Rusya-Ukrayna Savaşı'nın deniz boyutunda tırmanması, Karadeniz'de ticaret gemilerine yönelik saldırıları ve deniz taşımacılığının güvenliğine ilişkin endişeleri artırdı. Lloyd's Market Association (LMA) ve International Underwriting Association (IUA) iş birliğinde faaliyet gösteren Joint War Committee (JWC), 16 Eylül 2026 tarihli JWLA-035 kodlu bildirisiyle Türkiye, Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan'ın karasuları dışında kalan Karadeniz'in tamamını, Rusya ve Ukrayna'nın karasuları dahil olmak üzere savaş riski taşıyan bölgeler kapsamına aldı.
Türk Armatörler Birliği verilerine göre savaşın başlangıcından bu yana Karadeniz ve bağlantılı sularda hedef alınan ticaret gemilerinin 34'ünü Türk sahipli veya Türk kontrollü gemiler oluşturdu. Bu gemilerin 5'inin doğrudan Türk bayrağı taşıdığı, diğerlerinin ise Türk işletmesindeki yabancı bayraklı gemiler olduğu bildirildi.
Emekli Tümamiral Dr. Öğr. Üyesi Mesut Özel, 24 Saat'e yaptığı değerlendirmede Karadeniz'deki güvenlik risklerinden NATO'nun bölgedeki askerî varlığına, Montrö Sözleşmesi'nin öneminden Türkiye'nin deniz güvenliği stratejisine kadar birçok başlığı ele aldı.
KARADENİZ'DE SAVAŞ RİSKİ DENİZ TİCARETİNİ DE ETKİLİYOR
Joint War Committee'nin (JWC), Türkiye, Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan'ın karasuları dışında kalan Karadeniz'i savaş riski taşıyan bölgeler listesine alması, Türkiye'nin deniz ticareti güvenliği açısından ne anlama geliyor?
Dr. Öğr. Üyesi Mesut Özel: Bu karar, Karadeniz'deki savaşın artık yalnızca Rusya ve Ukrayna'yı değil, bölgedeki deniz ticaretinin tamamını etkileyen bir güvenlik sorununa dönüştüğünü gösteriyor. Türkiye, Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan'ın karasuları dışında kalan Karadeniz'in savaş riski kapsamında değerlendirilmesi, gemilerin sigorta ve taşımacılık maliyetlerini artırabilir. Bazı şirketler bölgeye gemi göndermekten kaçınabilir.
Türkiye savaşın tarafı değil, ancak Türk gemileri ve deniz ticaretimiz bu gelişmelerden doğrudan etkileniyor. Ticaret gemilerine yönelik saldırılar, gemi insanlarının hayatını tehlikeye atarken Karadeniz üzerinden yapılan tahıl, enerji ve diğer yük taşımacılığını da zorlaştırıyor.
Burada önemli olan, deniz yollarını güvenli tutabilmek. Türkiye'nin yalnız askerî önlemlere değil, diplomasiye ve kıyıdaş ülkelerle iş birliğine de ağırlık vermesi gerekiyor.
"DENİZLERDE ASKERÎ ÜSTÜNLÜK, TİCARET GÜVENLİĞİNİ SAĞLAMIYOR"
Rusya-Ukrayna Savaşı'nda insansız deniz ve hava araçlarının ticaret gemilerine yönelik saldırılarda kullanılması deniz harbini nasıl değiştiriyor?
Dr. Öğr. Üyesi Mesut Özel: Deniz harbinde önemli bir değişim yaşanıyor. Geçmişte denizlerde üstünlük sağlamak için güçlü bir donanmaya sahip olmak temel koşullardan biriydi. Bugün ise nispeten düşük maliyetli insansız deniz ve hava araçlarıyla çok pahalı savaş gemilerini, tankerleri ve limanları tehdit etmek mümkün hâle geldi.
Ukrayna'nın Rus Karadeniz Donanması'na karşı uyguladığı yöntemler, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki faaliyetleri ve Kızıldeniz'de gerçekleştirilen saldırılar bu değişimin örneklerini oluşturuyor.
Buradaki temel sorun şu: Bir denizde askerî üstünlüğe sahip olmak, o denizden geçen ticaret gemilerinin güvenliğini mutlaka sağlayabileceğiniz anlamına gelmiyor. Birkaç saldırı veya saldırı tehdidi bile gemi trafiğinin azalmasına ve sigorta maliyetlerinin yükselmesine neden olabiliyor.
Bu gelişmeler, donanmaların görevlerini de değiştiriyor. Artık yalnızca savaş gemilerine değil, ticaret gemilerini, limanları ve deniz ulaşım hatlarını koruyabilecek savunma sistemlerine de ihtiyaç duyuluyor. Bu kapsamda Türkiye'nin insansız araçlara karşı savunma kapasitesini, mayın temizleme kabiliyetini ve deniz gözetleme sistemlerini güçlendirmesi önem taşıyor.
TÜRKİYE İÇİN MONTRÖ REJİMİNİN ÖNEMİ
ABD Deniz Kuvvetleri Merkez Komutanlığı'nın (NAVCENT) İran'a yönelik abluka kapsamında tarafsız ticaret gemilerine yönelik denetimleri genişletmesi, uluslararası deniz hukuku açısından nasıl değerlendirilmeli?
Dr. Öğr. Üyesi Mesut Özel: Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gelişmeler, deniz ticaretinin askerî ve siyasi baskı aracı olarak kullanılmasının doğurabileceği riskleri ortaya koyuyor.
Deniz savaş hukukuna göre, belirli koşullar altında abluka uygulanması ve tarafsız ülkelere ait ticaret gemilerinin denetlenmesi mümkün. Ancak bu yetkilerin kullanımının da hukuki sınırları bulunuyor. Bir geminin tarafsız bir ülkeye ait olması, her durumda denetimden muaf tutulacağı anlamına gelmediği gibi, yalnızca belirli bir bölgede bulunması da gemiye müdahale edilmesini haklı kılmıyor.
ABD'nin İran limanlarına yönelik ablukası ile İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki geçişleri kontrol etme girişimleri, bölgedeki deniz ticaretini iki taraflı bir baskı altına sokuyor.
Uluslararası ticaret açısından hayati öneme sahip boğazlarda geçişlerin tek taraflı askerî kararlara bağlı hâle gelmesi, uzun vadede deniz ticareti açısından tehlikeli bir emsal oluşturabilir.
Türkiye açısından bu gelişmelerden çıkarılacak ders, seyrüsefer serbestisinin ve uluslararası hukukun korunmasıdır. Türk Boğazları ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin belirlediği özel hukuki rejime tabi. Bu rejimin korunması, Türkiye'nin güvenliği açısından vazgeçilmez önem taşıyor.
"TANKER DENETİMLERİ SİYASİ VE ASKERÎ GERİLİM RİSKİ TAŞIYOR"
Baltık Denizi'nde ilan edilen tatbikat sahaları, seyrüsefer kısıtlamaları ve yaptırım kapsamındaki tankerlerin denetlenmesi deniz güvenliğini nasıl etkiliyor?
Dr. Öğr. Üyesi Mesut Özel: Baltık Denizi, NATO ile Rusya arasındaki askerî rekabetin giderek daha belirgin hâle geldiği bir bölgeye dönüştü. Artan askerî tatbikatlar, deniz trafiğine geçici olarak kapatılan alanlar ve Rusya ile bağlantılı tankerlerin denetlenmesi, ticari deniz taşımacılığını da etkiliyor.
Devletlerin güvenliklerini sağlamak ve deniz trafiğini düzenlemek amacıyla tedbir alma hakları bulunuyor. Ancak bu tedbirlerin uluslararası hukuka uygun olması gerekiyor.
Özellikle tankerlerin durdurulması veya denetlenmesi sırasında ortaya çıkabilecek anlaşmazlıklar, kısa sürede siyasi ve askerî bir krize dönüşebilir. Denizaltı iletişim kablolarına ve enerji nakil hatlarına yönelik tehditler de bölgedeki güvenlik endişelerini artırıyor.
Baltık Denizi'ndeki gelişmelerden çıkarılması gereken ders, askerî önlemlerin tek başına kalıcı güvenlik sağlayamayacağıdır. Karşılıklı askerî faaliyetlerin sürekli artması, önlenmek istenen güvenlik risklerini daha da büyütebilir. Bu durum, Karadeniz'in güvenliği açısından da dikkate alınması gereken bir tablo ortaya koyuyor.

"TÜRKİYE'NİN ÖNCELİĞİ MONTRÖ DENGESİNİ KORUMAK"
Karadeniz, Baltık Denizi ve Hürmüz Boğazı çevresindeki gelişmeler karşısında Türkiye'nin deniz güvenliği stratejisinde hangi öncelikler öne çıkmalı?
Dr. Öğr. Üyesi Mesut Özel: Bence Türkiye'nin önceliği, Montrö Sözleşmesi'nin sağladığı dengeyi koruyarak Karadeniz'de bölgesel bir güvenlik çözümüne öncülük etmek olmalıdır. Türkiye, savaşın başından bu yana hem Montrö'yü uyguladı hem de Rusya ve Ukrayna ile diplomatik temaslarını sürdürdü. Birleşmiş Milletler ile birlikte hayata geçirilen Tahıl Koridoru Anlaşması da bu yaklaşımın önemli örneklerinden biriydi.
Son gelişmeler, Türkiye'nin diplomatik rolünün yeniden önem kazandığını gösteriyor. 28 Ekim'de Türkiye, Bulgaristan ve Romanya savunma bakanları ticaret gemilerine yönelik saldırıları kınadı. 31 Ekim'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin görüşmesinde de Karadeniz'de güvenli deniz ulaşımı ele alındı. Aynı gün AA’nın haberine göre ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Türkiye ve Hindistan'ın tahıl sevkiyatının yeniden sağlanmasına yönelik öneriler sunduğunu açıkladı.
Türkiye, bu diplomatik konumunu öncelikle sivil gemilere yönelik saldırıların durdurulması ve tahıl taşımacılığının güvence altına alınması için kullanmalıdır. Savaşın tamamen sona ermesini beklemeden ticaret gemilerinin güvenliğini sağlayacak sınırlı bir deniz ateşkesi üzerinde çalışılabilir. Ayrıca Türkiye, Bulgaristan ve Romanya arasındaki mayın karşı tedbirleri iş birliğini deniz gözetleme ve erken uyarı alanlarında geliştirebilir.
KARADENİZ'İN GÜVENLİĞİ İÇİN DİPLOMASİ ÇAĞRISI
NATO'nun Karadeniz'deki askerî varlığının artırılmasına yönelik çağrılar, Türkiye'nin güvenlik politikası ve Montrö Sözleşmesi'nin korunması açısından hangi riskleri beraberinde getiriyor?
Dr. Öğr. Üyesi Mesut Özel: Bulgaristan ve Romanya'nın NATO'nun Karadeniz'deki askerî varlığının artırılmasına yönelik çağrıları, kendi güvenlik kaygıları açısından anlaşılabilir. Ancak bu yaklaşımın, Karadeniz'e kıyısı olmayan NATO ülkelerinin bölgedeki sürekli askerî varlığının artmasına dönüşmesi uzun vadede yeni sorunlara yol açabilir.
Böyle bir gelişme, Rusya'nın tehdit algısını artırabilir, karşılıklı askerî yığınağı hızlandırabilir ve Karadeniz'i NATO ile Rusya arasında daha doğrudan bir çatışma alanına dönüştürebilir. Bu durum, Türkiye'nin Montrö Sözleşmesi sayesinde korumaya çalıştığı hassas dengeyi de zorlaştırabilir.
NATO'nun istihbarat, eğitim, teknoloji ve savunma desteğinden yararlanmak başka, Karadeniz'de yeni bir askerî yığınak oluşturmak başkadır. Türkiye'nin bu iki durumu birbirinden ayırması gerekiyor.
Karadeniz'in güvenliği, bölge dışından daha fazla savaş gemisi getirilerek değil; öncelikle kıyıdaş ülkelerin sorumluluk üstlenmesi, Montrö Sözleşmesi'nin korunması ve Rusya ile Ukrayna'yı da kapsayan diplomatik uzlaşmaların geliştirilmesiyle sağlanabilir.
Türkiye'nin öncülük etmesi gereken çözüm budur. Çünkü Karadeniz'in ihtiyacı yeni bir askerî cephe değil, güvenli ticaretin yeniden başlayabileceği ve savaşın daha fazla yayılmasını önleyecek istikrarlı bir bölgesel düzendir.




