Seherden evvel, gecenin bir tenhasında suret ile hakikat arasındaki perde incelir. Aynalar hükmünü kaybettiği vakit, insanoğlu üzerinde taşıdığı nice hali hatırlamaya başlar. O saatlerde yüzümüzde taşıdığımız ifadelerden, gün boyu kuşandığımız rollerden geriye daha çıplak bir hal kalır. Kim olduğumuzdan ziyade, kim gibi göründüğümüzü fark ederiz. Zira bazı perdeler başkasının gözünden ziyade, evvela sahibinin nazarını örter.

Kimi haller zamanla yüzümüze yerleşir, kimileri gönlümüze siner; bazıları ise sadece başkalarının nazarında var olabilmek uğruna edinilir. İnsanın kendisine ait olanla olmayanı ayırması kolay değildir; lakin vicdan, suretin altında saklananı sezmekte mahirdir. Ne var ki hakikat, ödünç alınmış hiçbir surette uzun müddet barınmaz. Vakti geldiğinde perde aralanır ve insan, bütün rollerinden azade, kendi aslıyla baş başa kalır.

İnsan yeri gelir içinde fırtınalar koparken yüzüne bir tebessüm iliştirir, korkarken cesurmuşçasına yürür; kimi vakit kendisini muhafaza etmek, kimi vakit bir gönlü incitmemek, bazen ait olabilmek, bazen de olduğundan başka görünmek uğruna bir halin suretini kuşanır. Ne her ‘mış gibi’ bütünüyle yalandır ne de her taklit masumdur. Bazen henüz erişemediğimiz bir hal provası, bazen gerçeklikten saklandığımız bir sığınaktır. ‘-Mışçasına’, insanın olduğu yer ile görünmek istediği yer arasına kurduğu bir köprü gibidir; hangi kıyıya vardığını ise niyeti tayin eder. Zira aynı suret, birinde riyaya kapı aralarken diğerinde insanı olmak istediği hale yaklaştırabilir. Öyle ki ömrümüzde hakikaten yaşadığımız haller kadar, yaşarmışçasına geçirdiğimiz vakitler de ziyadesiyle bulunur. Lakin suret hakikate ne kadar benzese de gölge, hiçbir vakit aslının yerini tutmaz.

Halbuki insanın suretle ilk münasebeti böylesine ağır başlamaz. Çocukluk, ‘mış gibi’lerin en masum çağıdır. Küçük bir el tahta kaşığı kepçe bilir, boş fincandan çay ikram eder, birkaç minderden ev kurar; oyuncak bebeğini uyuturken anneliği, kurşun askerini iyileştirirken hekimliği prova eder. Oyun dediğimiz şey biraz da hayatın çocuklara açtığı ilk talimhanedir. Henüz kimseyi kandırmak için değil, dünyayı anlamak için başkasının haline gireriz. Bilmediğimizi taklit eder, taklit ettiğimizi zamanla öğreniriz. Gariptir; insan büyüdükçe oyuncaklarını bırakır ama rollerini çoğaltır. Üstelik zamanla nerede oyunun bittiğini, nerede kendisinin başladığını da karıştırır.

İnsan ne vakit oyun için kuşandığı suretin ardına saklanmaya başlar, bilinmez. Çocuklukta büyükmüşçesine yürüyen insan, büyüdükçe küçülmüyormuşçasına davranmayı öğrenir. Canı yandığında acımıyormuş, bilmediğinde biliyormuş, korktuğunda korkmuyormuş gibi… Evvela noksanını başkalarından saklar; zamanla kendi nazarından da. Derken suret, oyunun bir parçası olmaktan çıkar, müdafaanın diline dönüşür. Bazen yarasını örtmek için güçlü görünür, bazen kabul görmek uğruna olduğundan başka türlü konuşur, bazen de kaybetmemek adına kendisine dahi yabancı bir hali sürdürür. Böylece çocukluğun masum oyunu, yetişkinliğin perdesine dönüşür.

Görünmek ile olmak arasındaki mesafe evvela küçüktür. İnsan bir adım ödün verir, sonra bir adım daha… Bir müddet sonra kendisini olduğu yerden değil, göründüğü yerden tarif etmeye başlar. Başkalarının kanaati iç sesinden daha gür çıkınca, insan kendi hakikatinin şahidi olmaktan uzaklaşır. Alkışlandığı kadar kıymetli, görüldüğü kadar mevcut, takdir edildiği kadar başarılı olduğunu zanneder. Oysa aynı kandilin ışığına bin kişi baksa da kandil olduğundan fazla yanmaz. İnsan da başkalarının gözünde büyümekle kendi içinde kemale ermez. “Suret kalabalığa hitap eder; siret ise insanın kendisine.” Suret sahibine yabancılaştıkça alkış sesi vicdanın sesini bastırır. Zira sahteliğin en ağır bedeli başkasının bize inanmasından öte; bir müddet sonra bizim de kendimize inanmaya başlamamızdır.

Her ‘mış gibi’ aynı terazide tartılmaz elbet. Kimi insanın yarasını örten geçici bir sargıdır; kimi nefsini terbiye etmek için giriştiği bir talim. Öfkeli olduğu halde sükuneti seçen, korktuğu halde cesaretle adım atan, henüz gönlüne tam yerleşmese de iyiliği tekrar ederek huy edinmeye çalışan insan da bir bakıma olmak istediği halin provasını yapar. Taklit yeri gelir hakikatin uzağından öte; eşiği olur. Lakin insan sureti hakikate varmak için değil de hakikatin yerine koymak için kullanmaya başladığında mesele değişir. Zira prova insanı aslına yaklaştırırken, riya aslından uzaklaştırır.

‘Mış gibi’nin bir de başkasının hakkına değen tarafı vardır ki orada suret, yalnız insanın kendi hakikatini değil; bir başkasının emeğini de örter. Başkasının yaptığı işi kendi yapmışçasına sahiplenenler vardır. Köstek olduğu halde destek olmuşçasına anlatanlar… Dinlemeyip dinlermişçesine başını sallayanlar… Gerektiği vakit ortada bulunmayıp hep yanındaymışçasına vefadan söz edenler… Bir kadının her gün verdiği mücadale sonucu dahi görünmeyen emeğini yok sayıp kendi gayretini büyütenler… Hayatın müşterek yükünü başkasının omzuna bırakıp neticesine ortak olanlar… Böyle zamanlarda ‘mış gibi’, masum bir suret değiştirmekten çıkar; hakikatin payını eksilten bir zifir perdesine dönüşür. Çünkü emek yalnız verilmekle değil, teslim edilmekle de adalet bulur. Hakkı sahibine vermemek için bazen bir şeyi çalmak gerekmez; kimin yaptığını unutturmak da kafidir.

Daha çetrefillisi, riyanın güler yüzü kendisine kılıf edindiği yerdir. İnsan bazen dostmuşçasına yaklaşır, menfaati bitince uzaklaşır. Tokmuşçasına oturur sofraya; lakin gözü başkasının lokmasındadır. Her şeyin sahibiymişçesine hükmeder; halbuki kendi nefesi dahi vakti geldiğinde kendisinden geri alınacak bir emanettir. Yardım ediyormuşçasına el uzatır fakat tuttuğu elden ziyade kendisinin görülmesini ister. Kibir vakar kılığına, haset nasihat suretine, menfaat dostluk kisvesine, riya ise tebessüme bürünebilir. Demek ki insanın hali her zaman yüzünden okunmaz; bazen en maharetli perdeler, en güzel görünen kumaştan dikilir.

Ne var ki insanın bütün ‘mış gibi’leri kibirden doğmaz; bazıları yaradır, bazıları merhamet… Anne evladı üzülmesin diye iyiymiş gibi yapar. Baba evin içine korku girmesin diye kaygısını saklar. Hasta, ziyaretçisini teselli etmek için tebessüm eder. Yüreği paramparça biri, başkasının düğününde neşesine gölge düşürmemek için acısını cebine koyar. Dost, kendi derdini bir kenara bırakıp seninkini dinler. Bunlarda da hakikat ile görünüş arasında mesafe vardır; lakin o mesafeyi riya değil, merhamet kurmuştur. Fakat insan merhamet adına bile olsa sürekli kendi hakikatini susturursa bunun da bir bedeli vardır. Hep güçlü görünmesi beklenen insanın yorulmaya hakkı kalmaz. Herkesi güldürenin ağlayabileceği unutulur. Her derde yetişenin bir gün “Ben de yetişemiyorum” diyebileceği hesaba katılmaz. Çünkü çevresi onun gösterdiği surete alışmıştır. Nice insanın yalnızlığı etrafında kimsenin bulunmamasından öte, etrafındakilerin yalnızca gösterdiği kişiyi tanımasından doğar. Malesef kalabalık içindeki yalnızlıklarından biri de budur; herkes tarafından görülüp hiç kimse tarafından bilinmemek.

Bu yüzden karşımızdakinin davranışını anlamak her zaman onu tasvip etmek değildir. İnsan denen muamma, görünen hareketinden daha karmaşıktır. Kibir gördüğümüz yerde bazen korku, öfkenin ardında incinmişlik, kayıtsızlığın altında reddedilme endişesi bulunabilir. Hüküm vermek kolaydır; anlamaya çalışmak ise emek ister. Lakin anlamak, her şeyi mazur görmek değildir. Yaralanmış olmak yaralamayı haklı kılmaz; acı çekmek, başkasına acı verme imtiyazı değildir. İnsan kendisini tanımakla mükelleftir; zira tanımadığı karanlık tarafını bir başkasının yoluna dökebilir. Kendisine dürüst olamayan insanın çevresine karşı adil olması da zorlaşır.

Bir de yaşarmışçasına yaşayanlar vardır. Sabahı akşama, pazartesiyi cumaya, mevsimi öteki mevsime yetiştirir; günleri eksiltirken ömrü çoğalttığını zanneder. Aynı gökyüzünün altında yıllarca yürür de bir kere başını kaldırıp şükür etmez. Sevdiğinin yüzüne bakar fakat ondaki değişimi görmez. Sofraya oturur, doyar; nimetin nereden geldiğini düşünmez. Nefes alır ama yaşadığını yalnız nefes almakla karıştırır. Oysa ömür sürmekle hayatta bulunmak aynı şey değildir. Nice beden vardır ki hayat kendisine uğramadan günlerini tamamlar; nice kısa ömür de tek bir mananın peşinde yürürken asırlara tesir bırakır. İnsanın en hazin durumunu da yaşarmışcasına ömür tüketmek özetler…

“İnsan suretini alem görür; siretine ise evvela kendisi şahittir. Belki de mesele, bu iki şahitliği birbirine mahcup etmeden yaşayabilmektir.”

Sual nihayetinde insanın kendisine kalır; Hakikaten böyle miyim, yoksa böyleymiş gibi mi yaşıyorum? O sual bir kez gönle düştüğünde eski rahatlığıyla suretlerin ardına saklanmak kolay değildir. Zira hakikat bir kez kapıyı çaldığında, insan duymamış gibi yapabilir…

Ama artık duymuştur.