İnsan bazı manzaralara ömrü boyunca birkaç defa rastlar; aynı yerde, başka başka haller içinde…
Vaktiyle önünden geçip gittiği bir pencere, gün gelir onu uzun uzun seyre çağırır. Dağ yerindedir, yol bildiği yerden geçer, karşı damın kiremitleri yine aynı yağmuru bekler. Dün içini açan uzaklık bugün gurbet kokar; bir vakit kasvet diye seyrettiği yağmur, başka bir ömrün içinden rahmet olup gönlüne iner. Geçip gitmek için adımlarını hızlandırdığı sokakta yıllar sonra ağır ağır yürür, yeri gelir bir kapının önünde sebepsizce durur. Zira vakit yalnız yüzde iz bırakmaz; bakılan alemin manasını da usul usul yerinden oynatır. Göz aynı gözdür belki; fakat nazar, ömürden geçmiştir.
Çocuk için kapı oyuna açılır. Genç için maceraya. Gurbetteki için memlekete. Yaşlanan içinse bazen geçmişe… Kapı aynıdır; lakin ardında gördüğümüz alem değişir. Eşik aynı eşik olsa da birinden çıkarken duyduğumuz heyecanla, yıllar sonra dönerken taşıdığımız sızı birbirine benzemez. Biz çoğu vakit gördüğümüzden öte, gördüğümüz şeyin içimizde uyandırdığını seyrederiz.
Bakmak kolaydır; görmek biraz daha derin bir iştir. Göz mesafeyi ölçer, nazar manayı arar. Göz önündekini seçer; gönül geride kalanı görür. Aynı sofrada oturan iki insandan biri tabağındaki eksiğe, diğeri masada eşlik eden yüzlere bakar. Aynı yağmur birinin düğününü telaşa düşürürken, ötekinin ekinine can olur. Aynı sükut birine huzur, diğerine terk edilmişlik gibi gelir. Hadise birdir belki; lakin insanın hadiseye vardığı yer bir değildir. Bu yüzden hayat, yalnız başa gelenlerden ibaret olmaz. Biraz da başımıza gelenleri nereden seyrettiğimizle alakalıdır.
Ne var ki “bakış açısı” denildiğinde hemen her acının içinden güzel bir taraf bulmak gerekiyormuş gibi anlaşılmamalıdır. Zira hayatın içinde bazı şeyler gerçekten acıdır. Kayıp, kayıptır. İhanet, ihanettir. Haksızlık, başka bir yerden bakınca adalete dönüşmez. Ölümün karşısında kelimelerin hüneri sınırlıdır. Her yaranın üzerine “bunda da bir hayır vardır” diyerek aceleyle mana örtmek, bazen yarayı anlamaktan çok ondan kaçmak olur. Nazarın hikmeti, karanlığı aydınlık diye teselli etmek anlamına gelmez. Karanlıkta neyin hala görülebildiğini fark edebilmektir. Beniadem geceleri sabaha çeviremez; fakat o geceden nasıl çıkacağını öğrenebilir. Bazı kayıplar telafi edilmez; fakat kayıptan geriye kalanla nasıl yaşayacağını zamanla idrak eder. Kapılar bir daha açılmaz ise; başka bir kapının eşiğine yürümeyi öğrenir. Bakışın değişmesi yaşananı inkar etmez; aksine yaşananın bizi tek bir manaya mahkum etmesine razı olmamak demektir.
“Fevkalade zaferleriniz olmayabilir fakat içinden sağ çıkmayı başardığınız yenilgilerinizle herkesi şaşırtabilirsiniz.” – Anton Çehov
İnsanın başına gelenler kadar, başına gelenlerin onu neye dönüştürdüğü de mühimdir. Acı insanı derinleştirebilir; fakat katılaştırabilir de. Başarı şükre götürebilir; kibri de besleyebilir. Yoksunluk kanaati öğretebilir; hasedi de büyütebilir. Bolluk cömertliğe vesile olabilir; sahiplik vehmini de artırabilir. Aynı ateşte toprak sertleşirken balmumu erir. Demek ki hadisenin kendisi kadar, ona hangi hal ile temas ettiğimiz de neticeye dahildir.
Bu sebeple başkasının hayatına uzaktan bakarak hüküm vermek kolaydır. Biz neticeyi görürüz; o neticeye varan yolu değil.
Birinin sessizliğini kibir zannederiz, belki konuşursa dağılacaktır. Bir başkasının temkinini korkaklık sayarız, oysa vaktiyle aceleciliğinin bedelini ödemiştir. Çok gülenin tasasız olduğunu düşünürüz; belki gülmek onun hayata karşı tuttuğu son siperdir. Bir insanın vazgeçmesini güçsüzlük sanırız, halbuki belki ilk defa kendisine zulmetmekten vazgeçmiştir. Manzaranın tamamını görmeden verilen hüküm, çoğu vakit baktığımız yerin itirafıdır. İnsan karşısındakini gördüğünü zannederken bazen kendisini ele verir. Kibirli insan her yerde küçümsenme arar. Haset, başkasının sevincinde gösteriş görmeye meyleder. Korku, masum bir ihtimali dahi tehdit diye okuyabilir. Muhabbet ise aynı yüzde başkasının fark etmediği bir güzelliği seçer. Anne kalabalığın içinde evladının sesini ayırır. Aşık, herkesin sıradan bulduğu bir bakışta kendisine mahsus bir alem bulur. Gören yalnız göz değildir. İnsanın geçmişi de bakar. Korkuları, beklentileri, yaraları, arzuları, özlemleri de…
Alem ibretle bakana işaretlerle doludur. Bir yaprak düşer, biri yalnız sonbaharı görür; diğeri faniliği hatırlar. Toprak yağmurla dirilir, biri mevsimin değiştiğini söyler; diğeri ümidin bazen görünmeyen köklerden yeniden yeşerebildiğini düşünür. Güneş her sabah doğar; alışkanlık onu sıradanlaştırır, hayret ise her doğuşta yeniden tecelli eden nizamı sezer. Bununla beraber her gördüğümüze mana yüklemek de başka bir yanılgıdır. İnsan bazen işareti ararken kendi arzusunu işaret zannedebilir. Beklediği haberi her tesadüfte okumaya, korktuğu şeyi her gölgede görmeye başlayabilir. Nazar derinleştikçe ölçüye de muhtaçtır. İrfan yalnız çok mana görmek değil, kendi vehmini hakikatten ayırabilmektir.
Zira insan görmek istediğini görmeye pek meyyaldir. Birine muhabbet beslediğinde kusuruna mazeret bulur, gönlü soğuduğunda meziyetini dahi noksan sayabilir. Aynı sözü sevdiğinden duyduğunda hikmet, sevmediğinden duyduğunda gösteriş telakki edebilir. Kendisine yapılanı haksızlık, kendisinin başkasına yaptığını zaruret diye adlandırabilir. İşte bakış açısının tehlikeli tarafı da insan kendi penceresini alemin tek penceresi zannettiğinde başlar.
Pencerenin manzarayı çerçevelemesi, manzaranın o çerçeveden ibaret olduğu anlamına gelmez. Bir adım sağa çekilince görünmeyen bir yol belirir. Biraz yükselince duvarın ardındaki bahçe görünür. Aşağı inince uzaktan küçük görünen taşın aslında ne kadar büyük olduğu anlaşılır. Bazen hakikate yaklaşmak için daha dikkatli bakmak yerine, durduğumuz yeri değiştirmek gerekir.
“Benim gördüğüm bu; fakat görmediğim ne var?” diyebilmek, irfanın mütevazı kapılarından biridir. Çünkü insanın fikri değiştiğinde her zaman eski fikri bütünüyle yanlış olduğu için değişmez. Bazen yeni bir şey görmüştür. Bir vakit hüküm verdiği yere yıllar sonra başka bir tecrübeyle döner ve aynı hadiseyi başka türlü okur.
Yaş almak biraz da eski hükümlerimizin yanından daha yavaş geçmektir. Gençken korkaklık dediğimize ihtiyat, zayıflık dediğimize merhamet, suskunluk dediğimize vakar diyebildiğimiz zamanlar olur. Vaktiyle bizi anlamadığını düşündüğümüz anne babamızı, yıllar sonra kendi mesuliyetlerimiz çoğaldığında anlarız. Bir zamanlar cimrilik sandığımız tasarrufun ardında ay sonunu getirme telaşını, sertlik sandığımız bazı ikazların ardında korkuyu, sıradan gördüğümüz bir sofranın ardında nice fedakarlığı çok sonra fark ederiz. Hadise değişmemiştir. Biz ona yetişmişizdir.
Zaten hafıza da hayatı olduğu gibi saklamaz. Tuhaf bir kuyumcu gibidir; bazı ayrıntıları düşürür, bazılarını parlatır. Bir gün vaktiyle saatlerce ağladığımız bir hadiseyi hatırlamaya çalışırız. Sebebi silikleşmiştir. Kimin ne dediği, neyin nasıl başladığı birbirine karışmıştır. Fakat ağladığımızı hatırlarız. Sebep gitmiştir; hal kalmıştır.
Bir yaz akşamını özleriz. Aynı mevsim yeniden gelir; aynı sokağa gideriz, aynı masaya otururuz, aynı şarkı uzaktan duyulur. Her şey yerli yerindeymiş gibi görünür. Fakat bir şey eksiktir. Çünkü hatıranın içinde bulunan insanlardan biri artık yoktur yahut biz artık o günkü biz değilizdir. An tekrar edilebilir belki; anı tekrar edilemez. İşte bu yüzden bazen ‘an’dan öte, anı içinde kalmak ister insan. Vakit ilerlemesin diye değil; o vakitte kendisinde bulunan şeyi kaybetmek istemediği için. Henüz bazı vedaların yaşanmadığı, bazı isimlerin yabancılaşmadığı, bazı sofralarda sandalyelerin eksilmediği, umutların henüz yorulmadığı bir hale dönmek ister. Aslında geçmişi değil, geçmişte mümkün olan bir kendisini arar.
Lakin ömür geri dönmek için değil, geçmek için verilmiştir. Çünkü insan gördüğü kadarını hakikat zannetmeye başladığında kendi nazarının hududunu unutur. Oysa nice şey bulunduğumuz yerden görünmez. Nice mana, vakti gelmeden açılmaz. Ömür belki de manzaranın değişmesinden ziyade, insanın manzaraya baktığı yerlerin çoğalmasıdır. Bir gün evlat olduğumuz yerden bakarız. Bir gün anne yahut baba olduğumuz yerden. Bir gün bekleyen, bir gün bekleten; bir gün giden, bir gün geride kalan; bir gün affedilen, bir gün affetmekte zorlanan oluruz. Her yeni hal eski hükümlerimizin kapısını yeniden çalar. Velhasıl insan her manzarayı seçemez. Önüne hangi dağın, hangi ayrılığın, hangi sevincin, hangi mağlubiyetin çıkacağını her vakit tayin edemez. Fakat zamanla, bulunduğu yerin gördüğü şey üzerindeki tesirini fark edebilir. Bazen yaklaşır, bazen uzaklaşır. Bazen susar. Bazen yıllarca taşıdığı bir hükmün etrafında dolaşıp ilk defa arka tarafına bakar.
Ve o vakit anlar ki fevkalade zaferleri olmayabilir; fakat içinden sağ çıkmayı başardığı yenilgileri vardır.
Sebebini artık hatırlamadığı gözyaşları vardır.
Sesini yeniden duyamadığı halde nidası gönlünde yaşayan kahkahaları…
Geri dönemediği fakat kendisinden hiç çıkmayan anıları…
Bunların hiçbiri boşuna olmadığı gibi; hiçbirinin manası da yalnız yaşandığı gün verilen hükümden ibaret değildir. Çünkü insan aynı pencerenin önüne yeniden gelebilir. Manzara dahi aynı kalabilir. Fakat ömür, ona başka bir yerden bakmayı öğretmişse artık gördüğü şey aynı değildir.
Belki mesele de manzarada değildir zaten.
Durduğun yerdir.