Bir köprüdür bu… Hayatın tam içinde. Adı türkülerde dolaşır, bazen bir film sahnesinde belirir, bazen hicranın ardından fütursuzca gönülde kurulur. Kimileri onu herhangi bir aşk hikayesinin dekoru zanneder. Kimisi başka hayatların içinde görüp kendine dair hikayeler devşirir. Her insan ömründe en az bir kez o köprüden geçer. Hatta çoğu zaman farkında olmadan defalarca…

Bazısı ilk ayrılığında çıkar üzerine, bir diğeri ilk hayal kırıklığında. Kimi sevdiğini kaybettiğinde, kimi de kendisini kaybettiğini fark ettiğinde… Köprüler iki yakayı bağlar ama aynı zamanda eski halle yeni halin arasına kurulur. Zamana benzer; kimse köprünün üzerinde sabit kalamaz; geçmek zorundadır. Zira bazı yollar da sadece gönülle yürünür. Köprü başındaki kişi, aynı görünse de içinde bir çağ kapanır, başka bir çağ açılır. Acı, köprünün kendisi değil, geçişin bedelidir. Aşk da ayrılık da özlem de büyümek de bu köprünün farklı yüzleridir.

Bazı köprülerin, hangi kıyıyı hangi kıyıya bağladıkları bellidir. Bazıları ise hiçbir coğrafyaya sığmaz. Mekansız gönül rotasının, ana bağlayıcısının bir ucunda hatıralar durur, diğer ucunda henüz yaşanmamış hakikatler… O köprünün üzerine çıktığında insan, yol alıp giderken önce kendinden geçer. Eski halinden uzaklaşır, yeni haline yaklaşır. Köprünün huzuru da dramı da burada başlar.

‘Drama Köprüsü’ne çıkan yol çoğu vakit aşktan geçer. Zira aşk, gönüldeki gizli kapıları açan kadim misafirdir. Bir gönüle düşer, yerleşir. Sonra insanın alıştığı bütün dengeleri hercümerç eder. Önceleri sıradan görünen şeyler anlam kazanır. Sesler derinleşir, yollar uzar, vakit başka türlü işlemeye başlar. Çünkü insan hakkıyla sevdiğinde yalnızca bir başkasına yaklaşmaz; kendisine de yaklaşır.

Lakin aşkın hakikati yalnızca kavuşmak değildir. Türküler hem bunu iyi bilir hem de bizi şahit kılar. Hani sevenler çoğu zaman birbirine ulaşamaz. Tam kavuşacakken yollar ayrılır. Bir haber gecikir, kader araya girer, vakit kaçırılır. İnsan defalarca bunu talihsizlik zanneder. Oysa hayat bazen vermedikleriyle de insanı terbiye eder. Zira her kavuşma büyütmez; her ayrılık da küçültmez. Öyle ayrılıklar vardır ki insanı kendisiyle tanıştırır. Ufka dalan gözlerde bir başka köprü beliriverir. Ne var ki insan, çoğu zaman köprünün kendisinden ziyade, köprü üzerinde yaşadığı drama tutunur. Çünkü drama, ilk anda insana hakikatten daha cazip görünür. Acının etrafında dönmek, onu anlamlandırmaktan daha kolaydır. Bu yüzden bazı insanlar yaşadıkları kırgınlığı bir idrake dönüştürmek yerine bir kimliğe dönüştürür. Kimi zaman da bu haletiruhiye, farkında olmadan menfaatle buluşur. Acınan olmak, mağdur görünmek yahut sürekli yarasını göstermek; insanın nefsine gizli bir pay bırakır. Oysa hakikat, yarayı sergilemekten öte; onun öğrettiğini anlayabilmekten geçer.

Basiret sahibi olan, hadiselerin işaret ettiği manaya bakar. Zira gönül ehlileştikçe bilir ki; her fırtına yıkmak için kopmaz. Bazısı zifiri karanlık bir mağaranın çıkış nefesi misali, yön göstermek için de eser. İnsan yaşadığı her şeyi yalnızca kendi acısının merkezinden okumayı bıraktığında, önünde yeni kapılar açılır. Drama alanı karartır, idrak ise aydınlatır. Ajitasyon işin kolayı gibi görünse de suyu iyice bulanıklaştırır. Velhasıl hakikate yaklaşanlar, başlarına gelenin nedenini aramaktan çok; kendilerinde neyi dönüştürmek istediğini anlamaya çalışırlar. Zira köprünün öte yakasına geçiren şey, yaşanan hadise değil; o hadisenin içinden süzülen hikmettir.

İnsan, sevdiğiyle arasında açılan mesafeye bakarken aslında kendi içindeki mesafeleri fark etmeye başlar. Neden bu kadar bağlandığını, neden bu kadar korktuğunu, neden bu kadar sustuğunu, neden bazı kapıları hiç açamadığını görür. Gönül, sarsıldıkça içindeki gizleri göstermeye başlar. Acı da gönüle dair bilinmedik kapıların aralanmasına vesile olur. Kişi başta bunu kabul etmek istemez. Çünkü canı yanan tarafı, yaşadığı şeyin yalnızca kayıp olduğuna inanır. Halbuki her kayıp aynı zamanda bir başka sahnedir. Hayat bir şeyi elinden alırken başka bir şeyi görünür kılar. Ömürden bir insan gider, hakikat kalır. Bir hayal dağılır, idrak doğar. Drama Köprüsü’nün taşları da biraz bundan örülüdür. Oradan geçen herkes bir şey kaybeder. Fakat aynı zamanda bir şey bulur. Kimi gençliğinin saflığını bırakır, hikmetini alır. Kimi gururunu bırakır, merhametini alır. Kimi beklentilerini bırakır, kendisini alır. Böylece insan bazı şeyleri elde etmekten ziyade; onları geride bırakarak büyür.

Ne var ki insan çoğu zaman giden kişiye değil, onunla kurduğu ihtimallere ağıt yakar. Zihninde çoktan yaşanmış bir geleceğin yasını tutar. Birlikte gidilecek yolları, kurulacak sofraları, söylenecek sözleri… Oysa gönlü yaralayan çoğunlukla kaybın kendisinden ziyade, gerçekleşmeyen ihtimallerdir. Drama Köprüsü’nün en çetin taraflarından biri de budur. İnsan, yaşanmış olanla değil; yaşanamayacak olanla yüzleşir. Ne var ki hakikat, ihtimallerde değil; yaşananın içindedir. Kişi bunu idrak ettiğinde, hayalin gölgesinden çıkıp hakikatin ışığına yaklaşmaya başlar.

Nefs sürekli biriktirmek ister… Daha çok sahip olmak, daha çok görünmek, daha çok hükmetmek… Oysa gönül derinliğini hafifliğinden alır. İnsan yüklerinden arındıkça kendini duymaya başlar. Ehil insanın kemali de arınmadan geçer. Bu vesileyle drama köprüsü de bir mahrumiyet hikayesi değildir.

Köprülerin tabiatı bellidir; hiç biri üzerinde yaşamak için yapılmaz. Bazı insanlar hayatlarının belli dönemlerinde acının, özlemin yahut hatıranın üzerinde yıllarca bekler. Sürekli geriye bakar, sürekli aynı hikayeyi yeniden yaşar. Oysa köprüler geçişe dairdir; asıl mesele yürümektir. Geçmişe saygı duyabilirsin ama içinde yaşayamazsın. Hatırlayabilirsin ama geri dönemezsin. Sevebilirsin ama aynı insan olarak kalamazsın. Zira saf sevgi, doğduğu yerde dönüşüm başlatır. Dönüp baktığımızda farkederiz ki en çok can yakan hadiseler bizi şekillendirmiştir.

Bazı yaralar vardır bir türlü kapanmaz lakin eninde sonunda kabuk bağlar.

Bazı hatıralar vardır bir türlü unutulmaz lakin yerini değiştirir.

Bazı insanlar olur gider ve geri dönmez lakin bıraktıkları mana yaşamaya devam eder.

Gönül de zamanla öğrenir ki hayatın her şeyi muhafaza etmek gibi bir niyeti yoktur. Bazı şeyler gitmek için gelir. Bazıları öğretmek için. Bazılarıysa yalnızca gönülde bir kapıyı açıp çekip gitmek için… Unutmamak gerekir ki hayatın kendisi gibi, hayatımıza giren insanlar da sadece bize ait olmaz. Hepsini birer emanet olarak değerlendirmek gerekir. Bazısı yeri gelir, bir müddet yoluna eşlik eder, sonra kendi istikametine doğru yürür gider. Çünkü hayatın bize sunduğu her şey sahip olmamız için değil, tanımamız içindir. Gönül bunu anladığında tutunmakla şükretmek arasındaki farkı da öğrenir. Zira sahip olmak isteyen nefsin aksine, seven gönül bazen bırakmanın da sevmenin bir şekli olduğunu bilir.

İdrak noktası pekiştikçe drama köprüsünün korkulacak bir yer olmadığını da anlarız. Zira köprünün diğer tarafında başka bir ufuk ve yeni bir insan vardır.

Daha sakin… Daha derin… Daha az hükmeden… Daha çok anlayan… Daha az konuşan… Daha çok hisseden… Belki de olgunluk mertebesi de eksildiğin yerde kırılmak yerine, güçlendiğin zaman ömrün omuzuna yerleşir.

Köprü ‘hal’e bürünür. Yaşadıklarından öte; onlardan çıkarabildiğin mana kadar büyürsün. Dolayısıyla üzerinde sabit duramadığın bu köprü de senin idrakin ile şekillenir. Dün ile yarınını birbirine bağlar. Bir ucunda bilmediğin halin; diğer ucunda olacağın kişi durur. Ancak sen yürürsen o köprü kısalır, mesafe kapanır ve hakikat belirgin hale gelir.

İşte o vakit anlarsın ki; bazı yollar varmaktan öte, dönüşmek için yürünür. Bazı ayrılıklar, tamamlanmak için yaşanır. Bazı köprüler de kendine varabilmen için kurulur.