Okullar açılıyor. Çocuklar için yeni bir eğitim yılı, çalışan anne babalar içinse yıllardır çözülemeyen bir soru yeniden başlıyor: Çocuğa kim bakacak?
Aslında bu soru, Türkiye’nin kadın istihdamına nasıl baktığının da özeti.
Bakım hizmetlerini kamusal bir sorumluluk olarak örgütleyemediğinizde, o yük ortadan kalkmıyor. Birilerinin omuzlarına bırakılıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hâkim olduğu bir ülkede de o “birileri” çoğunlukla ne yazık ki kadınlar oluyor.
Çocuk doğuyor. Ücretsiz izin alınması gerekiyorsa çoğunlukla kadın alıyor. İş hayatından uzaklaşıyor, kariyer basamaklarında geride kalıyor, gelir ve sosyal güvenlik kaybına uğruyor. Üstelik kaybedilen zamanın ileride telafisi de çoğu kez mümkün olmuyor.Çocuk biraz büyüyor. Kadın, “Artık işe döneyim” diyor.Bu kez karşısına kreş çıkıyor.
Kamunun yaygın, erişilebilir ve nitelikli bakım hizmeti sunmadığı yerde özel kreş ücretleri birçok aile için neredeyse bir maaşa yaklaşabiliyor. O zaman kadına dönüp şu soru soruluyor:“Kazandığın para kreşe gidecekse çalışmanın ne anlamı var?”
Nedense aynı soru babanın maaşı üzerinden hiç sorulmuyor.Çünkü bakım yükünün kadına ait olduğu daha baştan kabul edilmiş durumda.
Belediyeler uygun ücretli kreşler açarak bu boşluğu doldurmaya çalıştığında ise mesele başka bir tartışmaya dönüşüyor. Mesele üzüm yemekten çok bağcı dövmeye dönüşüyor.Son düzenlemeyle belediyeler dahil kamu kurumlarının açacağı kreş ve gündüz bakımevleri Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının açılış onayı ve denetim sistemine bağlandı.Sonuçları birlikte göreceğiz.
Oysa tartışmamız gereken şey kreşlerin önüne yeni idari süreçler koymak değil, Türkiye’nin her mahallesinde erişilebilir, güvenli, nitelikli ve mümkün olduğunca ücretsiz bakım hizmetini nasıl sağlayacağıdır.Çünkü mesele kreşle de bitmiyor.
Çocuk okula başladığında başka bir boşluk ortaya çıkıyor: Sabah okula kim götürecek? Kim alacak? Burada taşıma servislerinin denetimsizliğine ve fiyatından söz etmeyeceğim bile.Ders bittiğinde anne ve baba hâlâ çalışıyorsa aradaki iki-üç saat nasıl kapatılacak? Yaz tatilinde, ara tatilde, sömestirde çocuk nerede olacak?????
Yeni eğitim yılı öncesinde kamu çalışanları açısından küçük ama önemli bir düzenleme yapıldı. Okula uyum haftasında, okula başlayan çocuğun kamuda çalışan anne veya babasından birine, talebi halinde ders saatleri dikkate alınarak idari izin verilebilecek.İyi.
Peki özel sektörde çalışan anne ve babalar?
Onların çocukları okula başlamıyor mu?
Bir çocuğun okula uyum ihtiyacı, annesinin ya da babasının işvereninin kamu veya özel sektör olmasına göre değişebilir mi?
Bakım politikasının tam da burada bütünlüklü olması gerekiyor. Çocuğun okula başladığı ilk günlerden okul sonrası saatlere kadar ebeveynlerin çalışma hayatıyla çocukların yaşam saatlerini birbirine yaklaştıran düzenlemeler yapılmalı. Kamu ve özel sektör çalışanları arasında bu konuda uçurum yaratılmamalı.
Dünyanın farklı ülkelerinde üniversite öğrencilerinin eğitimlerinin yanında yasal, güvenceli ve denetlenebilir biçimde yarı zamanlı çalışabilmelerini sağlayan modeller var. Türkiye’de de gençlerin eğitimlerini aksatmadan, gerekli eğitim ve denetim mekanizmaları oluşturularak çocukların okul sonrası saatlerine destek verebilecek profesyonel modeller neden geliştirilemesin?
Bunu yapmayınca çözümü aile kendi içinde üretiyor.Anneanne geliyor. Babaanne geliyor. Dede geliyor.Biz buna dayanışma diyoruz. Elbette kuşaklar arası dayanışma çok kıymetli. Bir çocuğun büyükanne ve büyükbabasıyla kurduğu ilişki de paha biçilemez.Ama dayanışmayla mecburiyet aynı şey değildir.
İkinci baharını yaşaması, kendi hayatına zaman ayırması gereken insanlar yeniden tam zamanlı çocuk bakımının içine sokuluyor. Üstelik küçük bir çocuğun enerjisiyle yaş almış bir insanın fiziksel gücü her zaman örtüşmüyor. Çocuğun yaşıtlarıyla sosyalleşmesi gerekirken evde kalması, bakım veren kişinin yorulması ve kolay çözüm olarak ekranın devreye girmesi başka sorunları beraberinde getirebiliyor.
Yani kamunun bırakmış olduğu bakım boşluğunu önce kadınlar, sonra da ailenin yaş almışları dolduruyor.
Ve mesele yalnızca çocuk bakımı değil.
Türkiye hızla yaşlanırken önümüzde çok daha büyük bir bakım krizi bulunuyor.Alzheimer, demans ve benzeri hastalıklarda uzun süreli ve nitelikli bakım ihtiyacı giderek büyüyor. Aileler güvenebilecekleri, erişebilecekleri ve ekonomik olarak karşılayabilecekleri bakım merkezleri bulmakta zorlanıyor. Evde bakım tercih edildiğinde ise bu kez eğitimli ve profesyonel bakım personeli açığıyla karşılaşılıyor.Bu boşluk, farklı ülkelerden Türkiye’ye çalışmaya gelen göçmen kadın emeğiyle kapatılmaya çalışılıyor.
Filipinler’den Özbekistan’a, Türkmenistan’dan Azerbaycan’a ve başka ülkelerden gelen kadınlar bakım sektöründe çalışıyor. Dil, eğitim standardı, çalışma kültürü ve bakım anlayışındaki farklılıklar, yeterli eğitim ve denetim mekanizmaları kurulmadığında hem bakım alan kişi hem ailesi hem de çalışan kadın açısından sorun yaratabiliyor.
Buradaki sorun göçmen kadınlar değildir.
Sorun, Türkiye’nin profesyonel bakım emeğini hâlâ gerçek bir meslek ve istihdam alanı olarak örgütleyememiş olmasıdır.
Üstelik meselenin bir başka yüzünü de görmemiz gerekiyor:Yurt dışından gelen bakım emekçisi kadınların kendi can güvenliği.Başka bir ülkeden gelip çoğu zaman bir evin kapalı kapıları ardında, kimi zaman yatılı olarak çalışan kadınların hangi koşullarda yaşadığını ve çalıştığını ne kadar biliyoruz?
Çalışma saatleri nerede başlıyor, nerede bitiyor? Ücretini düzenli alabiliyor mu? Pasaportuna el konuluyor mu? Şiddete, tacize, tehdide ya da kötü muameleye uğradığında nereye başvuracağını biliyor mu? Kayıt dışı çalışıyorsa hakkını nasıl arayacak? İşini kaybetme veya ülkede kalma statüsünü yitirme korkusu yaşadığında şikâyet mekanizmalarına gerçekten ulaşabilecek mi?
Bakım alan kişinin güvenliği ne kadar önemliyse, bakım veren kadının güvenliği de o kadar önemlidir.
Bir ülkedeki bakım açığını, başka ülkelerden gelen kadınların görünmeyen ve güvencesiz emeğine bırakarak çözemeyiz.
Kendi ülkemizde kadınların üzerine yıktığımız bakım yükünü, bu kez ekonomik nedenlerle göç eden başka kadınların omuzlarına aktarmak sosyal politika değildir.
Bu nedenle kurulacak bakım sistemi yalnızca hizmet alan kişiyi değil, hizmeti veren çalışanı da korumalıdır. Bakım personelinin eğitimi, sertifikasyonu, çalışma koşulları, ücretleri ve sosyal güvenceleri belirlenmeli; göçmen bakım çalışanları kayıtlı istihdama alınmalı, düzenli denetim yapılmalı ve şiddet, taciz, sömürü ya da kötü muamele durumunda güvenle başvurabilecekleri erişilebilir mekanizmalar oluşturulmalıdır.Çünkü bakım politikası aynı zamanda bir insan hakları politikasıdır.
Ama bütün bunların merkezinde hâlâ aynı temel mesele duruyor: kadın istihdamı.
Kadın istihdamını artırmak istiyorsanız yalnızca “kadınlar daha fazla çalışsın” diyemezsiniz. Kadının çalışabilmesinin altyapısını da kurmak zorundasınız.
Mahalle kreşleri, işyeri kreşleri, okul sonrası bakım merkezleri, tam gün okul modelleri, nitelikli yaşlı bakım merkezleri, Alzheimer ve demans bakım merkezleri, eğitimli evde bakım personeli, güvenceli yarı zamanlı çalışma modelleri ve bakım sorumluluğunu anne ile baba arasında eşitleyen izin politikaları aynı sistemin parçalarıdır.Ve belki de en önemlisi, bakım izinlerinin yalnızca kadın üzerinden tanımlanmasından vazgeçilmelidir.
Çünkü yalnızca anneye verilen her uzun izin, iyi niyetli görünse bile işveren açısından kadın çalışanı daha “maliyetli” hale getirme riski taşır. Sonuçta korumaya çalıştığımız kadın; işe alınırken tercih edilmeyen, terfide geriye düşen veya kariyerinden vazgeçmek zorunda kalan kişi haline gelebilir.
Bu nedenle bakım politikası aynı zamanda bir eşit istihdam politikasıdır.
Türkiye’de yıllardır ilk düğme yanlış iliklendi.
Bakımı aileye, ailenin içinde kadına, kadın yetişemezse büyükanneye bıraktık. O da yetmezse başka bir ülkeden gelen bir kadının emeğine teslim ettik.
Şimdi çocuk bakımından yaşlı bakımına, okul saatlerinden çalışma saatlerine kadar bütün düğmeler birbirini yanlış takip ediyor.
Üstelik bir taraftan nüfusun yaşlandığından, doğum oranlarının düştüğünden, gençlerin evlenmediğinden ve çocuk sahibi olmak istemediğinden yakınıyoruz.
Oysa genç bir kadın geleceğe baktığında ne görüyor? Çocuk sahibi olursa kariyerine ara vereceğini, kreş bulmakta zorlanacağını, özel kreş ücretini karşılayamayabileceğini, okul başladığında çocuğunu kimin alacağını düşünmek zorunda kalacağını, bir yandan kendi çocuğuna bir yandan yaşlanan anne babasına bakım vermesinin bekleneceğini görüyor. Sonra ona dönüp: “Neden çocuk yapmıyorsun?” diye soruyoruz.
Belki artık soruyu kadınlara değil, kendimize sormamız gerekiyor:
Biz çocuk sahibi olan bir kadının çalışmaya, üretmeye, kariyerinde ilerlemeye ve kendi hayatını kurmaya devam edebilmesi için ne yaptık?
Cevabımız güçlü değilse, sorun kadınlarda değil, politikadadır.
Çünkü bakım yükü artık evlerin kapalı kapıları ardında kadınların sessizce çözmesini bekleyebileceğimiz bir mesele değildir. Kadın istihdamını, çocukların gelişimini, yaşlıların yaşam kalitesini, ailelerin ekonomisini, göçmen kadınların çalışma ve yaşam hakkını ve nihayet ülkenin geleceğini doğrudan etkileyen büyük bir sosyal politika sorunudur.
Bakım yükü sorunları vites büyütüyor.
Ama biz hâlâ çözümü kadınların biraz daha fedakârlık yapmasında arıyoruz.
Oysa çözüm belli:
Bakımı kadınların kaderi olmaktan çıkarmak.
Bakım alanın da bakım verenin de hakkını korumak.Ve bakımı ailelerin kendi başlarına çözmek zorunda bırakıldığı özel bir mesele değil, kamusal bir hak, ortak bir sorumluluk ve sosyal devletin asli görevi olarak kabul etmek. Çünkü bir ülkede kadınların çalışma hayatına katılıp katılamayacağını hâlâ “Çocuğa kim bakacak, yaşlıya kim bakacak?” sorusu belirliyorsa, o ülkede kadın istihdamını değil, önce bakım politikasını konuşmak gerekir.
Ve artık konuşmanın da ötesine geçip o ilk düğmeyi doğru iliklemenin zamanı geldi.