Şehir henüz tam uyanmadan yola çıkar insanlar. Kuşluk vakti ışıkları yanan ofis katları, kahve kokusuyla başlayan toplantılar, günün ilk e-postaları, takvimlere sıkıştırılmış görevler… Günler çoğu zaman daha başlamadan planlanmıştır.
Saatler ilerler, misyon adledilen işler tamamlanır, yapılacaklar listesi küçülür, beklemeden ardına yeni maddeler eklenir. Gün biter. Ama ertesi günün listesi çoktan kabarmıştır. Ömrün önemli bir kısmı da trafik bataklığında, kırmızı ışıkların sabrında ve direksiyon başındaki düşüncelerin içinde eriyip gider. İşin kötüsü burada hunharca boşa giden zaman, acele gamı altında dimağı da köreltir.
Kapı arasına sıkıştırılan kağıt parçaları misali, direnci az ama beklentisi kalıcı görevler silsilesi, insanın nereye yetiştiğini unutturur. Sürekli bir acele halinde kişi, yol uzadıkça hızlanır, hızlandıkça uzaklaştığını sanır. Sürekli meşgul ama tatmin olmayan bünyeler… Dolu görünen ama içi boş günler… Üretkenlik söz olarak sürekli dilimizdedir. İş dünyasının, kişisel gelişim kitaplarının, motivasyon konuşmalarının, hatta gündelik sohbetlerin merkezinde yer alır. İnsanlara daha üretken olmanın yolları anlatılır. Lakin geçmişten bugüne üretkenlik hikayesi tuhaf bir çelişki taşır. Bunca araç, teknoloji ve bilgiye rağmen bu kadar bitkin hissedilmesi; emek kıtlığının zihni doyuramadığının en belirgin göstergesidir.
Daha iyi plan yapmak, daha erken uyanmak, dikkat dağıtıcıları azaltmak, zamanı daha verimli kullanmak… Bütün bunlar sanki insanın değerini ölçmenin yeni yollarıymış gibi sunulur. Lakin üretkenlik üzerine konuşurken çoğu zaman gözden kaçan mesele nedenselliktir. Dosyalar, raporlar, sunumlar, tablolar… Bir şeyler yapılır, bir yerlere gönderilir, başka şeylerle yer değiştirir ve döngü devam eder. Gün sonunda birçok insan yaptığı işin, tam olarak nasıl bir iz bıraktığını düşünme fırsatı bile bulamaz. Üretkenlik bir süreç olmaktan çok bir hız yarışına dönüşür. Hız devrin başarı ölçüsüdür. Daha fazla iş yapmak, daha kısa sürede daha çok sonuç elde etmek, boşluk bırakmadan ilerlemek… Ajandalar doluysa, yapılacaklar listesi uzunsa ve gün sonunda yorgunluk hissediliyorsa, üretken olduğumuzu düşünürüz. Üretkenlik de hareketle karıştırılır. Zira hareket her daim üretim anlamına gelmez. Hedefsiz tüm gün koşsan da hiçbir yere ulaşamayabilirsin.
Ne var ki insan zihni sürekli ivmeyle değil, aralıklarla düşünür. Düşünce nefes almak gibidir, sıkıştığında değil; ferahladığında derinleşir. Fakat mevcut hayatın ritmi buna pek izin vermez. Zihin bir uyarıdan diğerine savrulur. Bir düşünce tam şekillenmeden başka bir görev belirir, bir fikir henüz derinleşmeden başka bir bildirim araya girer. Bu parçalanmış dikkat hali ilk bakışta üretkenliği artırıyor gibi görünür. Oysa gerçekte olan tam tersidir. Dikkatin sürekli bölündüğü yerde düşünce derinleşemez. Ortaya çıkan ise çoğu zaman hareketin çokluğu, fakat anlamın azlığıdır.
Vakti zamanında, üretmek çok daha somut bir tecrübeydi. Toprağı süren bir çiftçi için toprağa dokunmak, marangoz için tahtayı şekillendirmekti. Bir zanaatkar için de emeğin sabırla dönüşümünü görmekti. Üretilen şey yalnızca bir nesne değildi; aynı zamanda gelişimin kendisiydi. İnsan yaptığı işin içinde yavaş yavaş şekillenirdi.
Bu bağlamda insan, üretirken yalnızca bir sonuç ile kısıtlanmaz; varoluşuyla da bir ilişki kurar. Bir fikir ortaya koyarken, bir metin yazarken, bir şey inşa ederken ya da herhangi bir problemi çözerken aslında kendinden bir parça dünyaya ekler. Bunu hıza bağlamaz çünkü daima hıza tabi olmak düşüncenin tabiatına aykırıdır. Bir fikrin olgunlaşması zaman ister. Büyük fikirler aceleyle değil; sebatla bezenmiş düşünce halleri sonrası sağlam temellere kavuşur. Mesele üzerine düşünülmüş, özümsenmiş, denenmiş ve anlam kazandıran bir üretime yönelmektir. Kişinin aleme eklediği anlamın kalitesiyle ölçülmelidir. Sonuç gönülle temas halindeyse; performans ölçüsü olmaktan çıkar ve yaşam biçimine dönüşür.
“Layıkıyla üretkenlik, kişinin takvimlerin gölgesinden çıkıp, kendi düşüncesinin ışığına doğru yürüdüğünde başlar.”
Bunu en iyi doğa hatırlatır. Bir ağacın büyümesini irdelediğinde fark edersin ki ağaç tek günde büyümez. Kökleri yerkürenin derinliklerine ağır ağır ilerler. Gövdesi zamanla kalınlaşır, dalları yıllar içinde meyve verir. Dışarıdan bakıldığında yavaş görünen bu süreç aslında son derece üretkendir. Çünkü kalıcı büyüme; hızdan öte süreklilikten doğar. İnsan hayatı da buna benzer bir ritme ihtiyaç duyar. Sürekli hareket halinde olmak üretkenlik anlamına gelmez. Bazen durmak ve düşünmek gerekir. Hatta yeri geldiğinde hiçbir şey yapmamak… Çünkü üretkenliğin en temel kaynaklarından biri dikkattir. Dikkat de sakinliği sever.
Sabahın ilk ışıkları henüz toprağın üzerindeki serinliği kaldırmamışken, taneler, saplar, rüzgar ve insan emeği bir araya gelir. Harman yerinde toz hafifçe yükselir; güneş, samanın üzerine vurdukça altın gibi parlayan bir daire oluşur. Orada yalnızca buğday ayrılmaz. Orada sabır, emek ve zaman da birbirinden süzülür. İnsan, toprağın ortasında dururken bir gerçeği fark eder… Hayatın kendisi de bir harmandır.
Harman sade bir tarım faaliyetinden ziyade; ayırma ve birleştirme sanatıdır. Taneyle kabuğu, özüyle fazlalığı, faydalıyla gereksizi birbirinden seçme işidir. Zira aynı zamanda farklı olanları kavuşturan manası da taşır. Rüzgarın samanı uçurması gibi, insan da hayatın içinden geçen düşünceleri savurur. Bazıları uçar gider, bazıları yere düşer ve kalır. İnsan dediğimiz varlık biraz da biriktirdiklerinin toplamıdır. Okuduğu bir kitap, duyduğu bir söz, gördüğü bir manzara, tattığı bir yemek… Her biri zihnin içinde bir yere yerleşir. Zamanla bu parçalar birbirine karışır. Düşünce dediğimiz işte bu karışımdan doğar. Üretmek aynı zamanda biriktirdiğini yoğurabilmektir. Bir fikir üretmek için insanın önce çok şey görmesi gerekir. Bir söz söyleyebilmek için insanın önce çok şey duyması gerekir.
Mükellef bir sofra misali; en güzel yemekler tek bir malzemeden doğmaz. Tuz, baharat, ateş, su ve sabır birbirine karışmadan lezzet ortaya çıkmaz. Suyu çorba yapan kaynamadan fazlasıdır, içine katılanların birbirine değmesidir. Pirinci pilav yapan da ona sinen tereyağı, kokusunu veren baharat ve ateşle kurduğu o narin dengedir. Çünkü lezzetin temeli harmandan geçer. Tekil olan kendi başına her noktaya hitap etmez; ancak doğru unsurlar bir araya geldiklerinde hem bereket hem anlam doğar. Hayatta da insan tek bir deneyimle olgunlaşmaz. Acı, sevinç, yalnızlık, dostluk, başarı, kayıp… Hepsi bir araya gelmeden gönül vakıf olmaz. Her fikir tek başına bir tohum gibidir. Toprağa düşmeden önce bir anlam taşımaz. Ama zamanla başka düşüncelerle birleşir. Bir söz başka bir sözü çağırır. Bir deneyim başka bir fikri olgunlaştırır. Böylece insanın zihninde harman kurulmaya başlar.
Mesele çok şey bilmek değildir; doğru olanı geriye bırakabilmektir. Zira harman yerinde kalan tane azdır ama değerlidir. İnsan da olgunlaştıkça; bir zamanlar önemli görünen pek çok şey zamanla uçup gider. Geriye birkaç fikir, birkaç hatıra, birkaç anlam kalır. Ama insan o kalanlarla daha derin bir hale gelir. Hayat denge üzerine kurulmuştur. İnsan kendini bir anda inşa etmez; yavaş yavaş olgunlaşır. Tıpkı toprağın buğdayı yetiştirmesi gibi, insanın zihni de düşünceleri yetiştirir. Gönül de toprak gibidir. İçine ne düşerse onu büyütür. Hırs ekilirse hırs çoğalır, merhamet ekilirse merhamet büyür. İnsan yaşadıkça; fazlalık gider, kafi olan kalır. Bu yüzden hayatın en verimli zamanları, sükut halindeki insanın gönlündeki harmanı kurduğu zamanlardır. Bir gün geriye dönüp baktığında fark eder ki yaşadığı her şey aslında aynı dairenin içinde dönüyordur. Yediği yemekler, okuduğu kitaplar, karşılaştığı insanlar, duyduğu sözler… Hepsi birbirine karışmış ve sonunda onu bugünkü haline getirmiştir.
Hani bazı insanlar vardır; mekana girdiklerinde tek bir söz söylemeden bile ağırlık taşırlar. Zira onların hayatı uzun bir elekten geçmiştir. Lüzumsuz düşünceler savrulmuş, deneyimler süzülmüş, duygular olgunlaşmıştır. Harman yerinde dönen o eski ritüel gibi; hayat da insanın içinden fazlalıkları alır. Geriye yalnızca özü bırakır.
“Beniadem topraktan gelir, yine toprağa varır; hayat savurur, zaman ayıklar, geriye hakikat kalır. Gönül bahçesi de nadas vaktinde kemalini bulur.”
İlber Ortaylı’nın değerli yaşamına ithafen… Sevgiyle.