Bazı şeyler ansızın olmaz; usulca yerleşir insana. Evvela aynalarda belli belirsiz gölgeler gibi görünür, sonra sesin tonuna, bakışın derinliğine, yürüyüşün yavaşlayan tarafına sirayet eder. İnsan başta bunu vakit sanır, mevsim sanır, yorgunluk zanneder.

Oysa fark edilmeden değişen yalnızca beden değildir; kişinin dünyaya tutunuş biçimi de dönüşmektedir. Bir zaman sonra aceleyle uzanılan şeylere daha sakin yaklaşılır, suskunluk daha anlaşılır bir lisana dönüşür. Eksilmekle derinleşmek arasındaki narin fark o vakit hissedilmeye başlar.

Gençlik döneminde yaş almak uzak bir iklim sanılır. Sanki hep aynı kalacakmışız da yalnızca takvimler sararıp solacakmış gibi yaşarız. Zira gençlik, insana zamansızlık hissi veren o konfor alanını sunar. Vaktin herkese uğrayacağına inanırız da bir gün dönüp bize de dokunacağını pek düşünmeyiz. Halbuki zaman dışarıda akmaz ya da biz zamanın içinden geçmeyiz; zaman içimizden geçer. Her yıl biraz daha bakışımıza, sesimize, yürüyüşümüze, hatta sükut halimize yerleşir. Sonra bir gün aynaya baktığımızda yüzümüzde beliren çizgilerin yalnızca yaş değil, yaşanmışlık olduğunu fark ederiz. İşte on an gönül kendi hesabını önüne koyar.

İnsan yaş aldıkça yalnızca yılları biriktirmez; kendinden parçalar da bırakır geride. Kimi kuvvetini, kimi hevesini, kimi de hiç geçmeyecek sandığı telaşlarını… Yaş almak denilen şey biraz da insanın dünyaya karşı olan iddiasının yavaş yavaş törpülenmesidir. Yaş almak ile yaşlanmak aynı manaya çıkmaz aslında. Yaş almak takvimin işidir. Yaşlanmak ise ruhun yük taşıma biçimiyle ilgilidir. Kimi insan kırkında yorulur, kimi sekseninde hala hayatın içine taptaze bir sevinçle bakabilir. Bazılarının omuzları genç yaşta çöker; bazılarının ise beli bükülse de kalbi dimdik ayakta kalır. Velev ki insanı ihtiyarlatan yalnızca beden değildir. İnsan bazen umudundan, bazen kırgınlıklarından, bazen de gönlünü uzun yıllar havalandırmayışından yaşlanır.

Eller bir vakit sonra lerzan olur mesela; bir zamanlar sıkıca ve rahatça kavradığı şeyleri şimdi dikkatle taşır insan. Düğme iliklemek bile sabır ister. Her gün avuç avuç ilaç dolar o titrek ellere. Bir ömür dünyayı tutmaya çalışan eller, sonunda küçücük hapları düşürmemeye çalışır. Hayat bazen insanı böyle ince yerlerden terbiye eder. Ve insan, bedenin kudretten öte emanet olduğunu iyice idrak eder.

Kişiye kasveti vuran sadece bedenin zayıflaması değildir. Asıl mesele, muhtaçlık duygusunun yüreğe oturmasıdır. Muhtaç olmak zordur. Ne gençlikte güzeldir bu hal, ne ergenlikte, ne de yaşlılıkta… Belki yalnızca bebeklikte anlamlıdır. Çünkü insan o vakit henüz kendi eksikliğinin farkında değildir. İdrak oluşmamıştır. Bir bebeğin muhtaçlığı saf bir teslimiyettir. Ama yıllar geçip de insan kendi işini kendi göremez hale geldiğinde, işte orada kalbe başka bir sızı çöker. İnsan bazen bir bardak suyu başkasından istemekten bile imtina eder hale gelir. Bu yüzden duaların “aman aman” kısmı biraz da yaşlılıkta başlar.

“Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin” kadim bir duadır. Zira muhtaçlık yalnızca ihtiyaç halini temsil etmez; kişinin kudret vehminin kırılmasıdır aynı zamanda. İlk adımlarla başlar ayakta durabilme telaşı sonra daha kapsamlı ve duygulara yönelik haliyle evrilir. Madde ve mana boyutunda ayakta kalabilmektir asıl imtihan. Aynı eller bir vakit sonra bastona tutunur… Hayata tutunurmuşçasına sarılır ona. Baston artık bir destekten öte; kişinin faniliğini elinde taşıma halidir. Her adımda yere değen o ince ses, vakti hatırlatır. Gençken hızlı yürüyen insan, yaş aldıkça yürümeyi yeniden öğrenir adeta. Acele azalır. Adımlar kısalır. İnsan durmayı öğrenir. Belki de ömrü boyunca ilk kez ziyadesiyle etrafına bakar. Zira gençlik çoğu zaman bir koşu; yaşlılık ise seyirdir.

Gençlikte zaman ucuzdur harcadığını bile fark etmezsin. Sonsuzmuşcasına davranırız ona. Sabahları tüketir, yılları savurur, ertelemeleri çoğaltırız. Sonra bir gün dönüp baktığımızda elde sadece hatıralar kalmıştır. İşte o vakit zamanın bedelsiz ama paha biçilemez bir nimet olduğun idraki de zihine zuhur eder. Geçmiş derstir aslında…Tecrübenin süzgecinden geçmiş birikimlerdir. Geçmişe bakar, kimi zaman utanır, kimi zaman gülümser, kimi zaman da ‘Keşke…’ der insanoğlu. Bu noktada eğer insan yaşadıklarından hikmet devşirebilmişse, işte o vakit yıllar onu eksiltmekten ziyade derinleştirir.

Hayat hep anın içinde saklıdır. Geçmiş gitmiş; gelecek ise henüz gelmemiştir. İnsan çoğu zaman elindeki bu asıl hakikati kaybeder. Oysaki küçücük yaşam nüansları bize sınırsız mutluluk kapısı aralamaktadır. Bu bazen soğuk havadaki çayın buharında, bir dostun samimi sesinde, torun elindeki yumuşaklıkta, esen meltemin getirdiği ferahlıkta temas eder bünyeye. Olan yerindedir, mesele farkına varabilmekten geçer.

Yaş almak biraz da bunun bilincine varmaktır. İnsanın artık nicelikten çok niteliğe yönelmesidir. Daha çok şeye sahip olmaktan öte; daha samimi hissetmek istemesidir.

Bu yüzden yaşı alırken de, yaşlanırken de aktif olabilme hali mühimdir. İnsan yalnızca nefes alarak yaşamış olmaz. Zihnini koruyarak, merakını diri tutarak, öğrenmeye devam ederek yaşar. Bulmaca çözen bir yaşlının gözlerinde bazen gençlerden daha canlı bir ışık görürsünüz. Çünkü zihin çalıştıkça insan hayata bağlı kalır. Hareket eden beden kadar çalışan akıl da ömrü diri tutar. İnsan, yaş aldıkça içine kapanmak yerine; yeni şeyler öğrenmeli, yürümeli, okumalı, hatırlamalı, konuşmalı… Hatta bazen çocuklar gibi şaşırabilmelidir. Zira insanın melekeleri korunuyorsa, ömür hala bereketlidir.

Sağlık dediğimiz; yalnızca hastalığa dair değildir. İnsanın kendi işini görebilmesi, aklını muhafaza edebilmesi, hafızasının kendine ihanet etmemesi, yürürken düşmemesi, konuşurken kelimeleri unutmamasıdır biraz da. Hatta bazen sadece derin bir nefes alabilmek yada ertesi sabah ağrısız uyanabilmek olur herşey. Bu yüzden boşuna söylenmemiştir “Her şeyin başı sağlık” diye. Zira ancak gidince anlar insan; hayatın en sıradan görünen nimetlerinin bile ne büyük lütuf olduğunu.

Zamanla insan yavaş yavaş nasıl bilineceğini ve nasıl anılacağını da düşünmeye başlar. Zira ahir ömrün sonunda bankadan öte, gönüllerde bırakılan izdir aslolan. Kimsenin zihninde kaç metrekare evin olduğu kalmaz. Ama bir yetimin başını okşayıp okşamadığın; gönül kırıp kırmadığın kalır. Bir vakit yarasına merhem olduğun insanlar, sonra senin adına semaya renk renk dualar bırakır.

İşte yine o ellerin bu sefer öpülecek ellere dönüşmesi de burada başlar. Eğer ameller kaliteli ise… Alınan her yaş içine mana ekler. Demlenme başlar.

“Nice genç vardır ki ruhu ihtiyar. Nice yaşlı vardır ki gönlü hala bahar.”

“Günün umudu, anın hikmeti diri kaldıkça insanın içindeki bahar da solmaz.”