Bir spor aktivitesi ortamında yaşanan tecavüz vakası, eğitim almış bir bireyin insan onurundan nasibini almamış ve sosyal açıdan yetersizliğini ortaya net koymaktadır diye başlamak istiyorum yazıya.
Adının baş harfi D. Üniversite’nin birinci sınıfında iken gördüğü bir spor kulübü aktivitesine kaydolur. Bir yelken kulübüdür bu. ODTÜ-Hacettepe ve Bilkent Üniversitesi öğrencilerinden oluşan ekip ile katıldığı bu etkinliğin ilk gecesinde Marmaris limanında bağlı teknede tecavüze uğrar. Kendi okulundan hiç kimse yoktur bu etkinlikte. Diğer üniversitelerden katılanların bazılarının bazı noktalara tanık olduğu bir vaka... Tam da Gülistan Doku dosyasında ortaya çıkan ihmaller zincirine tanıklık ederken sayın Adalet Bakanı Akın Gürlek’in bu dosyanın maruz kalanı D.’nin de yeniden yargılama talebine dair sesini duymasını istiyorum.
Sanığın 2 celsede beraat etmesi ve istinafın bu beraati onaması ile kısa sürede kapatılan bir dosyanın anlatımı bile daha uzun sürerken bazı konuları kalemimin yazabildiğince anlatmak isterim.
Dosya şu an Aile Bakanlığının müdahilliği ile Yargıtay’da.
Bugün siz bu satırları okurken kulübü oluşturan Üniversitelerde verilmiş beraat kararına itiraz için eylem yapacak öğrenciler.
Bu dosyada yaşananlar, yalnızca bir yargılama sürecinin eksiklikleri değil; Türkiye’de kadınların maruz bırakıldığı şiddetin, yargı eliyle nasıl yeniden üretildiğinin açık bir göstergesidir. Burada tartıştığımız şey bir “delil yetersizliği”değil, delillerin görmezden gelinmesi; bir “hukuki değerlendirme” değil, eril zihniyetin hukukun yerine geçirilmesidir.
Cinsel saldırı davalarında en temel ilke açıktır: mağdur beyanı esastır ve bu beyan, somut bulgularla desteklendiğinde artık tartışma konusu yapılmaz, korunur. Oysa bu dosyada; adli tıp raporlarıyla uyumlu fiziksel bulgular, tanık anlatımları, sanığın çelişkili ifadeleri ve hatta dolaylı ikrarları ortadayken, mahkeme bu bütünlüğü parçalayarak gerçeği değil, kendi kurduğu şüpheyi esas almıştır. Bu yaklaşım, hukuk tekniğiyle değil, kadın beyanına duyulan güvensizlikle açıklanabilir. Daha da vahimi, yargılamanın kritik aşamalarında açık ihlallerin bulunmasıdır. DNA eşleşme raporu henüz dosyaya gelmemişken karar verilmesi, tanıkların önemli bir kısmının ifadelerinin gerekçede yok sayılması, travma sonrası stres bozukluğu tanısı koyan uzmanların dinlenmemesi… Bunlar “usuli eksiklik” değildir; adil yargılanma hakkının ihlalidir. Yargı, maddi gerçeği araştırma yükümlülüğünden bilinçli biçimde uzaklaşmıştır.
Bu dosyada dikkat çeken bir diğer unsur, benim /bizim açımızdan sürecin hızıdır. Böylesine ağır bir suç isnadında, henüz tüm deliller toplanmadan ve tartışılmadan verilen beraat kararı, yargının aceleciliğini değil, yönelimini gösterir. Çünkü hız, çoğu zaman adaletin düşmanıdır. Hele ki bu hız, fail lehine işliyorsa, artık tarafsızlıktan söz edilemez. Kararın gerekçesinde yer alan ifadeler ise başlı başına bir sorun alanıdır. Bir kadının ağlama biçiminin “yeterince tecavüze uğramış gibi bulunmaması” gibi akıl dışı değerlendirmeler, yargının bilimden ve insan haklarından ne kadar uzaklaştığını ortaya koymaktadır. Bu, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda etik bir çöküştür. Kadının nasıl ağlayacağına, nasıl tepki vereceğine karar veren bir yargı anlayışı, şiddeti sorgulamaz; kadını sorgular.
Bu noktada en kritik meselelerden biri de “rıza” kavramının çarpıtılmasıdır. Rıza, açık, özgür ve kesintisiz bir irade beyanıdır. Alkol etkisi altında, fiziksel zorlamayla, korku ve panik içinde gerçekleşen hiçbir eylem rıza kapsamında değerlendirilemez. Buna rağmen yargının, rıza kavramını fail lehine esneterek kullanması, yalnızca bu dosyada değil, pek çok davada karşımıza çıkan sistematik bir sorundur. Bu yaklaşım, kadının bedenine yönelik her türlü müdahaleyi meşrulaştırma riski taşır. Ayrıca dosyada görülen tanık yönlendirmeleri, faille bağlantılı kişilerin sürece müdahil olma çabaları ve “aralarında halletme” baskısı, cezasızlık kültürünün nasıl örgütlendiğini de göstermektedir. Bu sadece bireysel bir suç değil, kolektif bir suskunluk ve koruma mekanizmasıdır.
TKDF olarak geçtiğimiz mart ayı kadın cinayet verisini paylaşırken Fatmanur Çelik ve kızının intihar olayına Kolektif Kadın cinayeti tanımını koyduğumuz gibi bu vakada da kolektif bir çalışma görmekteyiz. Yargı bu mekanizmayı kırmak yerine, kararlarıyla beslediğinde ise adalet sistemi, şiddetin ortağı haline gelir.
İstinaf aşamasında verilen karar ise bu tablonun devamıdır. “Tüm delillerin değerlendirildiği” iddiası, dosya içeriğiyle açıkça çelişirken, gerekçesiz bir onama kararı verilmesi, üst yargının da aynı bakış açısını sürdürdüğünü göstermektedir. Oysa istinafın görevi, hatayı düzeltmektir; hatayı onaylamak değil.
Bu tür kararlar yalnızca bir dosyanın sonucu değildir; toplumsal bir mesajdır. Kadınlara verilen mesaj şudur: “Şiddete uğrasan bile, bunu ispatlayamazsın. İspatlasan bile, inanılmayabilirsin.” İşte bu nedenle bu kararlar, yalnızca bireysel değil, kamusal bir sorundur.
Kadınlar bu ülkede yalnızca şiddetle değil, şiddet sonrası adaletsizlikle de mücadele etmek zorunda bırakılıyor. Bu da ikincil mağduriyetin en ağır biçimidir. Yargı, kadını korumak yerine onu yeniden yargıladığında, aslında failin işini tamamlamış olur.
Bu dosya, Türkiye’de cinsel saldırı davalarında nasıl bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha göstermektedir. Eksik incelemeler, yok sayılan deliller, çarpıtılan rıza kavramı ve kadını suçlayan yaklaşım…
Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Bunlar, eril sistemin yargıdaki yansımalarıdır. Ben/biz maruz kalan D.’yi dinledim/dinledik. Bizim kuruma ulaşması geç oldu. Ancak o bundan sonra hiç yalnız kalmayacak. Benim/bizim yakın takibimizde ve korumamızda olacak.
Eğitimi bittikten sonra mücadelemizin bir neferi olarak toplumsal farkındalık alanlarında birlikte yol yürüyeceğiz.
Tüm kadınlara ifşadan korkmayın cümlesini birlikte haykıracağız.
Eril zihniyetin kalelerini hukuk mücadelesi yoluyla adaletin sağlanması ile yıkacağız.
Dayanışacak, mücadele edecek ve biz kazanacağız.