Bazı insanlar yaşadıkları dönemi anlatmaz; yaşadıkları dönemi değiştirir. Duygu onlardan biriydi. Ben onunla, yirmi beş yaşımdayken "Kadının Adı Yok" kitabı aracılığıyla tanıştım. Ondan önce, on dört yaşlarımda Virginia Woolf’un "Kendine Ait Bir Oda" kitabını okumuştum. Woolf’un satırları zihnimde bir kapı aralamıştı belki ama henüz tam karşılığını bulamamıştı.

O yaşlarda hissettiğim sorgulamalar, yaşadığım toplumun gerçekliğiyle tam olarak birleşememişti. Sonra Duygu Asena çıktı karşıma.Bir kitap bazen sadece okunmaz; insanın yüzüne tutulmuş bir ayna olur. Kadının Adı Yok benim için tam da böyle bir kitaptı. Kadının bedeni üzerindeki tahakkümü, aşkı, sevgiyi, cinselliği, evliliği, anneliği ve toplumun kadınlara biçtiği rolleri öyle yalın ama öyle cesur bir dille anlatıyordu ki, yıllardır içimde var olan ama adını koyamadığım sorgulamalar bir anda görünür hâle geldi.

Bugün geriye dönüp baktığımda, kadın hakları mücadelesindeki yolculuğumun kilometre taşlarından birinin Duygu Asena olduğunu açıkça söyleyebilirim.O bana ne düşüneceğimi öğretmedi.Nasıl sorgulayacağımı öğretti.

Çünkü Duygu Asena’nın en büyük cesareti yalnızca yazdıkları değildi. Yazdıklarını, toplumun kadınlardan susmasını beklediği bir dönemde yazabilmesiydi. Kadının cinselliğini konuşmanın ayıp sayıldığı, şiddetin “aile içi mesele” olarak görüldüğü, eşitsizliğin kader diye öğretildiği yıllarda o, bütün bunların üzerindeki örtüyü kaldırdı. Üstelik bunu sloganlarla değil, edebiyatın dönüştürücü gücüyle yaptı.Kadınların kendi bedenleri üzerinde söz sahibi olmasını, arzularını, hayallerini, öfkelerini ve itirazlarını görünür kıldı. Erkek egemen düzenin ikiyüzlülüğünü yalnızca eleştirmedi; onu kadınların gündelik hayatı üzerinden görünür hâle getirdi.Belki de değil yürekten inanıyorum ki bu yüzden milyonlarca kadın kitabında kendisini buldu.

Kadının Adı Yok yalnızca çok satan bir roman değildi. Bir toplumsal dönüşüm metniydi. Bir ay içinde kırk baskıya ulaşması yalnızca yayıncılık başarısı değildi; Türkiye’de kadınların yıllardır söyleyemediklerini artık okumaya hazır olduğunun göstergesiydi.

Bugün hâlâ o etkiyi düşündüğümde aynı soruyu soruyorum:

Bir kitap bir toplumu gerçekten değiştirebilir mi? Duygu biz bunun mümkün olduğunu gösterdi.
Onun ardından gelen kuşaklar elbette önemli eserler verdi. Kadınların sesi daha görünür oldu, feminist literatür büyüdü, akademik çalışmalar arttı. Ancak toplumun en ücra köşesindeki kadına aynı anda ulaşabilen, onu kendi hayatını sorgulamaya davet eden ve bunu böylesine güçlü bir edebi dille yapabilen eserlerin sayısı ne yazık ki çok az kaldı.

Duygu Asena’nın ardından bu ölçekte bir edebi sarsıntıyı uzun zamandır yaşayamadık diye net olarak söyleyebilirim, çünkü cesaret yalnızca yazmak değildir.

Cesaret, herkes susarken yazabilmektir.

Bugün yazın dünyasında kadınlar elbette daha görünür. Bunun farkındayız ve göz ardı edemeyiz. Ancak görünür olmak ile dönüştürücü olmak aynı şey değildir. Piyasanın beklentileri, sosyal medyanın hızla tüketilen gündemleri ve popüler olma kaygısı zaman zaman edebiyatın dönüştürücü gücünü gölgeliyor. Oysa Duygu Asena’nın yaptığı tam tersiydi. O, okuruna hoş görünmeye çalışmadı; okurunu rahatsız etti. Çünkü değişim, çoğu zaman rahatsızlıkla başlar.

Bu arada sevgili Duygu hiçbir zaman “Ben feministim.” diyerek kendisini tanımlama ihtiyacı duymadı. Fakat kadınların eşitliği için verdiği mücadele, yazdığı her satır ve kurduğu her cümle zaten onun hangi tarafta durduğunu açıkça gösteriyordu. Kimlik beyanından çok, mücadelesi konuşuyordu.

Kadınca dergisi de bunun en güçlü örneklerinden biriydi. Dergi yalnızca bir yayın organı değildi; kadınların kendilerini ifade edebildikleri, birbirlerinden güç aldıkları, sorgulamayı öğrendikleri bir okuldu. O derginin sayfalarında yalnızca haberler değil, yeni bir kadınlık bilinci filizleniyordu.

Benim kuşağım için Duygu Asena ile aynı dönemde yaşamış olmak büyük bir şanstı.Ben onun yazılarını okuyabilmek, televizyon programlarını izleyebilmek, tartışmalarını takip edebilmek; kadın mücadelesini yalnızca teoride değil, hayatın içinde öğrenebilmek anlamına geliyordu.

Bugün sürdürdüğümüz mücadelede, şiddete karşı yürüttüğümüz çalışmalarda, kadınların yaşam hakkını savunurken gösterdiğimiz kararlılıkta onun açtığı yolun izleri devam ediyor. Çünkü hiçbir mücadele kendiliğinden başlamaz.Her mücadele, bir başka kadının cesaretinden güç alır.Ben de kendi yolculuğumda o cesaretten beslendim.

Yokluğunun üzerinden yirmi yıl geçti.

Bugün kadın cinayetleriyle, dijital şiddetle, ekonomik eşitsizliklerle, ayrımcılığın yeni biçimleriyle mücadele ediyoruz. Sorunların biçimi değişse de özünde aynı zihniyetle karşı karşıyayız.Belki tam da bu yüzden Duygu Asena’yı yalnızca anmak yetmez.Onu yeniden okumak gerekir. Çünkü onun kitaplarında yalnızca geçmiş yok; bugün de var. Bugün hâlâ kadınların bedeni üzerinden siyaset yapılıyorsa, yaşam biçimlerine müdahale ediliyorsa, eşitlik talepleri küçümseniyorsa, Duygu Asena’nın soruları güncelliğini koruyor demektir.Onun bıraktığı miras yalnızca kitap raflarında değildir.O miras, “Neden?” diye sormaya cesaret eden her kadının yüreğinde yaşamaya devam ediyor.

Ölümünün 20. yılında Duygu Asena’yı saygıyla, özlemle ve minnetle anıyorum.

Bana /bizim kuşağa kendisini sorgulama cesareti bıraktı.Ve belki de en önemlisi, kadınların adının olduğunu, olacağını ve hiçbir zaman yeniden silinemeyeceğini gösterdi.

Rahat uyu sevgili Duygu, mücadelen emin ellerde.