Uzaktan bakana yol bir çizgidir; nakşe üzerinde ince bir hat ya da iki nokta arası bir mesafe… Seyreden için geçip gidilecek bir güzergah; içine girildiğinde kişiyi kendine doğru çeken bir çağrı. Bu çağrı, yürümekle kalmaz, sürekli bir hareket haline davet eder.

İnsan bazen yürüdüğü yoldan öte; yolun içinde kendini bulur. Ayakların bastığı yer değiştikçe, sabit sandığımız şeylerin de yerinden oynadığını fark ederiz. İşte o an başlar sefer hali. Tespit edilen bir istikamet değildir bu yalnızca; aklın ve gönlün birbirine yabancı düşmüş taraflarının yeniden tanışma ihtimalidir.

Yolcu yoldayken zaman uzar, adımlar farklılaşır, bazı şeyler geride bırakılır, bazıları taşınmaya devam eder. Yol uzadıkça, arınma safha safha benliğe zuhur eder. Bir yerden uzaklaşırken başka bir yere yaklaşırsın. Yol uzadıkça yorgunluk artar. Telaşın sağırlaştırdığı gönül nidalarını işitir, bünyeye sirayet edememiş ince tonlarda, duyamadıklarını da duyar hale gelirsin. Seferi olanın da yükü hafif sanılır. Oysa asıl ağırlık, insanın kendini taşımasındadır. Her adımda biraz daha kendine rastlamak, biraz daha kendinden kaçamamak…

Seferilik, bir yerden bir yere gitmekten ziyade, bulunduğun yerle arana mesafe koyabilme kudretidir. Zira insan çoğu zaman bulunduğu yerden öte, alıştığı yerde yaşar. Alışkanlıklar bir nevi görünmez duvardır; ne içini dışa döker, ne de içeriye afakın nefesini taşır. Sefer ise o duvarı seyreltir ve çevre ile çehre bir arada aydınlanır. Seferi olma hali tek bir kalıba sığmaz; ne yalnızca uzak diyarlara gidenin payına düşer ne de valiz taşıyanın nasibidir. Kimi için her sabah toprağı yara yara okula varan çocuk adımlarında saklıdır, kimi için şehirler arasında savrulan vakitlerin içinde. Bazen bir mecburiyetin, bazen bir arayışın, bazen de isimsiz bir çağrının izidir. Sefer, görünen yol kadar görünmeyen yönüyle de vardır. Mesafesi birine göre azalır, diğer taraftan bakana göre artar. İlerleme kendine dair olduğunda mana kazanır. Her seferin müddeti de kendine yaklaştığın oranda kısalır.

Köy yollarında sabahın erken saatlerinde yola düşen çocuklar… Çantaları sırtlarında, uykuları göz kapaklarında, ayakları toprağa alışkın. Her gün kilometrelerce yürürler; kimi zaman yağmurda, kimi zaman ayazda. Onlar için yol, bir tercih değil, hayatın kendisidir. Ne kadar yürüdüklerini saymazlar çünkü varmak zorundadırlar. Belki de layıkıyla sefer hali, hesapsız yürüyüşlerde saklıdır. Gösteriş için ya da hikaye anlatma arzusundan ırak, yeni bir hikaye oluşturabilmektir aslolan. Çünkü orada mesele sadece devam etmekten geçer. Bir de şehirler arasında mekik dokuyanlar… Uçuş saatleriyle, toplantı aralarıyla, valizlerin açılıp kapanmasıyla ölçülen hayatlar. Bir yerden bir yere yetişmenin telaşıyla geçen zaman… Sürekli hareket halinde olan insan, her yerde bulunurken, aslında hiçbir yerde kalamadığını fark eder. Yüzler değişir, mekanlar değişir, ama gönüldeki boşluk yerinde durur. Çünkü sefer, yalnızca yer değiştirmek anlamına gelmez; aynı zamanda insanın kendi içinde bir yere varmasıdır.

Bahsi geçen yürüyüşlerin ötesinde bir sefer daha vardır ki; mesafesi ölçülemez. Gönlün seferidir bu… O, yerinde durmaz. İnsan oturduğunu sanır, ama gönül çoktan yola çıkmıştır. Bir hatıraya gider, bir özleme uğrar, bir korkuya sapar, bir umuda yönelir. Nihayetinde gönül, durmayı bilmez. Onu bir yerde tutmaya çalışan akıl ve beden ise çoğu zaman onu baskılar. Aklın hesapları, bedenin ihtiyaçları… İkisi de gönle hane olur ama aynı zamanda onun yürüyüşünü zorlaştırır. İnsan, düşünen akıl, hisseden gönül ve taşıyan beden arasında kalır. Biri hızlanmak ister, diğeri durmak; biri susmak ister, diğeri konuşmak. Sefer, bu dağınıklığın ortasındaki denge arayışıdır. Ne sadece akılla yürünür ne de sadece gönülle varılır. İkisi kesişmediğinde insan yönünü kaybeder. Oysa zihnin berraklığı ile gönlün derinliği buluştuğunda, insan yürüdüğü yolu anlamaya başlar. Ne yürümekten yorulur ne de durmaktan sıkılır.

Seferi olanlara bazı kolaylıklar tanınır. Yük hafiflesin, yol zorlaşmasın diye… Fakat insanın özü, kuralların ötesinde bir yerde durur. Yolcu olmak, insanı değerlerinden muaf kılmaz. Ahlak, mekana göre değişen bir şey değildir. İnsan nerede olursa olsun, ne halde bulunursa bulunsun, içindeki ölçüyü korumakla yükümlüdür. Çünkü asıl yol, gönülde tutulur. Adımlar şaşsa da yön şaşmamalıdır. Yolun terbiyesi, sükunet karinesi taşır. Önce etrafı dinlersin sonra kendini. Sesler pişmanlık gibi de gelir, özlem gibi de… Ama zamanla kendine ait olduğunu anımsatır. Kendini işitme çağrısına kulak vermek, varılacak yerden daha evladır.

Yolculukta ilk adım çoğu zaman bir hevesle, bir merakla bir şekilde atılır. Zor olan, yolda kalabilmektir. Çünkü yol uzadıkça insan kendinden kaçamaz. Gördüğü manzaralar değişir ama içindeki manzara aynı kalırsa, hiçbir yere varmış sayılmaz. Bu yüzden sefer, görünen yoldan ziyade insanın içinde gerçekleşir. Ayakların yürüdüğü kadar, gönlün iradesi de yürümelidir. Yolda olmak, biraz noksan kalmayı kabul etmektir. Varınca tamamlanacağını sanan; hep eksik kalacağını fark ettiğinde olgunlaşır. Çünkü insanın tamamlanacağı bir yer yoktur; sadece derinleşeceği yollar vardır. Her yol, insanın içindeki başka bir katmanı açar. Bir hatıra, bir yara, veyahut unuttuğunu sandığı bir duygu çıkar ortaya. Sefer, bunları saklamaktan öte, onlarla yüzleşmektir.

Bir yolcu, varacağı yeri nihayet sandığında yanılır. Zira varılan her yer, yeni bir yolun başlangıcıdır. İnsan durduğunu sandığı yerde bile yürümeye devam eder; çünkü zaman yürür, gönül yürür, düşünce yürür. Seferilik, bu yürüyüşün farkına varabilmektir. Durduğunu zannederken bile aslında değiştiğini görebilmektir. Yolda karşılaşılan insanlar da bu hikayenin bir parçasıdır. Kimi anlık bir bakışta kalır, kimi bir cümlede iz bırakır, kimi duru bir selamla konuşur. Her karşılaşma, insanın kendine dair bir şey öğrenmesine vesile olur. Zira başkası da insana aynadır. Yolda tanıdığın insanlar, aslında kendinin başka halleriyle karşılaşmaktır.

Yol, insana sükutu öğretir; dinlemeye davet eder. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı o anlarda… Bir ağacın gölgesinde, havanın serinliğinde, gecenin karanlığındaki sükunet; karmaşada yerlerini unuttuğumuz gizli kapıları aralar. O kapılar ayın zamanda hakikat kapısıdır. Sefer, insanı sadeleştirir. Kibirleri törpüler, renksize renk katar, katı çizgileri saydamlaştırır. Kesin dediklerimizi şaşırtır. Hatta bildiğini sandıklarının ne kadar sınırlı olduğunu gösterir. Bir dağın karşısında ya da bir denizin kıyısında durduğunda, insan kendi ölçüsünü yeniden öğrenir. Ve bu öğreniş, arınma vesilesidir. İnsan, nefste küçüldükçe hakikate yaklaşır.

Seferilik, bir tür arayıştır ama neyin arandığı her zaman bilinmez. İnsan bazen neyi bulmak istediğinden öte, neyi kaybettiğini anlamak için yola çıkar. Nihayeti de aranan her ne ise zaten kendinde olduğu gerçeğinin idrak edilmesidir. Lakin bu fark ediş, yola çıkmadan mümkün olmaz. Zira bazı değerler, sadece yolda görünür. Yol sabır ister. Aceleyi sevmez. Kendini dayatana açılmaz. Yavaşlayanı, bekleyeni, kendini duyanı kabul eder. Sefer, farkındalıkla ölçülür. Ne kadar uzağa gittiğin değil, ne kadar derine indiğin önemlidir.

İnsan bazen geri dönmek ister. Yorulduğunda, korktuğunda, alıştığı güvenli yere sığınmak ister. Ama bilir ki geri dönmek de bir yolculuktur. Ve hiçbir dönüş, çıkılan yerle aynı olmaz. Çünkü yola çıkan insan ile geri dönen insan aynı değildir. Sefer, insanı değiştirir. Seferilikte yolu sevmek kolaylık sağlar. Varıştan öte, yürüyüşe değer vermektir mesele. Bu zihin haliyle sefer, bir mecburiyet olmayı bırakır ve bir lütufa dönüşür. Kendine yaklaşmanın, kendinden geçmenin, kendini aşmanın yolu olur. Her adımda biraz daha kendini bırakır, biraz daha kendine ulaşırsın.

“Yol, değerlidir zira seni götürdüğü yere kadar senden lüzumsuzları alır ve aslolanı geri verir.”