İki duru göz dünyaya açılır. Kimi ağlayarak, kimi sessizce… Önce ne olduğunu anlamaya çalışır ve fıtratın eşiğine bilmedik bir selamla dahil oluruz. Bu yenilikler silsilesi ürkütür; ta ki ilk tanıdık sesi duyana, sana seni kendinden katanın gözlerini görene, o eşsiz sevgiyi hissedene kadar.

İlklerin en sade huzur anı da o “hoş geldin” vaktinde saklıdır. Alem sanki sana dairdir çünkü herşey senin etrafında dönüyor zannedersin. Sonra ömür usul usul öğretir… Ve sen, aleme dair olduğunu fark ettiğin gün büyümeye başlarsın.

Ne ilginçtir; koca bir ömür en çok kendi adını işiten insan, kendisine en az misafir olandır. Aynada gördüğü sureti tanır; lakin gönlünde saklı hakikate çoğu zaman uğramaz. Zira hayat yolculuğunda kat edilen mesafe idrakle ölçülür. Nice ömürler vardır ki yılları tüketir de kendisine varamaz. Niceleri de bir anlık tefekkürle, ömre sığmayan yolu aşar. Hayatın bize ilk öğrettiği kelime ‘ben’ olur. Açlığımızı hissederiz. Acımızı biliriz. İnsan, önce kendisini tanır, kendi ihtiyacını bilir, kendi varlığını fark eder. Ömrün taze günleri ‘ben’ ile başlar. Tohum da evvela kabuğunu muhafaza eder. Kök salmadan dallanamaz. Fakat tohum, bütün ömrünü kabuğunu korumakla geçirseydi; ne ağaç olurdu ne de meyve verirdi.

Zaman geçer. Günlerden bir gün gönül, kendinden başka bir ismin ağırlığını taşımaya başlar. İşte o vakit dilin düsturu değişir. ‘Ben’ yavaşça yerini ‘sen’e bırakır. Aşk, insana ilk defa kendisinden vazgeçmeyi öğretir. Muhabbet demine kavuştukça, hesap azalır, fedakarlık çoğalır ve istikamet belirginleşir. Aşık, sevdiğinin gözlerinde kendisini ararken aslında nefsinin duvarlarını inceltmeye başlar. Evvelden yalnız üşüyen insan, şimdi başkasının üşümesini dert edinir. Kendi derdine alışık kulak, bu kez başkasının iç çekişini işitir. Seven, vermeyi kayıp saymaz. Beklemeyi yük görmez. Hatta çoğu zaman aldığıyla değil, verebildiğiyle zenginleşir. Böylece kişi, ilk defa kendisinden taşmanın mümkün olduğunu fark eder.

Sonra hayat, iki kişilik yürüyüşü de yeterli görmez. Bir yuva kurulur. Aynı sofrada edilen dualar, aynı çatı altında çoğalan nefesler, aynı gelecek için kurulan hayaller… İşte o vakit ‘sen’ de değişir. Yerini ‘biz’ alır.

‘Biz’ demek, iki ayrı insanın birbirine benzemesi değildir. Bilakis farklılıkların aynı istikamette buluşabilmesidir. Herkes aynı düşünmek zorunda değildir; lakin aynı kıymeti koruyabilir. Bir evi ayakta tutan duvarların birbirine benzemesinden öte; aynı yükü beraber omuzlayabilmesidir. Bir başka terbiye hali de burada başlar. İnsan birbirinin eksiğini tamamlamayı öğrenir. Zira ‘biz’ dediğimiz andan itibaren kararlarımız sadece sana ya da bana ait olmaktan çıkar. Bir lokmanın hesabı iki kişilik yapılır. Sevincin ya da hüznün ağırlığı bölünür. Fark ettirmeden yine öğretir ki bize hayat, paylaşılan ekmek olmaktan öte, ömürdür.

Derken vakit gelir, küçük bir el büyük bir eli tutar. Bir ses, insanın ismini bambaşka bir tonda söylemeye başlar. Anne… Baba… İşte o gün dil yeniden değişir ve ‘siz’ olur. Evlat, insanın yalnız soyunu değil; ufkunu da büyütür. Çünkü hesap artık sadece bugünün hesabı değildir. İnsan yarını düşünmeye başlar. Kendi ömründen sonra yaşayacak günleri merak eder. Diktiği ağacın gölgesinde belki hiç oturamayacağını bildiği halde yine de fidan diker. Pek tabi dilin ‘siz’ hali evlatla sınırlı kalmaz. Bazısı ailelerinin sınırında kalır. Bazısı mahallesine taşar. Bazısı yaşadığı coğrafyanın derdiyle dertlenir. Bazısı memleketini omuzlarında hisseder. Gönül cidarsızlığı benimsedikçe yaratılmış her canı kendi meselesi bilir. Hayvancıkların susuzluğundan, gölgesine muhtaç olduğumuz ağacın dalına, ihtiyarın yalnızlığından, sokaktaki çocuğun gözyaşına hatta hiç tanımadığının duasına… ‘siz’ in ufku genişler.

Hak ehlinin gönlü, akarsu gibidir. Su, aktığı toprağın kimliğini sormaz. Güneş doğarken yalnız iyilerin penceresine uğramaz. Yağmur, tarla sahibi seçmez. Kainatın nizamı paylaşmak üzerinedir. Kendisini yalnızca kendisine saklayan hiçbir nimet kemale eremez. Meyve dalında sonsuza kadar kalırsa çürür. Bilgi paylaşılmazsa donar. Sevgi gösterilmezse mahpus olur. Merhamet kullanılmazsa katılaşır. Zira yaratılışın hikmeti bize her daim göstermiştir; kendinden taşabilen, kendi ömrünü aşar.

Ne var ki insan, bütün bu yolculuğun sonunda tuhaf bir halle karşılaşır. Yıllarca ‘ben’den uzaklaşır. ‘Sen’ olur. Sonra ‘biz…’ Ardından ‘siz…’ Ve tam her şey tamamlandı zannederken yeniden kendi kapısını çalar. İlk bakışta bu bir geri dönüş gibi görünse de dönen insan ile yola çıkan insan değildir. Gençlikte kendisini tanımadan; olgunlukta ise kendisini tanıdıktan sonra insan ‘ben’ der. İkisi de aynı kelamdır; lakin kastettikleri aynı değildir. Yalnızlığın derin mevzusu da burada başlar. Ne var ki bu yalnızlık bir mahrumiyet değil; tamamlanma vesilesidir. Kişi ömür boyu farklı meclislerde bulunur; lakin hakikatin dili perdesizdir ve asıl sohbet kendi vicdanıyla baş başa kaldığında başlar.

Gençlikte yük sayılan, zamanla tebessümle hatırlanan hatıralara dönüşür. Buna karşılık vaktiyle önemsemediğimiz bir anne duası, bir dost sözü, yahut bir çocuğun gülüşü, ömrün en kıymetli hazinesi haline gelir. Demek ki yükün ağırlığını belirleyen; ona hangi gözle baktığımızdır. Emanet diye taşıyan yorulmaz. Mülk diye taşıyan ezilir.

Yaşamın nazarında paylaşım, adalet ve ölçü yatar. Her şey birbiri ile doğrudan yahut dolaylı olarak bağlantılıdır. Bu minvalde de iyi, iyiyi güzelleştirerek çağırır. Sonra güzellikler birbirine eklenir. Cüziyet, külliyetin temelini teşkil eder. Taş üstüne taş konur. İlmek ilmek örülen emek, sağlam bir binaya dönüşür. Bir hane düzelir, sokak güzelleşir, mahalle canlanır. Mahalle dirilirse şehir de nasibini alır. Zira uzak ufuklara yürüyen yollar bile kapının önünden başlar. Bir gönlü tamir etmek bazen saray inşa etmekten daha zordur. Bir kalbi kırmamak bazen büyük fetihlerden daha değerlidir. Çünkü şehirler taşla kurulur; medeniyetler ise insanla.

Velhasıl ömür, insanın merkezini usul usul yerinden oynatır. Evvela bütün yollar kendisine çıkar. Sonra bir başkasına… Ardından bir yuvaya… Daha sonra içinde yaşadığı cemiyete… Ve nasibi varsa, bütün mahlukata. İnsan yolun sonunda yine ‘ben’ der; fakat bu kez alemin kendisine dair olduğunu değil, kendisinin aleme dair bulunduğunu bilir.

“Herkes aslından uzak düştüğü için yeniden kavuşma zamanını arar.” - Mevlana