Hani bazı dualar vardır; temenniler içerisinde insan farkında olmadan, asırların irfanını da diline misafir eder. Bir bardak su içilir bir başka elden… nezaket ardını ziyade olsun sözüyle devşirir. Söz ağızdan çıkar karşıya ulaşır lakin acaba neyin ziyade olmasını isteriz? Bir yudum suyun mu, sofradaki lokmanın mı, ömrün mü, malın mı… Yoksa gönülden taşan bereketin mi? Zira bu sözler cevabından önce sorusunu saklar ki ‘ziyade’ de bunlardan başlıcasıdır.

İnsan bazen yıllarca aynı sözü tekrar eder de manasına hiç uğramaz. Bazense tek bir kelam, gönlün en tenha yerine düşer ve her telaffuz edilişinde başka bir kapı aralar, her duyuluşunda insanı biraz daha kendisine yaklaştırır. ‘Ziyade’ sözü de dile kolay gelir; lakin gölgesi, kendisinden uzundur. Öyle ki; ilk nazarda fazlalığı çağrıştırır. Daha çok olmayı, artmayı, çoğalmayı… Lafz-ı deruni ile görülür ki ziyade, aslında miktardan öte; mananın artışıdır. Bereketin görünür hale gelmesidir.

Eskiler sofradan kalkarken “ziyade olsun” derdi. Bu sözün temeli lokmanın bereket bulmasını dilemek; bir tas çorbanın iki gönlü ısıtmasını, bir dilim ekmeğin muhabbete vesile olmasını istemekti. Bu minvalde bereket ile teslimiyet birbirinin komşusu ve hatırlı misafirleri olarak mana çatısında paylaşıldıkça çoğalırdı. Zira mideyi doyurmak kolay olsa da gönlü doyurmak zor olduğundan; eski, yeni sofralarda başlayan muhabbetin özünde de sunulandan çok doyulan kısım esas olmuştur.

Nice insanlar her şeye sahiptir ama hiçbir şeye yetemez. Nice insanlar da azla yaşar; lakin yüzlerinden eksilmeyen bir inşirah taşırlar. İşte ziyadenin ilk sırrı da burada kendini gösterir. Mesele, elindekinin artmasından öte; gönlüne yetmesidir. Tabiat her mevsim usulca öğretir. Ağacın kökü suyu yalnız kendisi için çekmez. Dalı meyveyi yalnız kendisi için taşımaz. Gölgesi altına oturanı seçmez. Güneş ışığını dağıtırken kimin layık olduğuna bakmaz. Deniz kıyıya vururken hangi taşın kıymetli, hangisinin sıradan olduğuna hükmetmez. Kainatın bütün nizamı kendinden taşmak üzerinedir. Yaradılış, paylaşımla kemale erer.

Beniadem ise nedense çoğu zaman bunun aksine yaşar. Sevgisini saklar. Merhametini saklar. Bilgisini saklar. Vaktini saklar. Sonra da neden gönlünün daraldığını anlamaya çalışır. Oysa suyu akan pınarın berrak olduğu aşikardır. Gönül de kendisinden taşabildiği ölçüde genişler. İyilik paylaşıldıkça eksilmez. Muhabbet dağıtıldıkça tükenmez. Hikmet anlatıldıkça hafiflemez. Zira nice nimetlerin fıtratı verildikçe ziyade olmaktır.

Gönül ehli olmak için malın ziyadesinden evvel halin ziyadesine bakmak evladır. Hayatın kendisi ilk nefesle birlikte bize sürekli öğretir. Bilgi de beraberinde sorumluluk getirir. Bir insanın ne kadar bildiğinden öte; bildiğiyle ne yaptığı mühimdir. Nice yollar yürünür de insan kendisine bir adım yaklaşamaz. Çünkü bilgi aklı büyütür; hikmet ise insanı. İrfan, ezberlenen cümlelerde barınmaz aksine yaşanarak süzülen hakikatte görünür. İnsan, kendinden ziyade bir başkasını düşünebildiği vakit olgunlaşmaya başlar. Anne bunu evladıyla öğretir. Hakiki dost bunu yoldaşıyla yaşatır. Aşık, maşukunda kendisini unutmayı öğrenir. Hak ehli ise bu muhabbeti, bütün mahlukata teşmil eder. Çünkü nefs ‘ben’ dedikçe daralır; gönül ‘sen’ dedikçe inbisat eder.

Daha fazla vakit, daha fazla kazanç, daha fazla görünürlük için koşuştururuz. Hilaf bu ya, insan fazlasına sahip oldukça değil; elindekinin kıymetini bildikçe zenginleşir. Zira gönlün açlığını alemin hiçbir fazlalığı doyuramaz. Ne var ki insan ziyadeyi çoğu vakit yanlış yerde arar. Bir işi iyi yapmak kafi gelmez; görülsün ister. Bir iyilik etmekle yetinmez; bilinsin ister. Bir söz söylemekten ziyade, alkışını işitmek ister. Böyle olunca yapılan gösteriş büyür belki ama gönül küçülür. Çünkü nefs, fazlayı sever; gönül ise kifayeti… Nefs toplar, gönül taşır. Nefs sahip olmak ister, gönül emanet bilmeyi…

Varlık hali, yokluk hali kişiden kişiye yaşanmışlık oranında değişir. Asıl yoksulluk, eldekinin bereketini görememektir. Bir ömür aynı sofraya oturur da nimetin farkına varmaz. Aynı gökyüzüne bakar da rengini unutur. Aynı dostla yıllarca yürür de onun varlığının nasıl bir nimet olduğunu ancak yokluğunda anlar. Çünkü alışkanlık, çoğu zaman şükrün önüne geçer. Şükür de ziyadenin kapısıdır. Zira şükür, elde olanı büyütür. Manayı öne çıkartır. Razı olmak öğrenildiğinde, sahip olunanlar da başka türlü görünmeye başlar. Su rahmet olur, gölge ikram.

“Bir şeyden ziyade…” sözü de insanın önceliklerini ele verir. Çünkü hayatın hakikati çoğu zaman ikinci cümlede saklıdır.

İnsan ekmekten ziyade emniyet arar. Paradan ziyade itimat. Başarıdan ziyade huzur… Kalabalıktan ziyade ünsiyet…Konuşmaktan ziyade anlaşılmak…Sevilmekten ziyade güvenmek…Yaşamaktan ziyade hakkıyla yaşayabilmek…

Bazıları saatlerce konuşur, geriye zerre iz bırakmaz. Bazılarının ise birkaç sözü ömür boyu unutulmaz. Demek ki sözün ziyadesi de uzunluğu değil tesiridir. Bu bağlamda ziyadesiyle yapmak da yalnızca çok yapmaktan öte; işi hakkıyla yapabilmektir. Tıpkı dostun yanında uzun vakit geçirmekten öte; doğru vakitte onun gönlünü hafifletebilmek gibi. İşte onlar bulundukları yere ziyade olurlar. Ne gösterişleriyle ne de iddialarıyla… Yalnızca halleriyle. Zira hakikat nicelikte değil, niteliktedir.

Ve nihayet insan ömrünün son demlerinde anlar ki; ziyadesiyle zenginlik, varlığıyla bulunduğu yere bereket katabilmekten geçer. Bir meclise girdiğinde gönülleri ferahlatmak, bir evden ayrıldığında ardından dua bırakmak, bir ömrü tamamladığında geride güzel bir hal emanet edebilmektir.

Velhasıl ömür, kendimizden taşırabildiklerimizle bereketlenir. İnsan, sahip olduklarından ziyade; kendisinden taşan hayırla ziyade olsun.