Dünya son otuz yılda önemli mesafeler kat etti. Çocuk işçiliği yarıya indi, aşırı yoksulluk azaldı, eğitim oranları yükseldi. Bugün dünya 1995’e göre daha zengin, daha sağlıklı ve daha eğitimli. Ancak Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yeni raporu, bu kazanımların toplumsal adaleti sağlamaya yetmediğini söylüyor. Çünkü asıl mesele, bu ilerlemenin eşit paylaşılmaması.

Rakamlar çarpıcı. İnsanların gelirlerinin yüzde 71’i hâlâ doğdukları ülke ve cinsiyet gibi koşullarla belirleniyor. Kayıt dışı istihdam yirmi yılda yalnızca iki puan düştü, hâlâ çalışanların yüzde 58’ini kapsıyor. Kadınların işgücüne katılımındaki fark neredeyse yerinde sayıyor; cinsiyetler arasındaki ücret uçurumunu kapatmak içinse mevcut hızla bir yüzyıl beklememiz gerekecek.

Bir başka alarm noktası da kurumlara duyulan güvenin azalması. İnsanlar çabalarının adil biçimde karşılık bulmadığını düşündükçe, demokrasiye ve küresel işbirliğine inanç sarsılıyor. ILO’nun ifadesiyle, bu erozyon toplumsal sözleşmenin meşruiyetini tehlikeye atıyor.

Bugün dünya yeni bir döneme giriyor: dijitalleşme, çevresel krizler ve demografik değişim işgücü piyasalarını benzeri görülmemiş bir hızla dönüştürüyor. Bu dönüşüm ya eşitsizliği daha da derinleştirecek ya da doğru politikalarla kapsayıcılığın motoru haline gelecek. Becerilere yatırım, sosyal koruma ağlarının güçlendirilmesi, adil ücret sistemleri ve aktif işgücü politikaları bu yüzden kritik.

ILO Genel Direktörü Gilbert Houngbo’nun şu sözü aslında bütün tabloyu özetliyor: “Sosyal adalet sadece ahlaki bir zorunluluk değildir; ekonomik güvenlik, sosyal uyum ve barış için de temeldir.”

Kasım ayında Doha’da yapılacak Dünya Sosyal Kalkınma Zirvesi, bu gerçeklerin tartışılacağı önemli bir dönemeç olacak. Ama raporun asıl mesajı, bugünden hepimize: Eğer adaletin freni eşitsizlikse, kalkınmanın motorunu çalıştırmak için onu çözmekten başka yol yok.

Mücadeleye devam...