Ömür boyunca önümüzde nice kapı belirir. Kiminin ardında ekmek vardır, kiminin ardında ilim, kiminin ardında adalet, kiminin ardında yalnızca insanca bir muamele…
Hepsinin ortak noktası ise her kapının birer umut vesilesi olmasıdır. Bazısının açılması elbette emek ister. Bazı kapılar ağır olur. İki elle itmek gerekir. Bazılarıysa kilitli değildir aslında; yalnızca yıllardır açılmadığı için menteşeleri pas tutmuştur. İnsan omzunu verir, biraz daha yüklenir, nihayet açar. Sonra dönüp bakınca düşünür insan; geçmek mi bu kadar zordu, yoksa vaktiyle birinin menteşeye bir damla yağ sürmesi mi?
Ne var ki insan, zamanla garip bir alışkanlık edinir; zahmeti kıymetin delili saymaya başlar. Bir şey ne kadar müşkülse o kadar mühim, ne kadar yorucuysa o kadar muteber, ne kadar erişilmezse o kadar değerli olduğuna inanır. Hatta bazen kolayca hallolabilecek işi bile çetrefilli hale getirir. Sonra kendi düğümlediği ipin karşısına geçip çözmenin faziletinden bahseder.
Oysa her iş bu kadar zor olmamalıdır. Koca bir dağ düşünelim… O dağın zirvesine çıkmak tabiatın hükmü gereği pek tabi zordur. Ama doğru hazırlıkla, doğru donanım ile işleri kolaylaştırmak mümkündür. Mesele amaca hitap edecek emanetleri iyi değerlendirmekten geçer. Zira marifet emanetini hemen teslim etmez. Dağı aşarken verdiğin mücadele gibi; bir gönlü kazanmak emek; ilim tahsil etmek de sabır ister. Evlat yetiştirmek, bir sanatta kemale ermek, nefsin taşkınlığına gem vurmak hiç kolay değildir. Lakin hepsinin zorluğunda mana vardır. Gelgelelim, bir işi ehline ulaştırmanın, bir derdi doğru kulağa anlatmanın, hak edilmiş bir hakkı teslim almanın, bir yaşlının işini görmenin, bilmeyene yol göstermenin yahut iki insanın birbirini anlamasının önüne lüzumsuz engeller koymak başka bir şeydir. Zira her yokuş dağa ait değildir. Bazısını insan yapar.
Dolayısıyla evvela zorluğun iki halini birbirinden ayırmak gerekir. Biri insanı büyüten zorluktur; diğeri insanı yalnızca tüketen. Biri sabrı öğretir, diğeri sabrı suistimal eder. Biri liyakati sınar, diğeri liyakatin önüne duvar örer. Biri insanın cevherini ortaya çıkarır, diğeri cevherini kullanacağı yere varamadan takatini tüketir. İlki yolun tabiatıdır; ikincisi yolun kusuru. Maalesef insan ikisini birbirine karıştırmakta pek mahirdir. Nice yerde işin doğru yapılmasından ziyade, zor yapılmasına kıymet atfedilir. Bir insan meselesini anlatabilmek için kapı kapı dolaşıyorsa sistemin ciddi olduğuna; çalışan basit bir işi halletmek için nice makamdan icazet bekliyorsa, düzenin sağlam olduğuna; vatandaş kendi hakkına ulaşırken yoruluyorsa, usulün muhkem olduğuna inanılır. Güçlük, zamanla ciddiyet kisvesi giyer. Oysa nizamın kemali, insanı yormasıyla değil; ihtiyacı doğru yere en az kayıpla ulaştırmasıyla anlaşılır.
Su gibi ol denir. Zira su hayatın hikmetini gösterir. Önüne taş çıktığında saatlerce taşla münakaşa etmez. Yol bulur. Taşın etrafından geçer, arasından sızar, toprağa karışır, yeniden çıkar. Kuvveti sertliğinden öte akabilmesindedir. Çözüm dediğimiz de böyle birşey değil midir? Her engelle güreşmek yerine maksadı unutmadan başka bir geçit arayabilmek… Zira bazen haklı olmak yetmez; haklılığını neticeye ulaştıracak bir yol da bulmak gerekir.
Çözüm ehli insanın alametlerinden biri, meseleye kendi mevkiinden değil, maksadın bulunduğu yerden bakabilmesidir. “Bu benim vazifem değil” demeden evvel “Bu nasıl hallolur?” diye sorar. Yapamayacağı şeyi yapabileceğini söylemez; fakat yapabilecek olana götürür. Bilmiyorsa biliyormuş gibi davranmaz; bilenin kapısını gösterir. Önüne gelen düğümü daha da sıkmak yerine gevşetecek ucu arar. Çünkü bilir ki bazen büyük hizmetler büyük işler yapmakla değil, bir başkasının işini gereksiz yere büyütmemekle başlar.
Hayatınızda unutamadığınız kimselere dikkat edin. Heybetli cümleler kurmaları gerekmemiştir. Kimi doğru vakitte açılmış bir kapıdır. Kimi mahcup etmeden bize öğretmiştir. Kimi telaşlı anımızda önümüze dinlenecek bir sandalye çekmiş, kimi boğazımıza iki lokma koymuş, kimi elindeki salahiyeti kudret göstermekten ziyade, müşkülümüzü gidermek için kullanmıştır. Kimi de hiçbir söze hacet olmadan işimizi halletmiştir. Ömre sirayet eden kısmı ise nettir hayatımızı kolaylaştırmışlardır.
Kolaylaştırmaktan kasıt her isteğe ‘evet’ demek değildir. Kaideyi bozmak, ölçüyü terk etmek, ehliyetsize yol vermek hiç değildir. Bilakis olması gerekeni, olması gerektiği kadarıyla sunmaktır. Ne bir eksik ne bir fazla… Çünkü lüzumsuz kolaylık, nasıl ihmale kapı açarsa, lüzumsuz güçlük de zulme sürükler. Ölçü, işi hafife almaktan öte; işin kendi ağırlığına insanın fazladan ağırlık eklememesindedir. Doktor hastalığı hafife almaz; hastanın anlayacağı dille anlatır. Öğretmen talebesinden gayreti kaldırmaz; önündeki korkuyu kaldırır. Yönetici kaideleri yok saymaz; kaidenin ardına saklanıp çözebileceği meseleyi sürüncemede bırakmamaya gayret eder. Anne baba evladının önündeki taşları kısmen toplar ki hangi taşa takıldığında nasıl ayağa kalkacağını öğretebilsin.
Fakat nefsin kolaylıkla tuhaf bir meselesi vardır. Kendi geçtiği yoldaki çukuru başkasının önünden kapatmak yerine, onun da düşmesini adalet zanneden çok olur. Hani “Ben çektim, o da çeksin.” Diyenler… Vaktiyle hor görülmüş olanın eline salahiyet geçtiğinde başkasını hor görmesi; yıllarca bekletilenin bir gün bekleten makama oturduğunda, aynı bekleyişi başkalarına reva görmesi; kendisine yol gösterilmeyenin bilmeyene yol göstermeyi gereksiz sayması… Böylece çekilen zahmet, hikmete dönüşeceğine usule dönüşür. Acı terbiye edilmezse kendisini tekrar eder. Halbuki çektiğimiz güçlüğün hakkını, onu başkasına da çektirerek değil de mümkünse bir daha kimsenin çekmemesini sağlayarak verebiliriz. İrfan biraz da insanın kendi yarasından başkasına bıçak yapmamasıdır.
Bu yüzden çözümün bir parçası olmak yalnız pratik bir maharet değildir; ahlaki bir tavırdır. Çözmek, çözüme yol vermek yahut çözümü zorlaştırmak. Herkes her meseleyi çözemez. Herkesin kudreti, bilgisi, vakti aynı değildir. Fakat insan hiç değilse kendi gölgesini yolun üzerinden çekebilir. Yapamıyorsa engel olmayabilir. Bilmiyorsa bilenin sözünü bastırmayabilir. Yetkisi yoksa yetkiliye ulaşılmasını kolaylaştırabilir. Gücü yetmiyorsa yükü ağırlaştırmayabilir. Çünkü çözümün parçası olamamak başka, sorunun devamına hizmet etmek başkadır.
Maalesef bir sürü insan ömrünü kendisine ait olmayan zirvelere ulaşmaya çalışarak tüketir. Başkasının takdirini kazanmak, herkese kendisini ispatlamak, her münakaşada son sözü söylemek, kendisini istemeyen sofrada yer edinmek, gönlü kapalı olana durmadan gönlünü anlatmak… Bütün bunların sonunda yorulan insan, bazen hayatın zor olduğuna hükmeder. Oysa hayatın yüküne, kendi seçtiği nice lüzumsuz taşı da eklemiştir. Hayat terbiyesi yük ile emanet arasındaki farkı sezmekten geçer. İnsan, her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığını idrak ettikçe, içindeki düğümlerin bir kısmı çözülür. Elinden geleni yapmak ile her neticeyi kendi kudretine bağlamak arasındaki hududu görür. Tohumu eker, toprağı sular; fakat güneşi doğurmaya kalkmaz.
Öte yandan kudreti dahilinde olanı başkasına bırakıp, sonra dünyanın düzelmemesinden yakınmak da ayrı bir gaflettir. Bir sokağın temizliğinden şikayet edip çöpünü yere atan, nezaketin kaybolduğunu söyleyip karşısındakini dinlemeyen, adalet isteyen fakat kendi menfaatine dokunduğunda ölçüyü değiştiren, liyakat arayıp sıra yakınına geldiğinde istisna bekleyen insan çözümü uzakta arar. Halbuki insanın meziyeti nispetinde elinden geleni layıkıyla yapması dahi yeter de artar. Bir insan diğerinin işini vaktinde yaptığında, esnaf bilmeyeni kandırmadığında, öğretmen merakı küçümsemediğinde, memur karşısındakini fazladan kapıya göndermediğinde, idareci sorunu kendisine söyleyeni düşman bellemediğinde, bir arkadaş haklı çıkmak yerine anlamayı seçtiğinde, bir evlat yaşlanan anne babasının telaşına tahammül ettiğinde, hayat kendiliğinden kolaylaşır.
Koca bir ömrü birkaç büyük hadise değil, binlerce sıradan gün doldurur. Dolayısıyla insanın hayatını güzelleştiren de yalnız büyük baht açıklıkları değildir. Gündelik hayatın hengamesini azaltan insanlar vardır. Yanlarında kendini sürekli izah etmek zorunda kalmazsın. Bir meseleyi söylediğinde büyütmezler. Hata yaptığında seni hatandan ibaret saymazlar. Bilmediklerini sorabilir, yorulduğunu söyleyebilir, bazen susabilirsin. Varlıkları insana yük bindirmekten ziyade nefes alanı açar. Ne büyük nimettir, yanında hayatı müdafaa etmek zorunda kalmadığın insan.
Nihayetinde kolaylaştırmak, hayatı değersizleştirmek değildir. Bilakis insan ömrünün zaten kafi miktarda müşkülü olduğunu bilmektir. Hastalık vardır. Ayrılık vardır. Ölüm vardır. Hasret, geçim derdi, kayıp, çaresizlik vardır. İnsan bunlarla karşılaştığında bütün kudretine ihtiyaç duyar. Öyleyse niçin birbirimizin takatini, hiç var olmaması gereken zorluklarda tüketelim?
Velhasıl hayat her vakit kolay değildir; belki olmamalıdır da. İnsanı pişiren, derinleştiren, kendi cevheriyle karşılaştıran yokuşlar olacaktır. Fakat hikmeti olmayan zahmeti kutsamanın da manası yoktur. Hakiki müşkül insana bir şey öğretir; lüzumsuz müşkül ise yalnızca ömürden yer. Ömür ise, her düğümü daha da sıkmaya yetecek kadar uzun değildir. Bazılarını çözmek gerekir. Bazılarını kesmek. Bazılarını da başkasının önüne hiç atmamak. Bazen bunun adı merhamettir. Bazen adalet. Bazen liyakat. Bazen nezaket. Bazen yalnızca aklıselim…
Çünkü her iş bu kadar zor olmamalı.