“2026’nın ilk iki ayında 60 kadın öldürüldü. Bu rakam yalnızca bir istatistik değil; mekanizmaların işlemediğini, cezasızlığın büyüdüğünü ve eşitlikten uzaklaşan bir toplumda kadınların yaşam hakkının nasıl tehdit altında olduğunu gösteren acı bir gerçektir.”

2026 yılının henüz ilk iki ayını geride bırakırken, Ocak ayından bu yana 60 kadının sokakta, evde, işte ve okulda öldürüldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Federasyonumuzun sahadan topladığı veriler, yayımladığımız raporlar ve Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na gelen başvurular aynı gerçeği tekrar tekrar söylüyor: Var olan mekanizmalar ve önleme politikaları kağıt üzerinde kalıyor, hayat kurtaramıyor. Koruma kararları veriliyor ama uygulanmıyor, risk analizi yapılması gerekirken kadınlar yalnız bırakılıyor, şüpheli ölümler yeterince araştırılmıyor. Sonuç değişmiyor; her ay yeni kadınlar yaşamdan koparılıyor.

Bu tablo karşısında yıllardır aynı soruyu soruyoruz: Nerede hata yapıyoruz? Ama artık başka bir soruyu daha sormamız gerekiyor. Bu konuyu konuşurken kullandığımız dil bizi nereye götürüyor? Kadınların yaşam hakkını savunmak yerine birbirini suçlayan, ötekileştiren ve siyasallaştıran bir dil içinde kaybolduğumuzda sorunun kendisini çözmekten uzaklaşıyoruz. Kadın cinayetleri bir ideolojik tartışma başlığı değil, doğrudan doğruya bir yaşam hakkı meselesidir.

Bugün çocuklar istismara uğrarken, davalar yıllarca sürerken ve cezasızlık algısı güçlenirken toplumda çok tehlikeli bir kırılma yaşanıyor. Failler yalnızca suç işlemiyor; aynı zamanda toplumun gözleri önünde bu suçların sonuçsuz kalabileceğini görerek cesaret buluyor. Kadın cinayeti işleyen bir failin kimi zaman bunu bir “erkeklik onuru” meselesi gibi sunabilmesi, hatta kendisine yeni bir statü kazandırdığını düşünebilmesi tesadüf değildir. Bu, yalnızca bireysel bir ahlak sorunu değil; toplumsal ve kurumsal bir çürümenin işaretidir. İşte bu nedenle sormak zorundayız: Bu saha daha ne kadar dayanacak?

8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşırken bu soruları sormak aynı zamanda bir tarihsel hafızayı hatırlamak demektir. Kadınların eşitlik mücadelesi bugünün meselesi değildir. Dünyada 19. yüzyılın işçi kadın hareketlerinden oy hakkı mücadelelerine, uluslararası kadın konferanslarından bugüne uzanan uzun bir mücadele hattı vardır. Türkiye’de ise Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında kadınların eğitim hakkı, seçme ve seçilme hakkı ve Medeni Kanun ile kazandıkları eşitlik statüsü bu mücadelenin en önemli kilometre taşlarıdır. Cumhuriyet’in laik hukuk sistemi, kadınların birey olarak tanınmasının ve eşit haklara sahip olmasının en güçlü dayanağı olmuştur.

Ancak bugün yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde kadın haklarının yeniden tartışmaya açıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Küresel ölçekte artan otoriterleşme, savaşların yarattığı güvensizlik ve toplumsal krizler kadınların haklarını ilk hedef haline getiriyor. Savaşın eşiğinde yaşayan toplumlar, ekonomik krizler ve siyasi kutuplaşma içinde en önce kadınların haklarını pazarlık konusu yapıyor.

Çok uzağa bakmaya gerek yok. Afganistan’da Taliban yönetimi altında kadınların eğitim hakkı neredeyse tamamen ortadan kaldırıldı. Kadınların kamusal alanda varlığı kısıtlandı, çalışma hayatından sistematik biçimde dışlandılar. İran’da ise kadınlar yaşamları pahasına sokaklara çıkarak eşitlik talep etti. Bu örnekler bize çok açık bir gerçeği hatırlatıyor: Kadın hakları ile laiklik arasında doğrudan bir ilişki vardır. Laik hukuk sistemi zayıfladığında kadınların birey olarak varlığı da tehdit altına girer.

Türkiye’de de bu gerçeği görmezden gelemeyiz. Kadın erkek eşitliği yalnızca bir sosyal politika başlığı değildir; aynı zamanda laik, demokratik hukuk devletinin temel ölçütlerinden biridir. Kadınların yaşam hakkını koruyamayan bir sistemin güçlü bir demokrasi kurması mümkün değildir.

Bugün kadınlar yalnızca şiddetle değil, aynı zamanda ekonomik güvencesizlikle, bakım yüküyle, iş gücü piyasasındaki eşitsizliklerle ve dijital şiddetin yeni biçimleriyle mücadele ediyor. Ancak bütün bu sorunların merkezinde aynı gerçek duruyor: eşitlikten uzaklaşan bir toplumsal düzen.

Yıllardır sahada çalışan biri olarak şunu çok net söyleyebilirim: Kadın hareketi bu ülkede yalnızca kadınların değil, demokrasinin de vicdanı olmuştur. Sığınakların kurulmasından şiddetle mücadele yasalarının çıkarılmasına, yerel yönetimlerde eşitlik politikalarının oluşturulmasına kadar pek çok kazanım kadınların örgütlü mücadelesi sayesinde elde edilmiştir.

Ama bugün yalnızca geçmiş kazanımları hatırlamak yetmez; onları korumak ve geliştirmek zorundayız. Çünkü haklar bir kez kazanıldığında sonsuza kadar güvence altında kalmaz. Eğer toplum olarak sessiz kalırsak, eşitlikten vazgeçersek ve şiddeti normalleştirirsek bu haklar hızla erir.

8 Mart bu yüzden bir kutlama günü değildir; bir anma ve mücadeleyi hatırlama günüdür. Bu gün, toplumun kendisine şu soruyu sorduğu gündür: Kadınların yaşadığı bu şiddet ve eşitsizlik karşısında hangi tarafta duruyoruz?

Benim cevabım nettir. Kadın erkek eşitliğinden, laiklikten ve yaşam hakkından vazgeçmeyeceğiz. Çünkü biliyoruz ki kadınların eşit olmadığı bir toplum özgür olamaz. Kadınların güvende olmadığı bir ülkede demokrasi güçlü olamaz.

Bugün ihtiyacımız olan şey birbirimizi suçlayan bir dil değil; ortak akıl, kararlı politikalar ve güçlü bir dayanışmadır. Kadınların yaşam hakkını korumak devletin sorumluluğudur, ama aynı zamanda toplumun vicdanının da sınavıdır.

Bu yüzden 8 Mart’a giderken hepimize düşen görev açıktır: Kadınların yaşam hakkını savunmak, eşitlikten geri adım atmamak ve laik hukuk düzeninin kadınlar için taşıdığı hayati değeri hatırlamak.

Çünkü kadınların mücadelesi yalnızca kadınların değil, bu ülkenin geleceğinin mücadelesidir. Ve biz bu mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.