzerinde "prestijli" duruyor. Ancak asıl soru şu: İstanbul halkı bu binaları müze olarak mı, yoksa şehri Anadolu’ya ve Avrupa’ya bağlayan garlar olarak mı kullanmak istiyor?
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasındaki "gar mı, müze mi?" belirsizliği, rayların üzerini sanatla örtme çabasıyla sonuçlanmış görünüyor. Eleştirmenler, garların asıl işlevinden koparılmasını, kentin yaşayan dokusunun dondurulup turistik birer objeye dönüştürülmesi olarak yorumluyor.
Uluslararası isimler, yerel hafızayı silebilir mi?
Luca Molinari gibi Venedik Bienali ödüllü bir ismin küratör koltuğuna oturması, projenin "küresel vitrini" için şık bir hamle olsa da yerel uzmanlar tedirgin. Türkiye’nin mimarlık tarihçileri ve şehir plancıları, Haydarpaşa ve Sirkeci’nin sadece mimari bir yapı değil, toplumsal bir hafıza mekânı olduğunu vurguluyor.
"İthal küratörlük" yaklaşımının, bu binaların yüz yıllık demiryolu emekçisi kimliğini ve halkla kurduğu "yolculuk" bağını ne kadar anlayabileceği tartışma konusu. Haydarpaşa’nın "su altı arkeolojisi" gibi kentin başka noktalarında da sergilenebilecek bir tema için feda edilmesi, ana işlevin (demiryolu) üzerini örtmek için kullanılan "sanatsal bir perde" olarak nitelendiriliyor.
Sirkeci: Göç Müzesi mi, istasyon mu?
Sirkeci Garı’nın göç hareketlerine odaklanması, tarihin ironik bir şekilde yeniden paketlenmesi olarak görülüyor. Bir zamanlar göçmenlerin, işçilerin ve yolcuların canlı durağı olan mekanın, şimdi sadece "göçün hikâyesinin anlatıldığı" sessiz bir sergi salonuna dönüştürülmesi, yaşayan bir organizmanın içini boşaltıp doldurulmuş bir sergi nesnesine çevrilmesine benzetiliyor.





