Hiç bir sabahın dördünde güne merhaba dediniz mi?
Hiç seher vaktinde, tuz kokusunu içine çeke çeke denizle birlikte uyandınız mı?
Hiç bir günü hesapsızca geçirdiniz mi?
Hiç zamanı düşünmeden anı yaşadınız mı?
Hiç masmavi suların bağrında, şifa buldunuz mu?
Hiç bir dostun gözlerinde kendinizi seyrettiniz mi?
Hiç konuşmadan anlaşılmanın, kelamın ötesinde bir lisanı olduğunu fark ettiniz mi?
Hiç bir kuşun kanadında özgürlüğün sesini işittiniz mi?
Hiç kıyıya vuran bir dalganın, sizden önce yaşanmışlıkları fısıldadığına inandınız mı?
Hiç yürüdüğünüz yolu değil de yürürken değişen benliğinizi seyrettiniz mi?
Hiç ufka uzun uzun bakıp, insanın en uzak yolculuğunun aslında kendine doğru olduğunu düşündünüz mü?
Belki de bütün mesele budur…
Ömür boyunca nice kıyılar görürüz. Kimi ruhu dinlendirir, kimi bedeni… Fakat öyle kıyılar vardır ki tarifi kelimelerden ari olur. Onlar, gönlün usulca varıp demir attığı menzillerdir. Varan gönül farkeder ki layıki ile dinlenme de oradadır. Zira gönül de deniz gibidir; yüzeyinde dalgaların eksik olmadığı bu deryanın derinlerinde ezelden beri, ev sahibi sükunet saklıdır.
Deniz, insana acele etmemeyi öğretir. O, hiçbir kıyıya telaşla vurmaz. Hiçbir dalga, ötekini geçmeye çalışmaz. Her biri kendi vaktini bilir. Kendi devrini tamamlar ve belli belirsiz çekilir. İnsan ise çoğu zaman dalga olmayı unutur; köpük olmaya razı gelir. Coşkusunu velveleyle büyütür ama derinliğini ihmal eder. Oysa hakikat, sesin yükseldiği yerden öte; çekildiği yerde duyulur.
Seher vakti kıymetlidir. Çünkü gecenin dinginliği henüz tamamen çekilmemiş, gündüzün telaşı da henüz başlamamıştır. Kainat, nefesini tutmuş gibi bekler. Deniz bile başka türlü konuşur o saatlerde. Dalgalar kıyıya yalnızca su taşımaz; insanın unuttuğu taraflarını da usulca yoklar. Bu yüzden bazı sabahlar gönülde ferahlık vesilesidir. Zira gönül, hakikati çoğu zaman izahtan tanımaz; sezgiden tanır.
İnsanın kendine dair seferi uzun olduğu kadar, çetin de olur. Nice dağlar aşar, nice mekanlar görür, nice insanlar tanır; lakin kendisine uğramayı ihmal eder. Ancak bir gün hiç ummadığı bir kıyıda, denizin karşısında sakince otururken fark eder ki yıllardır aranan her ne ise zaten yine kendinde beklemektedir.
Deniz, hikmetini haliyle gösterir. Hiçbir şeyi elinde tutmakla övünmez. Kıyıya vurur, sonra geri çeker. Yeniden getirir. Temizler ve yeniden bırakır. Velhasıl, insana ait olduğunu sandığı her şeyin emanet olduğunu en güzel deniz anlatır. İnsan ise çoğu zaman hayatına giren her şeyin sonsuza kadar kalacağını sanır. Bir dostun, bir sevdanın, bir gençliğin, bir mevsimin… Oysa varlık alemi bize tutunmayı değil, emanet bilmeyi öğretir. Emanet olduğunu idrak ettiğin hiçbir şeyi kaybetmezsin; yalnızca vakti geldiğinde sahibine teslim edersin. Gönül kıyılarının terbiyesi de bırakabilmekten geçer. İnsan bırakmayı çoğu zaman vazgeçmek zanneder. Halbuki bazen bırakmak, en yüksek sadakattir. Dalın vakti gelince meyveyi, bulutun yağmuru bırakması gibi… Denizin dalgayı geri çağırması gibi… Tabiat hiçbir şeyi hırsla tutmaz. Çünkü bilir; tutulan bozulur, akan yaşar.
İnsan ise akışı kontrol etmeye çalıştıkça; olmasını istediği ile olması gerekenler arasındaki mesafeden yorulur. Kaderi ikna etmeye çalışmaktan, vakti gelmemiş kapıları zorlamaktan nedense vazgeçmeyiz; ta ki denizin karşısına geçene kadar. Günü gelir ufuk ile kader çizgisi arasındaki benzerliğe rast geliriz. Sanki cevap oradaymış gibi olur. Oysa ufuk, baştan cevap vermez; önce soru sordurur. Hatta yaklaştıkça uzaklaşır. Tıpkı hakikat gibi… İnsan hakikate vardığını sandığı her anda, onun biraz daha ötesinde yeni bir mana belirir. Bu yüzden irfan ehli, ‘oldum’ demez. Çünkü denizi avucuna sığdırmaya çalışan, yalnızca avucunun küçüklüğünü ispat eder.
Gönül kıyıları insana tevazuyu öğretir. Dalganın büyüğü de küçüğü de aynı denize döner. Martının kanadı da yelkenin direği de aynı rüzgara yaslanır. İnsan bunu idrak ettiğinde üstünlük aramaktan vazgeçer. Çünkü anlar ki denizin nazarında bütün nehirler aynı teslimiyetle ona kavuşacaktır.
Belki kadim dostluk da burada başlar. İnsan dostunu, kendisini övenlerden öte; kendisine kendisini ayna gibi gösterenler arasında bulur. Zira yeri geldiğinde gönülde pekişen anlamlı bakışlar konuşmadan insana kendi yüzünü tüm detaylarıyla gösterir. Nice nasihatlerin yapamadığını, bazen tek bir dost meclisinin sessizliği yapar. Çünkü gönül, gönülden öğrenir. Kelam çoğu zaman kulağa ulaşır; hal ise doğrudan gönüle…
Bu sebepledir ki o denizin kenarında edilen sohbetlerin de tadı başka olur. Orada insanlar birbirini susturmaz çünkü deniz ikisini de susturur. Ve sükut konuşmaya başladığında, benlik duyulmaya başlar. Artık yalnızlık boşluk olmaktan çıkar. Odak değişir, an lezzetlenir. Tohum misali keder altında kalan umutlar buradaki huzurda filizlenir. Herkesin farketmeden kaçtığı o sükut, gönül ehlinin en bereketli meclisidir.
Deniz, insana sadece huzur vermez önce huzuru hatırlatır. Şifaya muhtaç olduğunu bileni şifalandırır. Nefs peşinden koşarken kaybedilen sadeliği iade eder. Bu bağlamda insan, denizin karşısında otururken aslında suyu seyretmez. Kendi ömrünü seyreder.
Bir dalga gelir. Bir dalga gider. Bir mevsim gelir. Bir mevsim geçer. Bir insan gelir. Bir insan gider. Ama deniz hep oradadır. Tıpkı hayat gibi… Üzerinden nice sevinçler, nice ayrılıklar, nice kavuşmalar, nice hüzünler geçer. Fakat insan özüne sadık kalabildiği müddetçe, içinde değişmeyen bir kıyı daima varlığını sürdürür.
İnsan, ömrü boyunca nice limanlara uğrar, zira hakikatte yalnızca bir kıyıya varır. O da kendisine…