Tarih bazen en büyük müdahaleleri açık işgallerle değil, teknik ve masum görünen düzenlemelerle yapar. Osmanlı Devleti’nin Boğazlar ve limanlar üzerindeki karantina uygulamaları da bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. İlk bakışta salgın hastalıklarla mücadele amacı taşıyan bu yapılanma, zamanla yalnızca bir sağlık tedbiri olmaktan çıkmış; yabancı devletlerin etkisine açık, Osmanlı egemenliğini sınırlayan yarı uluslararası bir denetim mekanizmasına dönüşmüştür.
Karantina, kuşkusuz modern halk sağlığının vazgeçilmez araçlarından biridir. Salgınların yayılmasını önlemek, toplum sağlığını korumak ve sınır geçişlerini denetlemek bakımından tarih boyunca önemli bir işlev üstlenmiştir. Ancak Osmanlı örneğinde mesele, sadece sağlık koruması olarak kalmamıştır. Özellikle Boğazlar gibi stratejik alanlarda karantina meclisleri, sağlık perdesi altında işleyen bir siyasi nüfuz aracına dönüşmüştür.
Boğazlar, Osmanlı Devleti için yalnızca bir geçiş hattı değildi. Boğazlar, devletin ticaretini, güvenliğini, diplomatik konumunu ve uluslararası saygınlığını belirleyen yaşamsal bir coğrafi merkezdi. Böyle bir alanda sağlık kontrolünün yabancı temsilcilerin etkili olduğu kurullarca yönlendirilmesi, doğrudan egemenlik yetkisinin aşınması anlamına geliyordu. Sorun tam da burada düğümleniyordu: Görünürde sağlık vardı, gerçekte ise denetim ve nüfuz mücadelesi.
Osmanlı’nın 19. yüzyılda kurduğu karantina teşkilatı, zaman içinde yabancı devletlerin temsilcilerinin de içinde yer aldığı karma bir yapıya büründü. Böylece devletin kendi limanları, kıyıları ve deniz geçişleriyle ilgili sağlık tedbirleri üzerinde yabancı etkisi olağanlaştırıldı. Bu tablo, yalnızca sağlık yönetiminin paylaşılması değil, devlet egemenliğinin parçalanması anlamına geliyordu. Nitekim bu nedenle söz konusu yapı, haklı olarak “sağlık kapitülasyonları” çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Kapitülasyonlar denildiğinde çoğu zaman akla ticari ve adli ayrıcalıklar gelir. Oysa Osmanlı tecrübesi göstermektedir ki kapitülasyon mantığı yalnızca mahkemelerde ya da gümrüklerde işlemez; limanlarda, karantina istasyonlarında ve sağlık idaresinde de işler. Çünkü bir devletin sınır kapısında kimin karar verdiği, kimin denetlediği ve kimin söz sahibi olduğu son derece siyasal bir meseledir. Sağlıkla ilgili görünse de, bu aynı zamanda egemenliğin kime ait olduğu sorusudur.
Boğazlardaki karantina meclisleri, işte bu nedenle sadece tıp tarihinin değil, siyasal tarihimizin de önemli başlıklarından biridir. Çünkü burada mesele, gemilerin sağlık kontrolünden geçirilmesi değil; bu kontrolün hangi otorite adına yapıldığıdır. Eğer karar, kendi devletinizin iradesiyle değil de yabancı etkisine açık bir kurulun ağırlığıyla şekilleniyorsa, orada sağlık hizmetinden çok vesayet düzeninden söz etmek gerekir.
Lozan Barış Antlaşması’nın önemi de tam bu noktada ortaya çıkar. Lozan, yalnızca bir savaşın ardından imzalanmış barış metni değildir. Lozan, Türkiye’nin egemenlik alanlarını yeniden topladığı, parçalanmış yetkilerini yeniden milli iradeye bağladığı bir kurucu hukuk belgesidir. Bu yüzden Lozan’ın sağlık alanındaki düzenlemeleri çoğu zaman gözden kaçsa da son derece önemlidir.
Lozan’da kaldırılan yapılardan biri de İstanbul’daki uluslararası nitelik kazanmış sıhhiye-karantina meclisidir. Bu tasfiye, sadece idari bir değişiklik değildir; sağlık alanındaki kapitülasyon benzeri dış müdahale düzeninin sona erdirilmesidir. Türkiye böylece kendi kıyıları, hudutları ve limanları üzerindeki sağlık denetimini yeniden doğrudan kendi devlet yapısına bağlamıştır.
Burada çok önemli bir ayrımı vurgulamak gerekir: Lozan karantinayı kaldırmamıştır; karantina üzerindeki yabancı vesayeti kaldırmıştır. Salgın hastalıklara karşı önlem alma görevi elbette devam etmiştir. Ancak artık bu görevin hangi devlet otoritesi tarafından yürütüleceği değişmiştir. Türk kıyılarında, Türk hudutlarında ve Türk Boğazlarında sağlık denetiminin sahibi Türk devleti olmuştur. Asıl kazanım budur.
Bu tarihsel deneyim bugün için de güçlü bir ders taşımaktadır. Sağlık alanı, insani niteliği nedeniyle çoğu zaman tartışma dışı ve sorgulanmaz bir alan gibi sunulur. Oysa sağlık politikaları, uluslararası ilişkilerde en kolay meşrulaştırılan müdahale araçlarından biri olabilir. “Koruma”, “önlem”, “güvenlik”, “küresel sağlık” gibi kavramlar bazen gerçekten insanlık yararına hizmet ederken, bazen de siyasal etkilerin taşıyıcısı haline gelebilir. Bu nedenle sağlık yönetiminin etik boyutu kadar egemenlik boyutu da dikkatle değerlendirilmelidir.
Osmanlı’nın Boğazlardaki karantina meclisleri tecrübesi bize şunu açıkça göstermektedir: Her teknik düzenleme tarafsız değildir. Her sağlık kurumu yalnızca sağlık kurumu değildir. Bazen masum görünen idari yapılar, devletin kendi yetkisini kendi coğrafyasında kullanmasını sınırlayan araçlara dönüşebilir. O yüzden tarih, sadece neyin yapıldığını değil, kimin adına yapıldığını sormayı gerektirir.
Lozan’ın sessiz ama büyük başarılarından biri de işte bu soruya verdiği cevaptır. Türkiye, sağlık alanında dahi yabancı vesayete açık bir düzeni kabul etmeyeceğini ortaya koymuş; Boğazlar üzerindeki denetimi, görünürde sağlık gerekçesine dayanan ama özünde siyasi nitelik taşıyan bir mekanizmanın elinden almıştır.
Sonuç olarak Boğazlardaki karantina meclisleri, yalnızca salgın tarihinin bir parçası değil; egemenlik mücadelesinin de önemli bir cephesidir. Ve Lozan, bu cephede kazanılmış büyük bir hukuk ve bağımsızlık zaferidir. Çünkü bazen bir devletin bağımsızlığı sınır taşlarında değil, liman kapılarında; bazen savaş meydanlarında değil, karantina masalarında korunur.