29 Mayıs 1453, dünya tarihinde iz bırakan çok büyük bir askerî zaferin, önemli bir güç yönetiminin kazanılmasının yıl dönümüdür.

İstanbul’un fethi, Türk ve dünya tarihi bakımından bir çağın kapanıp yeni bir çağın açıldığı büyük bir tarihsel dönemeçtir. Ancak bu büyük olayın anlamı, aşılmaz denilen surların aşılmasıyla, orduların ilerleyişiyle ya da stratejik bir başkentin ele geçirilmesiyle sınırlı değildir. İstanbul’un fethi, aynı zamanda bir medeniyet iddiasının, bir yönetim ahlakının ve tarih önünde üstlenilen büyük bir sorumluluğun ifadesidir.

Fatih Sultan Mehmet, henüz genç yaşında, yalnızca güçlü bir hükümdar değil; aynı zamanda derin bir tarih bilincine, yüksek bir devlet aklına ve geniş bir medeniyet ufkuna sahip olduğunu göstermiştir. Onun gözünde İstanbul, sadece fethedilecek bir şehir değildi. İstanbul; Doğu ile Batı’nın, kadim imparatorluk mirasının, ilmin, sanatın, ticaretin, inancın ve kültürlerin kesiştiği büyük bir merkezdi. Böyle bir şehri almak, yalnızca askerî kudretle değil, aynı zamanda onu yaşatacak adalet, düzen, hoşgörü ve imar anlayışıyla mümkündü.

Bu nedenle fetih, yıkmak değil kurmak; almak değil emanet bilmek; hâkim olmak değil sorumluluk üstlenmek anlamına gelmiştir. Fatih’in büyüklüğü de tam burada ortaya çıkar. O, İstanbul’u fethettikten sonra kenti sadece bir zafer sembolü olarak görmemiş; onu yeniden ayağa kaldırılması, korunması, geliştirilmesi gereken bir medeniyet merkezi olarak değerlendirmiştir. Şehrin farklı inançlara, farklı dillere, farklı kültürlere ev sahipliği yapabilmesi, fethin yalnızca askerî değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasi olgunluğunu da gösterir.

Bugün “fetih” kavramını yeniden düşünürken, onu yalnızca güç ve zafer üzerinden okumak eksik kalır. Gerçek fetih, insanın önce kendi nefsindeki kibri, hoyratlığı, adaletsizliği ve bencilliği aşabilmesidir. Bir şehri fethetmek kadar, o şehirde adaleti, huzuru, merhameti ve güveni tesis etmek de önemlidir. Hatta tarih önünde kalıcı olan, çoğu zaman kılıcın açtığı kapı değil; adaletin, bilimin, sanatın ve insanlık onuruna saygının inşa ettiği medeniyettir.

Fatih’in mirası bize bugün de çok şey söyler. Güç sahibi olmak, beraberinde daha büyük bir sorumluluk getirir. Devlet yönetiminde, bilimde, teknolojide, siyasette, eğitimde, sağlıkta ve toplumsal yaşamın her alanında gerçek ilerleme; yalnızca başarıya ulaşmakla değil, o başarının insanlık yararına kullanılmasıyla mümkündür. Medeniyet sorumluluğu, elde edilen imkânları sadece kendi çıkarı için değil, toplumun ortak iyiliği için değerlendirme erdemidir.

İstanbul’un fethi bize aynı zamanda kültürel mirasa sahip çıkmanın önemini de hatırlatır. Şehirler yalnızca taş, sur, kubbe ve meydanlardan ibaret değildir. Şehirler hafızadır. Şehirler, geçmiş kuşakların emeğini, acısını, inancını, sanatını ve umudunu taşır. İstanbul da böyledir. O nedenle bu kadim şehre bakmak, aslında tarihe, medeniyete ve insanlığın ortak mirasına bakmaktır. İstanbul’u sevmek, onu korumakla; İstanbul’a sahip çıkmak, onun ruhunu, estetiğini, tarihini ve insanî derinliğini yaşatmakla mümkündür.

Bugün fethin yıl dönümünde bize düşen görev, geçmişin zaferiyle yalnızca övünmek değil; o zaferin yüklediği sorumluluğu da anlamaktır. Fatih’i anmak, onun sadece askerî dehasını değil, devlet adamlığını, vizyonunu, ilme verdiği değeri, farklılıkları yönetme becerisini ve medeniyet kurucu iradesini de kavramaktır.

Çünkü fetih, tarihte kalmış bir olay değildir. Fetih, her çağda yeniden anlam kazanan bir bilinçtir. Cehalete karşı ilmi, adaletsizliğe karşı hukuku, hoyratlığa karşı merhameti, ayrışmaya karşı ortak yaşam ahlakını hâkim kılma çabasıdır. Bugünün dünyasında gerçek fetih; insan onurunu korumak, barışı savunmak, kültürel mirasa sahip çıkmak, bilimi insanlık yararına kullanmak ve güçlü olanın sorumluluğunu unutmamaktır.

Bu nedenle 29 Mayıs, yalnızca İstanbul’un kapılarının açıldığı gün değil; bizlere medeniyet sorumluluğunun da hatırlatıldığı gündür. Fatih’in mirası, bize şunu söyler: Bir şehri fethetmek büyük bir başarıdır; fakat o şehri adaletle, ilimle, estetikle, merhametle ve insanlık onuruna saygıyla yaşatmak çok daha büyük bir medeniyet görevidir.

Bugün Fatih’i anarken, fetih ruhunu sadece geçmişin ihtişamında değil, geleceğin sorumluluğunda da aramalıyız. Çünkü gerçek medeniyet, zaferden sonra başlar.