Gece, kendi enderununa çekildiğinde denizin dili değişir. Gündüz kıyıya vuran o dağınık ses çekilir, geriye daha eski, daha derin bir uğultu kalır. O vakit suyun yalnızca hareket etmediğini; hatırladığını ve hatırlattığını hissederiz. Her dalga, sanki çok uzak bir yerden taşıdığı sırrı kıyıya bırakmaya çalışır.

Gönül de izahat beklemeden, tarifsiz bir yakınlıkla bazı gerçekleri idrak etmeye başlar. Zira ruh bazen kendisine benzeyenden öte; kendisinde eksik kalan parçayı arar. Uzun zaman fark edilmeyen bu arayış, bünyede sessizce dolaşır durur. Ta ki bir vakit gelip, kalbin derinlerinde birbirini tanıyan iki mana karşılaşıncaya kadar…

“Hissi kablel vuku” deriz. Gönlün, aklın erişemediği bazı menzilleri evvelden bilmesi durumunu özetler. Birlik hali de böyledir. Öğrenilmiş bir fikirden ziyade, ruhun kadim hafızasında saklı duran bir tanışıklıktır. Kişi bazen keşmekeşin ortasında, bazen latif bir bakışta, bazen de uzun yıllar sonra gelen bir karşılaşmada yakalar bu hissiyatı. Sebebini açıklayamaz; lakin içinde bir şeyin yerine oturduğunu fark eder. Bazı insanlar yalnızca birbirine denk gelmez; birbirinin eksiğinde tamam olur.

Okyanusun ortasında ilerleyen iki dev dalga; ilk bakışta birbirine rakip iki güç gibi görünür. Biri sağdan, diğeri soldan gelir. Her biri kendi enerjisini, hızını ve yönünü taşır. Karşılaşma anı da çarpışma olarak algılanır. Ancak doğanın dili rekabetten çok ‘etkileşimdir’. Dalga dalgaya değdiğinde biri diğerini eksiltmez. Aksine birbirlerinin üzerine eklenirler. Dalga kendisi gibi olandan alır kendisi gibi olana verir birinin fazlası diğerinin noksanını örter. Böylece iki ayrı hareket, daha büyük bir akışın parçası haline gelir. Her ikisi de güçlenir ve yolculuk devam eder.

Birlik, birbirine benzeyenlerden öte; birbirinin yükünü hafifletenlerin arasında doğar. Çünkü aynılık başka, ahenk başkadır. Her benzerlik yakınlık üretmez. Her yakın duran da aynı istikamete bakmaz. Nice topluluklar vardır ki ses çoktur ama mana eksiktir. Hareket boldur fakat yön kayıptır. İnsanlar yan yana durur ama birbirine değmez. Yakın olmanın temeli aslında, yüklerin birbirine temas etmesiyle doğar. Birinin yarasına diğerinin merhemi değmiyorsa, aynı çatı altında bulunmanın da pek manası yoktur. Bazı insanlar aynı sofraya oturur ama ayrı alemlerde yaşar. Bazılarıysa birbirinden çok uzak diyarlarda olsa dahi aynı hakikatin etrafında buluşurlar. Gönül, mesafe ölçmez. Onun hesabı başka türlüdür.

Bu nedenle birlik, birbirinin haline nüfuz edebilmektir. Aynı suyu içmekten öte; aynı susuzluğu anlamaktır. Aynı kelamı etmek yerine, aynı sükuneti paylaşabilmektir. Zira insanı insana yaklaştıran da çoğu zaman sözlerden bağımsızdır. Yakınlık bazen ortak kırıktan içeri süzülür. Mesela herkes neşesini anlatır ama insan en çok acısının anlaşıldığı yerde çözülür. Çünkü gönül, kendisini gerçekten görenin yanında savunmayı bırakır.

Alem dediğimiz bu büyük akış, insanın dikkatini sürekli dışarı çağırır. Ruh ise içe dönmeden kendi kapısını açmaz. Bu bağlamda birlik, önce insanın kendi özüyle kurduğu barıştan doğar. Kendisiyle çatışan biri, başkasıyla huzur kuramaz. İnsan kendine indikçe şunu fark eder ki; aslında hiçbir karşılaşma bütünüyle tesadüf değildir. Her gönül, kendi nasibini çağırır. Kimi insan sana imtihan olarak gelir, kimi hatırlatma olarak, kimi de uzun süredir unuttuğun tarafını uyandırmana vesile olur. Bazıları seni yıpratır, bazılarıysa sende saklı duran hayrı ortaya çıkarır. İşte dirlik hali de doğru gönüllerin birbirini bulmasıdır.

Dirlik hali insanın, kendisini küçültmeden sevebildiği; eksiltmeden var olabildiği yerde başlar. Sürekli kendini izah etmek zorunda kalmadığı, yanlış anlaşılma korkusuyla içini budamadığı yerde… Dirlik; gönlün kendisini emniyette hissetmesidir. Olduğu haliyle kabul görebilmesi, bir başkasının varlığında kendi özünü kaybetmemesidir. Nihayetinde insan kendi toprağını bulduğunda, içinde uzun süredir suskun duran taraflar da konuşmaya başlar. Ruh, kendisini saklamayı bırakır. İşte o vakit birlik, yalnızca bir yakınlık olmaktan çıkar… Gönül aleminde kök salan bir dirlik haline dönüşür. Zira yakınlık, bedenlerin mesafesi ne olursa olsun; gönüllerin birbirine değdiği oranda ölçülür.

Buluşma anları önemlidir. Doğru zamanda, doğru yerde diye dile gelir çoğunlukla, oysaki buradaki zamanı da daha vakitsel değerlendirmek evladır. Doğa gibi insan da vaktini ve toprağını bulduğunda yeşerir. İnsanın yeşermesi, yalnızca bir yere tutunabilmesiyle kaim değildir. Zira her kök salış, dirlik doğurmaz. Bazı topraklar vardır; kişiyi yaşatır gibi yapar ama özünü soldurur. Kişi orada varlığını sürdürür belki lakin kendisinden taşan mana eksilmeye başlar. Çünkü gönül, kıymetinin bilinmediği yerde zamanla içine çekilir. Evvela sesini kısar, sonra rengini… En nihayetinde ise kendi hakikatine yabancılaşır. İnsan ömrü boyunca kimi vakit kendisini, kimi vakit de kendisinde eksik kalan parçayı arar durur. Bazıları hayatı boyunca ait olduğu yeri arar. Bir mecliste bulunur ama içi daralır. Bir şehirde yaşar ama ruhu kök salmaz. Bir iş yapar fakat yaptığı şeyin içine kendini koyamaz. Sonra bunu sabır zanneder, olgunluk zanneder, uyum zanneder. Oysa uyum sağlamış olmak, doğru yerde olduğunun delili değildir. İnsan bazen sırf yorulduğu için bulunduğu yere alışır. Zira insanı tüketen unsur da yanlış yerde çoğalmaya çalışmasıdır. Tabiat bu sırrı usulca öğretir. Her tohum her yerde filiz vermez. Kimi toprak suyu tutar, kimi kökü çürütür. Bir ağacı başka bir iklime taşırsın; yaşamaya devam eder belki ama meyvesinin tadı değişir. İnsan da böyledir. Vaktiyle ve toprağıyla buluşmadıkça kendi hakikatini tam olarak açamaz.

Buradaki vakit mefumu yalnızca geçen saatlerden ibaret olmaz, kronolojiye bağlı kalmaz; burada mesele, anların bütününden oluşan kümülatif birikimdir. Her an başka bir anı tetikler. Sen ‘an’da kaldığın sürece, zamana rağmen durmayı; zamanın da sana rağmen akmayı sürdürdüğünü idrak edersin… Kemale erme anı dediğimiz de bu noktada başlar.

Kendisiyle yüzleşmeyen biri başkasını gerçekten göremez. İnsan ancak kendi kırıklarını tanıdığında başkasının yarasına incelikle yaklaşır. Kendini aşmadan birliğe erişemezsin. Zira nefs sürekli ayırır. Kendini merkeze koyar, üstünlük arar, sahip olmak ister. Gönül ise birleştirir. Gönül, ‘ben’den ziyade, ‘biz’ dedikçe serpilen bir deryadır. Ne var ki buradaki ‘biz’, kişiliğin silinmesi anlamına gelmez. Layıki ile birlik olma halinde herkes kendi rengini korur. Tıpkı semadaki yıldızlar gibi… Hiçbiri diğerinin aynısı değildir ama hepsi aynı gecenin içinde ışıldar.

Gönül hassas bir terazidir. Kime yaklaşınca daraldığını, kimin yanında açılacağını bilir. Yeter ki insan kendi hissiyatına sağırlaşmasın. Gönül bağı zayıflamış, kendi sesine yabancılaşmış benliklerin en belirgin yoksulluğu hal yorgunluğundan gelir. Onlar sürekli bir yere yetişmeye çalışır ama kendilerine hiç varamazlar. Zira unutulan insanın asıl ihtiyacının sadece anlaşılmak olduğudur. Çünkü insan, en çok görüldüğü yerde dinlenir. Ünsiyet, çoğu vakit lisandan ziyade; halden zuhur eder.

İnsan insana aynadır. Kendi yüzünü en çok başkasında görür. Kibirini, şefkatini, sabrını, acziyetini… Bir başkasının varlığı, insanın saklı taraflarını ortaya çıkarır. Bu nedenle bazı karşılaşmalar kader gibi ağırdır. Öyle ki sonrası insanı eski halinde bırakmaz. Neticede birlik hali, aynı hakikatin etrafında toplanabilmektir. Dirlik hali ise bu birlikten doğan iç huzurdur. Zira insan gönlünü doğru yere koyduğunda, hayatın yükü tamamen kaybolmasada taşınabilir hale gelir. Ve bu yükler paylaşılınca sadece hafiflemez; anlam da kazanır.

Yoldaşlık, seni senden uzaklaştıran değil; seni hakikatine yaklaştıranla mümkündür. Çünkü gönül, kendisini eksiltmeyen yerde kök salar. Orada büyür, olgunlaşır, tatlanır. Tıpkı vaktini ve toprağını bulan bir tohum gibi… İşte o vakit birlik, yalnızca beraberlik olmaktan çıkar; dirlik haline dönüşür.