Ömür… Bir han gibidir. Kimi uğrar; kimi konaklar. Kimi selamla gelir; kimi sessizce geçer. Kimi gidercesine gitmez. Kimi kalır ama hiç yokmuş gibidir. Bazı sözler de söylendiği gün anlaşılmaz. Zaman divanına yerleşip doğru zamanda bünyeye sirayet eder.
Yıllar geçer, ömür insanın omzuna yerleştikçe; aynı kelam bu kez başka bir manaya kavuşur. “Kimler geldi, kimler geçti…” bünyenin ham günlerinde başkalarına söylenmiş bir serzeniş gibi duyulur. Olgunlukta ise fark olunur ki bu söz, başkalarından önce kendi faniliğine dair bir yansımadır.
Ne var ki bu handa insan, bir müddet kalınca yerleştiğini, alışınca sahip olduğunu zanneder. Eşyaya, diğerlerine, zamana hatta bazen hatıralarına bile ‘benim’ diye tutunur. Oysa kapısından girdiğimiz hiçbir halin üzerinde ebedi bir tasarrufumuz yoktur. Kimi bize emanet edilir, kimine biz emanet oluruz. Faniliğin terbiyesi de budur; hiç kimse kimsenin sahibi değildir; herkes birbirinin vaktine uğramış bir misafirdir.
Bazı insanlar gelir, ömründen yıllar alır. Bazıları gelir, ömrüne yıllar katar. Bazıları gider, esamesi okunmaz. Bazıları gider, sesi dua olur. İnsan, kimlerin gelip geçtiğine hayıflanırken fark etmez; aslında başkalarının hikayesinde gelip geçenlerden biri de kendisidir. Ömür de kimlerin gelip geçtiğinden öte; kimlerin sende kaldığının hikayesidir.
Gariptir… İnsan, ömrü boyunca en çok ayrılanları hatırladığını zanneder. Oysa hafızanın asıl mahareti gidenleri değil, bıraktıkları izi saklamaktır. Ses unutulur, zira verdiği cesaret kalır. Sima silinir, zira bıraktığı merhamet yaşamaya devam eder. İsim zamanın tozuna karışır; lakin duyulan kelam hiç ummadığın bir anda, gönlün eşiğine gelir. İnsan da insanı ezberiyle değil; tesiriyle taşır.
Hayat, sanılan gibi karşılaşmaların toplamı değildir. Hayat, hangi karşılaşmanın bizi nasıl değiştirdiğinin hikayesidir. Aynı sokaktan bin kişi geçer; yalnız biri dönüp bakar ve senin kaderinde yer açar. Aynı mecliste onlarca kişi oturur; içlerinden yalnız biri ömrün boyunca unutamayacağın bir anlam bırakır. Hatta bazı insanların yalnızca varlığı kafidir. Anladığın, anlaştığın, gönülden bağ kurduğunun tek bakışı yeter de artar. Gün gelir bir öğretmen çıkar karşına; emeğin varlığını öğretir. Bir dost çıkar; yükün paylaşılınca hafiflediğini gösterir. Bir ayrılık gelir; sahip olmakla ait olmanın aynı şey olmadığını anlatır. Böylece insanın gönyesi değişmeye başlar. Her yeni insan, gönlünde yeni bir oda açmaz belki; fakat bazıları yıllardır unuttuğun ya da kilitli duran bir kapının anahtarını bırakır.
Kimileri hayatımıza uzun süre kalmak için gelmez. Onların vazifesi, kalmak değildir; dokunmaktır, vesile olmaktır. Yol tabelası misali eşlik etmeden istikamet de gösterebilir. Sen yürür gidersin, onlar geride kalır. Fakat hangi yöne döneceğini onlardan öğrenmişsindir. Sonra dönüp baktığında anlarsın ki sana iyilik edenler, yanında en uzun kalanlardan öte; derununda izi bırakabilenlerdir. Zamanın uzunluğu ile mananın derinliği aynı ölçüye tabi olmaz.
Emaneti unuttukça kayba duyulan üzüntü artar. Zira unutulmaması gereken her karşılaşmanın da bir emanet taşıdığıdır. Kimi sabrı bırakır avuçlarına. Kimi cesareti… Kimi edebi… Kimi de yıllarca çözemeyeceğin bir suali… Hayatın öğretisi cevaplardan ziyade, doğru sorulardan örülüdür. Zira kişi, bazen tek sorunun peşinden yürürken kendisini bulur. Gördüklerimiz vardır… Duyduklarımız olur… Okudukça öğrenir, işittiklerimizden öte dinlediklerimizle anlarız. Lakin insanı asıl değiştiren; yaşadıklarıdır. Zira hakikat, ömürden süzülerek gönüle yerleşir. Hayatın içinden nice insanlar su misali akıp gider. Mühim olan ne kadar göründükleri değil; hangi susuzluğa derman olduklarıdır. Bazen ömrün tenhasında rast gelir insan hakiki bir dosta, mürşide, öğretmene yahut yol arkadaşına… O karşılaşma kısa sürer; fakat tesiri tüm ömüre yayılır. Ne mutlu o pınarın tenhasında birbirine denk düşebilenlere…
Vatan var edenler… Soyunu, ailesini ve değerlerini ayakta tutanlar… İnsanlığa gerçekleri ulaştırmak için ömür tüketenler… Eseriyle, kitabıyla, keşfiyle, icadıyla, zekasıyla, duasıyla ya da merhametiyle başkalarının yolunu aydınlatanlar… Milyonlar, belki milyarlar gelip geçti bu yeryüzünden. Peki kaçının manası bize denk düştü? Kaçının bıraktığı emaneti fark ettik? Kaçının açtığı yoldan yürüdüğümüz halde adını dahi bilmiyoruz? İçtiğimiz suyun çeşmesini yapanı, gölgesinde oturduğumuz ağacı dikeni, bugün hürce söylediğimiz bir söz uğruna bedel ödeyeni kaç kez düşündük? İnsan yalnız tanıdıklarının değil, hiç tanımadığı insanların da mirası üzerinde yürür. Nihayetinde medeniyet dediğimiz şey de birbirini hiç görmemiş insanların iyilikte birbirine omuz vermesi değil midir?
Ne hikmettir ki derin izleri çoğu zaman sıradan görünen anlar bırakır. Yağmurlu bir gün aynı şemsiyeyi paylaşmak… Bir hastane koridorunda sessizce beklemek… Hiçbir nasihat vermeden yalnızca yanında oturabilmek… Büyük hadiseler kadar küçük incelikler de insanın kaderini tayin eder. Çünkü gönül, gösterişten ziyade samimiyetle ikna olur. Karşılaşmaları tesadüf olarak okumak yerine, gelecek mesajı merak ettiğimiz bir mektup gibi değerlendirmekte beis yoktur. Kimini okur ve seviniriz. Kimini okuruz, canımız yanar. Fakat hiçbiri sebepsiz sayılmaz. Çünkü gönül ehli bilir ki Hakk’ın yazdığı satırlarda fazlalık yoktur. Karşına çıkan herkes sana sadece kendisini değil, sende eksik olan tarafı da gösterir. Seven sevgiyi, cimri cömertliği, kibirli tevazuyu, zalim merhameti öğretir. Başkasını tanırken kendini de keşfedersin.
İnsan hafızası sandığımız kadar insan biriktirmez. O, kendisini değiştiren anları saklar. Bir gün eski bir albüm açılır. Sararmış fotoğrafların içinden nice yüz bakar sana. Kimisi çoktan toprağa kavuşmuştur. Kimisi başka diyarlarda, başka hayatların içine karışmıştır. Kimisi hala hayattadır; ama senin ömründeki yeri çoktan kapanmıştır. Sonra eski bir türkü çalar, yıllardır uğramadığın bir sokağın kokusu gelir yahut hiç beklemediğin bir ses kulağına ilişir. İşte o vakit insan, zamanın aslında insanları götürmediğini anlar. Zaman yalnızca hakiki olanı süzer. Geriye, gönülde kök salabilenler kalır.
Ömür, geçirilen vakitten ziyade; bırakılan tesiri hafızasında saklar. Beniadem gideni sayarken; kalanları saymayı unutur. Ayrılığın ardından uzunca yas tutar; fakat kendisini ayağa kaldıran dostun omzunu çoğu zaman fark etmez. Halbuki hayat, eksilenler kadar bizi tamamlayanlardan da ibarettir. Nice asırlık çınarlar vardır ki kimse gölgesine sığınmaz. Nice fidanlar vardır ki daha ilk mevsiminde kuşlara yuva olur. Büyüklük, ölçüden bağımsız; faydayla anlaşılır.
Gün gelir… Seni son gören de gider. Sana son seslenen de susar. Adın başka dillerde başka türlü anılır. Fotoğrafların solar. Yazıların sararır. Evler el değiştirir. Eşyalar başka insanların olur. Ama… Bir gönle bıraktığın güven, bir çocuğa öğrettiğin edep, bir yüreğe serptiğin umut, bir mazluma uzattığın el, zamanın elinden kurtulur. İnsan, topraktan öte; önce insanların hatırasına emanet edilir.
Sonunda insan usulca geriye bakar. Bir zamanlar vazgeçilmez sandığı nice ismin artık yalnız bir hatıra olduğunu görür. Sonra hiç ummadığı bazı insanların hala gönlünde konuştuğunu fark eder. İşte o an anlar ki ömür, gelip geçenlerin çetelesini tutan bir defter değilmiş; bizde yaşamaya devam edenlerin emanetini taşıyan bir gönülmüş.
“Bize hayatı yaşatanlar vardır; bir de bizde yaşamaya devam edenler…”